| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için Kayıt olmalısınız.
|
| Kimler Çevrimiçi |
Toplam: 158 kullanıcı aktif » 0 Kayıtlı » 154 Ziyaretçi Applebot, Baidu, Bing, GoogleBot
|
| Son Aktiviteler |
Bir Demet Söz
Forum: Güzel Sözler
Son Yorum: SunSet
, Saat: 11:22 AM
» Yorumlar: 70
» Okunma: 10,427
|
Kur’an’da Allah Zekâtı, M...
Forum: İslam
Son Yorum: halukgta
05-03-2026, Saat: 11:57 AM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 34
|
İslam’ı Yaşarken İzlediği...
Forum: İslam
Son Yorum: halukgta
04-30-2026, Saat: 01:06 PM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 32
|
Allah’ın Bizlere Güvendiğ...
Forum: İslam
Son Yorum: halukgta
04-25-2026, Saat: 11:04 AM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 58
|
Allah’ın Dini İslam’ı Yaş...
Forum: İslam
Son Yorum: halukgta
04-24-2026, Saat: 12:01 PM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 55
|
Saff Suresi 6. Ayet Üzeri...
Forum: İslam
Son Yorum: halukgta
04-18-2026, Saat: 12:14 PM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 54
|
Namaz Dinin Direği Midir?
Forum: İslam
Son Yorum: halukgta
04-13-2026, Saat: 10:12 AM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 73
|
Atatürk'ün Çocukluk Anıla...
Forum: Hayatı ve Anıları
Son Yorum: Serdar102
03-28-2026, Saat: 09:08 PM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 114
|
Mavi'ye..
Forum: Aşk Hikayeleri
Son Yorum: SunSet
03-11-2026, Saat: 08:23 AM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 200
|
Keloğlan Çataltepe Tekfur...
Forum: Hikaye Uydurma Bölümü
Son Yorum: Serdar102
02-12-2026, Saat: 11:45 PM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 375
|
|
|
| Adana |
|
Yazar: MaSaL - 02-16-2011, Saat: 11:49 PM - Forum: Gidilesi Yerler
- Yorum Yok
|
 |
Türkiye'nin güneyinde Akdeniz Bölgesi'nin Doğu Akdeniz Bölümü'nde yer alan 14.030 km² yüz ölçümüne ve 2.300.000 nüfusa (DİE, 2007 yılı nüfus sayımına) sahip bir ildir.
Adana ili, yönetsel olarak 13 ilçe, 10 bucak ve 547 köyden oluşmaktadır. Adana ili ve il merkezi Türkiye'nin en önemli tarımsal üretim bölgelerinden olan Çukurova Deltası'nda yer alır ve esas olarak gelişimi ve ekonomisi tarımsal üretim ve tarıma dayalı endüstri yoğunlukludur. Adana kenti, Seyhan ve Ceyhan nehirlerinin oluşturduğu Çukurova Deltası'ndan kuzeydeki dağlara doğru hafif bir eğimle yükselen alüvyal dolgu taraçalardan biri üzerinde, denizden yaklaşık 40 km içeride (ve kuzeyde) kurulmuştur. Denizden yüksekliği il merkezinde 23 m'dir. Seyhan Nehri, bu düzlükte bir kaç metre gömülmüş geniş bir yatak içinde kentin kuzeyinden güneyine akar. Irmakla kentin kurulduğu düzlük arasındaki düzey farkının azlığından doğan sel baskınları, Seyhan Barajı'nın yapımından sonra hemen hemen ortadan kalkmıştır. Adana kentinin çekirdeğini, sırtını doğuda Seyhan ırmağına dayamış olan Tepebağ yükseltisinin çevresindeki dairesel yerleşim oluşturur.
Roma döneminden kalma Taş Köprü,(Taş Köprü,1500 yıllık tarihiyle Dünya üzerinde halen kullanılmakta olan en eski köprüdür.) burayı Seyhan'ın sol kıyısına bağlar. Uzun süre orta halli bir taşra kenti özelliğini koruyan, nüfusu 20.000-30.000 arası olan Adana; 19. yy'ın ikinci yarısında gelişmeye başladı. Bu gelişme özellikle 1950'den sonra hızlanarak Adana'ya bugünkü büyük kent özelliğini kazandırdı. 1886'da, kent, demir yoluyla Mersin Limanı'na bağlandı. Hicaz Demiryolu Birinci Dünya Savaşı yıllarında Torosları aşarak Adana'ya ulaştı. Bu gelişmeler sonucu kent, özellikle 1950'den sonra eski çekirdeğin çevresinde daha çok Kuzey-Batı'daki istasyona ve batıya doğru olmak üzere hızla yayıldı, çekirdek bölümde kimi düzenlemeler yapıldı. Planlı yeni mahalleler kuruldu, geniş caddeler ve parklar açıldı. Bu gelişmeler sırasında büyüme Seyhan'ın sol yakasına taştı. Türkiye'deki kentleşme sürecinin en hızlı olduğu yerleşmelerden biri olan Adana, Akdeniz Bölgesi'nin ticaret, sanayi ve sermaye piyasası bakımlarından en önemli merkezidir. Gelişmiş bir yol şebekesinin kavşak noktası olan Adana'da, havaalanı, çeşitli düzeyde eğitim kurumları, Çukurova Üniversitesi ve Devlet Güzel Sanatlar Galerisi vardır.
|
|
|
| Usak Ilinin Tarİhİ |
|
Yazar: MaSaL - 02-16-2011, Saat: 11:47 PM - Forum: Gidilesi Yerler
- Yorum Yok
|
 |
Usak Ilinin Tarİhİ 
Uşak ve çevresinin MÖ 4000 yılından itibaren yerleşime açıldığı anlaşılmaktadır. Özellikle bronz çağında yerleşimin daha yaygınlaştığı görülmektedir.
MÖ.2000 de Anadolu da ilk siyasi birliği kuran Hititlerin 1000 de ise Friglerin batı sınırını oluşturan Uşak ve çevresi bu kültürlerden ziyade İon Kültürünün etkisi altında kalmıştır.
MÖ. 7. Yüzyılda Kral Gyges in Lidya İmparatorluğunu ele geçirmesi ile topraklarının büyük kısmı Lidya da kalan Uşak. MÖ. 620 de tamamen Lidya nın egemenliğine girmiştir. Dünyada ilk kez parayı basan ve kullanan, döneminin en zengin krallığı olan Lidya nın hakimiyeti MÖ. 546 yılına kadar devam etmektedir. Bu süre içerisinde Efes ten başlayan kral yolu yapılmış ve yol Gediz (Hermos) nehrini takip ederek Uşak ili sınırları içerisinde Güre köyü, Uşak-Keromon- Agora kentlerine uğrayarak devam etmiştir,
MÖ. 546 da Lidya nm son kralı Kroisos ile Pers Kralı Kyros arasındaki savaşta Lidya nın tarihten silinmesi sonucu bölge İran dan gelen Perslerirı hakimiyetine girmiştir. Pers egemenliği MÖ. 334 yılına kadar devam etmiştir. Bu tarihte Makedonya’ lı Büyük İskender in Anadolu seferi sonucu bölge tüm Anadolu gibi Büyük İskenderin hakimiyetine girmiş, İskender in ölümünden sonra ise bölge, Büyük İskender in generallerinden Antigon un payına verilmiştir. Daha sonra bir süre Bergama krallığına bağlanan Uşak ve çevresi MÖ. 189 yılında Roma Konsülü Montius un himayesine, başka bir ifadeyle Roma hakimiyetine geçmiş, Kavimler Göçünden sonra Roma İmparatorluğunun ikiye ayrılması neticesinde Doğu Roma sınırları içinde kalan Uşak, MS. 12, Yüzyıla kadar Bizans hakimiyetin da kalmıştır.
1071 den sonra yöre zaman zaman Selçuklular ile Bizanslılar arasında el değiştirmiş, 1176 yılında Selçuklu Sultanı II. Kılıçarslan ile Bizans İmparatoru Manuel Komnenos arasında yapılan Miryakefalon (Kumdanlı) Savası sonucunda Selçuklulara geçmiştir.
Sultan II. Kılıçarslan yeni bir fetih hareketine girişerek 1182 de Uluborlu, daha sonra Kütahya civarını fethetti. Uşak yöresinin de bu sefer sırasında Selçuklu hakimiyetine geçtiği muhakkaktır. Çünkü; Selçuklu sınırları Denizli ye kadar yaklaşmıştı. Bu arada Sultan ll. Kılıçarslan 1185 tarihinde ülkeyi 11 oğlu arasında paylaştırdı. Bu taksimat sonunda Kütahya-Usak-Uluborlu bölgesi Gıyaseddin Keyhüsrev e verildi. Bu taksimattan sonra kardeşler arasında hakimiyet mücadelesi haşladı. l. Gıyaseddin Keyhüsrev 1192 tarihinde devletin başına geçmeyi başardıysa da diğer kardeşlerini bertaraf edemedi ve 1196 da II. Süleyman Şah tarafından sürgüne gönderildi. Kardeşler arasındaki bu that mücadelesinden yararlanan Bizans Kütahya-Uşak civarını geri aldı. Bizans Hakimiyeti 1233 tarihine kadar sürdü. Bu tarihten itibaren Uşak civarı artık tamamen Türk hakimiyetine geçti.
Uşak ta Selçuklu dönemine ait bazı eserlerin varlığı bilinmektedir. Bunlardan Uşak Kalesinin kare şeklinde şehri çevrelediği ve beş kapısının bulunduğu Evliya Çelebi nin Seyahatnamesinde belirtilmektedir. Şehre 5 Km. mesafede Dokuzsele Deresi üzerinde bulunan Canlı Köprü, kitabesine göre 1255 tarihinde inşa edilmiştir. Aynı dere üzerinde yer alan Halıpazarı Köprüsünün kitabesi yoktur. Gediz Çayı üzerindeki Beylerhan Köprüsü, çevrede Güre, Sarıkız ve Köprübaşı gibi isimlerle bilinmektedir.
Uşak, Anadolu Selçukluları döneminde bu devletin bir anlamda sınır şehri olmuştu. Sultan Alaaddin Kevkubad zamanında, Kütahya ve Uşak civarının kesin olarak Türk hâkimiyetine girmesini takip eden yıllarda, bölgeye kesif bir Türkmen yerleşmesi olmuştur. Bundan sonra Uşak ve çevresini Germiyanoğulları Beyliği nin hakimiyetinde görüyoruz, XIII. Yüzyılın ilk yarısında Anadolu Selçuklu Devleti nin hizmetinde olarak Malatya taraflarında meskun bulunan Germiyan Asireti nin, muhtemelen 1241 de Baba İshak isyanının bastırılmasından sonra II. Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında veya bir müddet sonra Kütahya-Uşak bölgesine yerleştirildikleri anlaşılmaktadır. Çünkü Cimri (Alaaddin Siyavuş) hadisesinde Germiyanlıların faal bir rol oynamaları bu aşiretin Cimri hâdisesinin ortaya çıkısından (1277) önce Kütahya- Uşak yöresine yerleştiklerini göstermektedir. Bu hâdise sırasında Sahip Ata Oğullan emrinde görülen Germiyanlılar, bundan sonra artık Batı Anadolu da en kuvvetli beylik haline gelmiştir
Uşak ta Germiyanoğulları şüphesiz ki bir takım eserler vücuda getirmişlerdir. Bunlardan bir kısmı zamanla ortadan kalkarken ancak bir kısmı günümüze kadar ulaşabilmiştir. Dönemin önemli ederlerinden olan Ulu Cami nin yapılış tarihini gösteren her hangi bir kitabesi yoktur. Ancak orta kapının sağ üst tarafında yer alan Kocasu çeşme tesisine ait bir kitabe bulunmaktadır. Kitabede çeşmenin 1419 da yapıldığı belirtilmektedir. Buna göre cami de aşağı yukarı aynı tarihlerde yapılmış olmalıdır. Kocasu diye bilinen su tesisi, adı gecen kitabeye göre 1419 tarihinde Kavşid oğlu Hasan oğlu Mehmet tarafından yaptırılmıştır.
Beylikler döneminde Germiyanoğullarına tabi olan Uşak ve çevresi 1391 de Yıldırım Bayezid in Germiyanoğulları hakimiyetine son vermesi ile Osmanlılara dahil olmuş, Fetret Devrinde beylikler tekrar canlanmış, 1429 yılında Germiyanoğullarının son hükümdarı II. Yakup Bey in vasiyeti ile Osmanlı Devletine kalmıştır.
Uşak, Osmanlı hakimiyetine girdikten bir süre sonra yapılan idari taksimata göre Anadolu Eyaletine bağlı Kütahya Sancağının bir kazasıdır. Her ne kadar Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü Arşivindeki 16.yüzyıla ait 48 numaralı Kütahya Sancağı Tapu Tahrir Defterinde Uşak nahiye olarak geçmekte ise de Mustafa Çetin Varlık ın "16.Yüzyılda Kütahya Sancağı" (1980) isimli kitabında, 1513 tarihinde Uşak Kütahya Sancağının kazaları arasında gösterilmektedir. Uşak bu statüsünü 1530 tarihinde de muhafaza etmektedir.
17.yüzyıla ait bilgiler çoğunlukla seyahatnamelerde mevcuttur. Bu yüzyılda yaşayan Katip Çelebi’nin (1605-1658) "Cihannüma" adlı eserinde ; "Uşak, Kütahya’dan doğuya bir merhale Murat Dağı yakınında, bir dere içinde kaleli bir kasaba, 150 adet köyü bulunan mamur bir kazadır. Kasabası geniş bir ovanın doğusuna düşüp köyleri o ovada bulunmaktadır. Seccade ve halısı meşhurdur." diye bahsedilmektedir.
Uşak hakkında aynı yüzyılda yazılmış bir diğer kaynak da Evliya Çelebi nin "Seyahatname" adlı eseridir. Seyahatname’ye göre Uşak; Kütahya Sancağı dahilinde bulunan bir kaza olup, Gevher Sultan Has sıdır. Şehir, doğuda Banaz, kıble tarafında Honaz, güneyde Komar, batıda Kule, kuzeyde Gediz olmak üzere beş kapısı olan bir kale ile çevrilidir. Eserde kalenin Özellikleri ayrıntılı bir şekilde anlatılmaktadır. Buna göre; kalenin müstahkem olmadığı, beş arşın yükseklikte, şeklinin kare olduğu, Buğday Pazarı kapısında hendek bulunduğu ve 1598 tarihinde Uşak halkının Celali İsyanlarından dolayı bu kaleyi tuğla ve taşlarla tamir ettikleri anlatılmakladır.
Seyahatnamede Uşak ın seksen adet köyü mevcuttur. Yıllık 10 kese geliri vardır. Şehirde bir kadı, bir şeyhülislam (müftü), bir nakip, bir kethüda, yeniçeri serdarı ile ayanlar bulunmaktadır. Halk, ekseriyetle ulema ve tüccardan oluşmaktadır. Uşak kazası dört tarafı bayırlarla çevrili olup mamurdur. Şehirde 8 kule, 3600 ev, 14 cami, 2 hamam, 370 dükkan, 7 han, 7 kahve mevcuttur. Bedesteni olmamakla birlikte Sultan Alaaddin tarafından yaptırılan bir taş han bulunmaktadır, Seyahatname de Uşak halısı hakkında da bilgiler vardır. Uşak halısının çok kıymetli olduğu ve değişik bölgelere ihraç edildiği yazılıdır. Uşak ta Rum ve Ermenilerin varlığından bahseden Evliya Çelebi Yahudilerin bulunmadığını yazmaktadır. Eserinde sosyal yaşantıya dair bilgiler de mevcuttur.
17. yüzyılda yazılmış olan bu iki kaynak esere göre Uşak, 16.yüzyıldaki sosyal ve ekonomik yapısını değiştirmiş gözükmektedir. Bu yüzyılda köylerin sayısında bir tutarsızlık söz konusudur. Halı ve kilimcilik şehrin ekonomisine büyük bir katkıda bulunmaya başlamıştır.
Charles Texier de "Küçük Asya" adlı kitabında şehir hakkında bilgi vermektedir. Buna göre; "Uşak şehri şimale müteveccih ve önünde şarktan garba doğru devam eden geniş bir ovaya hakim bulunan tepenin eteğindedir. 1500 hanesinden 250 si Rum’dur. Bu şehir, sekenesinin sanatkar fikrinden doğma bir refah ve temizlik manzarası arz eder. Binalar çiğ kerpiçten yapılmıştır. Bu usulün kabulü taş olmamasından değildir. Pek geri bir devr-i atika olan bu tarz inşaya, sarka doğru gittikçe hatta İran içlerine kadar girildikçe tesadüf olunur. Yalnız umumi binalar taştan veya kırmızı tuğladan yapılmıştır.
Uşak halıcılığına da değinen Texier, bölge halıcılığının çok eski bir mazisi olması nedeniyle geliştiğini, bu iş kolunun ekseriyetle Rum kadınlarının elinde olduğunu belirtmektedir. Yazar Uşak ta Ermeni nüfusunun 200-300 aile civanda olduğunu belirtmekte, şehirdeki Rumların ticaret ve sanatla iştigal ettiğini, nüfusun üçte ikisini oluşturan Türklerin ise arazi sahibi olduğunu yazmaktadır. Eserde şehrin mimarisi hakkında da bilgi verilmektedir.
Wilhelm Von Bode ve Ernest Kühnej adlı iki Alman araştırmacı Uşak halıcılığına dair yaptıkları ve 20.yüzyılın ilk çeyreğinde bir kaç basımı yapılan eserde; "gerek Hollanda ve gerek İngiltere’deki yüksek sınıfa mensup ailelerin evlerinde 18.yüzyıldan kalma İzmir halılarının bütün odaları kaplamakta olduğu görülür. Bu halıların ısmarlanarak yapıldığına şüphe yoktur. Bu halıların örnekleri Orta Asya tiplerinden kopya edilmiş ve 17. yüzyıldan beri tekrarlanmıştır. Yakın bir ihtimale göre İzmir etrafında ilerlemekte olan ve Hollandalı tüccarlar tarafından satın alınan bu halılar Türk işçileri tarafından yapılmıştır" denilmektedir. "İzmir Halıları" adıyla anılan halılar gerçekle Uşak halılarıdır. Çıkış iskelesi İzmir olduğundan böyle ifade edilmiştir.
Besim Atalay da "Türk Halıcılığı ve Uşak Halıları” (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlan 1967) adlı eserinde; Charles Texier in Uşak halıcılığını Rumlara has bir sanat gibi göstermiş olduğunun asılsızlığını ortaya koymaktadır.
Uşak. Osmanlı yönetimi altında 17 ve 18. yüzyıllarda münferit olaylar hariç uzun süre barış içinde yaşamıştır. 19. yüzyılda siyasal açıdan sakin bir dönem geçiren Uşak canlı bir ticaret şehri haline gelmiştir. Özellikle halı ve kilimleri İzmir yoluyla İngiltere ve Fransa ya kadar ulaşmıştır. Alaşehir-Afyon Demiryolunun 1869 yılında tamamlanmasıyla İzmir Metropolü ile Uşak arasında ulaşım kolaylaşmış ve ticari hayat daha da canlanmıştır. 19. yüzyılın ikinci yarısındaki Uşak hakkında "La Turquie d Asie" adlı eserinde bilgi veren Vital Cuinet, evlerin büyük çoğunluğunun pişmemiş tuğladan yapıldığını, 1890 da ise hem daha sağlam hem de daha zarif olan ahşap evlerin tercih edildiğini belirtmekledir.
1890 da Uşak Kazasında 72466 sı Müslüman. 3384 ü Rum ortadoks ve 1419 u Ermeni gregoryan olmak üzere toplam 77269 nüfus yaşıyordu. Merkezin nüfusu ise 13084 tü. 1894 Hüdavendigar Vilayet Salnamesi ne göre Uşak ta yaklaşık 74.000 kişi bulunmaktaydı. Rum ortadoksların sayıcı 1591, Ermeni gregoryanların sayısı 662 toplam erkek nüfus 35543 toplam kadın nüfus 38365 idi.
İzmir in işgalinden sonra Batı Anadolu’da Gediz ve Menderes vadilerinde ilerlemeyi planlayan Yunan kuvvetleri; 25 Mayısta Manisa yı, 29 Mayısta ise Turgutlu yu işgal etti. Bu işgaller karşısında Alaşehir de Kuvayı Milliye teşkilatı kuruldu. Akabinde Uşak ta da kıpırdanmalar başladı. İzmir in işgali sırasında 17. Kolordudan ayrılarak Uşak a gelen Selanikli Kaymakam Fuat Bey, Yüzbaşı Hakkı Bey, ve Sökeli Hilmi Bey burada gizli bir cemiyet kurdular. Ödemiş in 1 Haziranda istilaya uğraması üzerine Uşak a gelen Alaşehir Mevkii Kumandanı Süleyman Sururi Bey in Teşkilatı Mahsusa ile bir irtibatı vardı. Sururi Bey in etkisiyle bu cemiyetin adı "Müdafaa-i Hukuk Heyeti Milliyesi" şeklinde değiştirilerek Karakol Cemiyeti ile bağlantısı sağlandı. Kuvayı Milliyeye karşı olan kaymakam ve belediye reisinin bütün baskılarına rağmen Uşak ta milli hareket sindirilemedi.
Gizli cemiyetin çalışmaları neticesinde Salihli Cephesinden ayrılan bir bölük Eşme den takviye alarak 17 Temmuz 1919 günü Uşak a girdi ve şehre hakim oldu. Ardından Gediz ve Simav da Kuvayı Milliye teşkilatı kuruldu.
Kuvayı Milliyecilerin Uşak ta hakimiyeti ele geçirmesi, İstanbul ve İşgal kuvvetlerine "Kuvayı Milliyeciler hrıstiyan nüfusa saldırdı" şeklinde aksetti. Düşman kuvvetleri İstanbul Hükümetine baskı yaparak Uşak ta asayişin sağlanmasını istedi. Hükümet, Afyonda bulunan 1500 kişilik 23. Fırkayı Uşak a göndermek istedi. General Milne fırkanın Kuvayı Milliye ye katılabileceğin i düşünerek bunu kabul etmedi.
Eski bir ittihatçı olan İbrahim Tahlakılıç (Dalkılıç) gizli bir cemiyet olan "Müdafaa-ı Hukuk Heyet-î Milliyesi" cemiyetinin içinde yer almadı. Hatta bu cemiyetin zarar vermesinden endişe duyarak 30 Temmuz 1919 da "Redd-i İlhak" cemiyetini kurdu. İbrahim Bey in başkanı olduğu bu cemiyet milli kuvvetlerin halka zarar vermelerini önlediği gibi Uşak’ta Kuvayı Milliye hareketini yaygınlaştırdı.
İzmir in işgalinin ardından Uşak ta bu gelişmeler yaşanırken, bütün Batı Anadolu’yu kapsayacak bir üst kongre niteliğinde "Alaşehir Kongresi" 15-16 Ağustos tarihinde toplandı. Kongreye; Balıkesir, Manisa-Alaşehir, Sındırgı, Buldan, Gördes, Uşak, Ödemiş, Bozdağ, İnegöl, Denizli-Nazilli, Akhisar ve Ayvalık tan temsilciler katıldı. Kongrede Hacım Muhittin Çarıklı başkan, Uşak temsilcisi İbrahim Bey ise Başkan yardımcısı seçildiler. II. ve III. Balıkesir kongrelerinin ardından Ekim Ayı içerisinde Uşak ta bir kongre toplandığına dair bilgiler bulunmakla birlikte oldukça sınırlıdır. Alaşehir Kongresinde kurulması kararlaştırılan "Alaşehir Heyet-i Merkeziyesi" 14 Eylül 1919’da ilk toplantısını yaptı. Daha sonra, Heyet-i Merkeziye Talimatnamesinin 8. Maddesi olan "Heyet-i Merkeziye, karargahını kendisi için muafık göreceği mahalle nakil edebilir" hükmüne istinaden merkezini Uşak a nakletti. Heyet-i Merkeziye Uşak ta ilk toplantısını İbrahim Bey in başkanlığında gerçekleştirdi. Sivas Kongresinde bütün cemiyetlerin Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında toplanması karan alınmasına rağmen, Uşak ta Heyet-i Merkeziye "Hareket-i Milliye Redd-i İlhak Cemiyeti Heyeti-i Merkeziyesi" adını korudu. Bu isimden daha önce Uşak ta kurulan Redd-i İlhak Cemiyeti ile Heyet-i Merkeziyenin bütünleştiği anlaşılmaktadır. Uşak Heyet-i Merkeziyetinin görevi sadece cepheye asker göndermek değildi. Cephe gerisinde de ihtiyaçları gidermek için büyük gayretler sarf ediyordu.
Sivas Kongresinin toplanmasından sonra Yunan kuvvetlerinin harekete geçmesiyle İzmit, Eskişehir ve Konya livaları en hassas bölgeler haline geldi. istanbul Hükümeti bu bölgelerde Kuvayı Milliye teşkilatının kurulmasını önlemeye çalıştı. Heyet-i Temsiliye ise İstanbul Hükümetini istifaya zorlayarak bu bölgelerde gücünü arttırmak istiyordu. Bu karmaşa içinde Garbi Anadolu Umum Kuvayı Milliye Kumandanlığına Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, Eskişehir Mıntıka Kumandanlığına Atıf Bey. 23. Fırka Kumandanlığına Ömer Lütfi Bey getirildiler. Harbiye Nazırı Mersinli Cemal Paşa, Batı Cephesinde yaptığı yeni düzenleme ile 23. Fırkayı Konya da bulunan 12. Kolorduya bağladı. Heyet-i Temsiliye yaptığı çalışmalar neticesinde 23. Fırkayı kendi denetimi altına aldı. 23. Fırkanın 68. Alayı bir taburu eksik olarak Uşak a yerleşti. 8 Ocak 1920 tarihinde 23 Fırkanın kumandanlığına Aşir Bey tayin edildi. Fırkanın içinde milis tümeni de vardı. İbrahim Bey in isteğiyle kurulmuş olan Uşak Hücum Taburu Ocak 1920 tarihinde milis tümeninin içinde yer aldı.
Yunanlılar silah zoruyla Sevr Antlaşmasını Osmanlı Devletine kabul ettirebilmek için 22 Haziran 1920 tarihinde taarruza başladılar. Yunan kuvvetlerinin bir kolu Bursa tarafına, bir kolu da İzmir in doğusuna doğru harekete geçti. 29 Ağustosta Uşak ı işgal etti. Yunanlılar Uşak a girdikleri zaman eşraftan ve köklülerden pek çoğunun evlerini yağmaladılar. Ayrıca işgal sırasında Yunan askerleri pek çok kişiyi öldürdü. Bu katliamda ne suç tespiti yapıldı ne de mahkeme kararı alındı. Yunanlılar işgalden sonra şehre yerleşmek için bazı evlere el koydular. Uşak ta yerli halkı sindirmek gayesiyle nüfuzlu kişileri, Atina ve Yunan adalarındaki esir kamplarına sürdüler. Sürgüne gönderilen 300 kadar vatandaşımız 10-12 ay sürgünde kaldılar. Bunlar Kuvayı Milliyeye katıldıklarından dolayı sudan bahanelerle suçlandılar.
29 Ağustos 1920 de işgal edilen Uşak, iki yıl iki gün süren Yunan işgalinden 1 Eylül 1922 günü kurtuldu.
Yunan idaresi Türkler karşısında kesin olarak yenileceklerini anlayınca General Hacı Anesti yi başkomutanlıktan uzaklaştırdı. Yerine General Trikopis i atadı. Bundan habersiz olan Trikopis ile birlikte maiyetindeki generaller, subaylar ve neferler. 2 Eylül 1922 de Uşak Merkez Göğem Köyünde 5. Kafkas Tümen Kumandanı Halit (Akmansü) Bey e teslim oldular. General Trikopis ve yanındakiler Hacı Anesti nin önceden kalmış olduğu Uşak eşrafından Asım Kaftancıya ait evde Mustafa Kemal Paşa nın huzuruna çıkarıldılar.
Yunan askerleri, komutanlarının teslim olmasından sonra İzmir e doğru çekilmeye başladı. Yunanlıların Afyon’dan İzmir e doğru çekilirken yaptıkları mezalimi şiddet derecesi bakımından ikiye ayırmak mümkündür. Afyon’dan çekilirken fazla tahribatta bulunmayan Yunan kuvvetleri Uşak tan İzmir e çekilirken bazı yerleşim yerlerinde yangın çıkardıkları gibi halka da çok eziyet ettiler. Arkalarında tam bir enkaz yığını bıraktılar. Bunu yaparken Rum ve Ermenilerin kurdukları kundaklama ve imha ekiplerinden de yardım aldılar. Bu yangında Uşak kaza merkezindeki Kurtuluş Mahallesinin yarısı, Hamidiye, Sarayaltı ve Durak Mahallesinin tamamı yandı. Uşak Ticaret ve Sanayi Odası tarafından yapılan incelemelerde 650 ev, 1 resmi bina, 3 hamam, 2 mektep, 1 hastane, 5 han ve otel, 5 cami ve mescit, 4 medrese, 2 kiremithane, 2 fabrika, 26 çeşme ve su terazisinin yandığı tespit edildi. 9 Ekim 1922 tarihli Hakimiyet-i Milliye Gazetesi de Uşak ta 1800 hane ve dükkan, 16 camii, mescit ve tekkenin yandığını bildirmektedir. "Anadolu’da Yunan Zulüm ve Vahşeti" adlı eserde ise Uşak kazasında 8132 hane, 689 dükkan ve 119 camii ve mescidin yandığı açıklanmaktadır. Aynı tarihli Hakimiyet-i Milliye Gazetesi ne göre şehirde 982 kişi öldürülmüş, 382 kişi yakılmış. 40 kişi boğulmuş, 54 kişi kaybolmuştur. Anadolu’da Yunan Zulüm ve Vahşeti adlı eserde Uşak merkez ve köylerinde Yunanlılar tarafından 13488 kişinin öldürüldüğü, 3210 Türk ve bir o kadar da hristiyanın zorla yanlarında Yunanistan’a götürüldüğü yazılmaktadır. Uşak ve çevresinde gerçekleştirilen bu mezalimin dayanak noktası; Ermeniler ve Rumlardı. Bunlar yangın çıkarır ve adam öldürürken Yunan askerleri yağmacılığa yönelirlerdi. Milli mücadele yıllarında Uşak, maddi ve manevi bakımdan zarara uğramasına rağmen, Cumhuriyet Türkiyesi’nde ilk girişimlerle sanayi hamlesini başlatmıştır.
Osmanlı devrinde Hüdavendigar Vilayetinin Kütahya Sancağına bağlı bir kaza olan Uşak, 20 Nisan 1924 tarihli 491 Sayılı Teşkilat-i Esasiye Kanunu ile yapılan idari düzenlemede yine Kütahya Vilayetinin bir kazası olarak kaldı. Türkiye Cumhuriyetinin yeni idari yapısı içinde Banaz, Sivaslı, Karahallı ve Ulubey Nahiyeleri, Uşak Kazasına bağlandı. 9 Temmuz 1953 tarih ve 6129 Sayılı kanunla vilayet haline getirilen Uşak a. Manisa ilinden Eşme ilçesi bağlandı. Nahiyeler ilçe statüsüne getirildi.
|
|
|
| Kilistra |
|
Yazar: MaSaL - 02-16-2011, Saat: 11:46 PM - Forum: Gidilesi Yerler
- Yorum Yok
|
 |

Konya’daki Kapadokya
Kilistra
Kapadokya’daki gibi bir dönem kaya oyuklarında yaşamın hüküm sürdüğü Kilistra, gerçekten ilginç, sıradışı ve sürprizlerle dolu bir köy
“Konya, bozkırın tam çocuğudur. Onun gibi kendini gizleyen esrarlı bir güzelliği vardır. Bozkır, kendine bir serap çeşnisi vermekten hoşlanır” diye anlatır Ahmet Hamdi Tanpınar Konya’yı. ‘Beş Şehir’ adlı kitabındaki anlatımından, en çok etkilendiği, derin bir hüzne, heyecana ve şaşkınlığa kapıldığı kentin burası olduğu rahatlıkla anlaşılır. Gerçekten de bozkırın inançlı çocuğu Konya, gizemli bir güzelliğe sahip. Ancak sırrını kolay ele vermiyor, onu yakalayabilmek için Tanpınar’ın da dile getirdiği gibi “saat ve mevsimlere iyice karışmanız” gerekiyor.
Üyeler içindir. üye olun...Üyeler içindir. üye olun...
Kent içindeki tarihi anıtlar, cami, külliye ve medreseler, Mevlânâ’nın dergâhı, keçeciler çarşısı, etli ekmek salonları, çini ve el sanatları dükkânları gezmekle bitmez, ama bitti mi de devamı mutlaka gelir. Zira bu kentin civarı da öyle zengindir ki, bir hastalık gibi yakalar tüm ruhunuzu, kalbinizi ve kendi âlemine taşır. Bağları ile ünlü Meram, başlı başına bir zenginliktir. Konya’nın sayfiyesi sayılabilecek Meram’da efsaneleriyle ünlü Tavus Baba Türbesi’ni ziyaret ettikten sonra bir sürprize hazırlayın kendinizi. Zira Meram’a bağlı Kilistra köyü, Konya’nın Kapadokyası... Bir yönüyle de Karaman’ın Taşkale ilçesini anımsatan Kilistra, söylenmesi ve anlaşılması zor olduğundan gerek, Gökyurt adıyla anılıyor artık.
KAYA OYUKLARINDA YAŞAM
Konya’nın 49 km güneybatısında yer alan Kilistra, henüz keşfedilmemiş, bakir bir hazine. 1997’den beri kazıların devam ettiği, yemyeşil bir doğanın içinde, mağaraların ve yükseklerde kayalara oyulmuş inziva odalarının bulunduğu Kilistra, Bizans devrinde yoğun bir şekilde Kapadokya benzeri kaya oyuğu yerleşmelerine sahne olmuş ve kentin kuruluşunda ve yapılaşmasında gizlilik esas alınmış.
Yerel adı Gilissıra olan Gökyurt köyü, İncil’de anlatılan efsanelerde adı geçen antik Kilistra üzerine kurulu. Dört yıl öncesine kadar köy halkı tarafından ahır ve depo olarak kullanılan bu kaya oluşumları ilk defa burayı ziyaret eden bir fotoğrafçı tarafından fark edilmiş. Daha sonra köyde başlatılan kazı çalışmaları sonucu kaya oluşumları açığa çıkarılarak içleri boşaltılmış. Kültür Bakanlığı tarafından SİT alanı ilan edilen köyde kazı çalışmaları hâlâ devam ediyor. Bugüne dek yapılan kazılarda, beş şapel, bir şaraphane, bir su sarnıcı, on karlık, bir seramik atölyesi, iki gözetleme kulesi, bir karakol, bir manastır grubu, bir şehir merkezi kazılıp temizlenmiş.
ANTİK KENTTE GEZİNTİ
Kilistra’nın önemi, tıpkı yakınlarındaki Sille gibi, Hıristiyanların en önemli merkezlerinden biri olması. Öyle ki Aya Thekla’nın yolu, Sille’den önce Kilistra’dan geçmiş.
Kilistra’ya Hz. İsa’nın havarilerinden olan Aziz Paulos’un da uğradığı ve bir süre burada ikamet ettiği söyleniyor. Hıristiyanlar tarafından kutsal sayılan ve sık sık ziyaret edilen köy, özel günlerde ve yortularda bir şenlik atmosferine bürünüyor.
Yapılan arkeolojik çalışmalar sonucu Kilistra’da yerleşim, Helenistik ve Roma çağında (MÖ 2. yüzyıl ile MS 3. yüzyıl) başlamış. Kazı esnasında, doğu şırahanede eşik taşı olarak bulunan Roma devrine ait bir mezar yazıtında Kilistra adının geçmesi ise burada gerçekten de Kilistra adlı antik bir köy oluşunu doğruluyor.
Köyü gezmek için bir rehber edinmeseniz de çevredeki çocuklar size mutlaka eşlik edecektir.
Antik kenti gezmek için en uygun güzergâh, Lystra (Hatunsaray) yönünden gelen ve halen taş döşemeleri yerinde korunmuş, köyün doğusunda yer alan Kral Yolu’nu izleyerek Devrek mevkiine ulaşmak. Devrek’te gözetleme kulesini geçtikten sonra kentin içine ulaşan antik yolu takip ederek Konacak mevkiindeki tipik kaya oyuğu anıtsal antik mezarları ve mezarların yer aldığı kayalığın batı eteğindeki toplantı salonu ve diğer sosyal amaçlı yapıları görebilirsiniz. Buranın güneyinde yer alan, içten ve dıştan tek parça bir kayaya oyulmuş Haç Planlı Şapel (Sandıkkaya) mutlaka görülmesi gereken başka bir yapı. Şapelden batıya doğru devam eden Kral Yolu’nun diğer girişine ait ikinci gözcü kulesi, ikinci karakol ve sarnıç ile geç devirde testi ve çanak yapımında kullanılan Kapçı İni’ni de gezdikten sonra köy merkezinde yer alan Köy Konağı’na geleceksiniz. Burada karnınızı doyurabilir, çay içerek biraz soluklanabilirsiniz. Köylülerce ‘Gılabba’ adı verilen taneli salkım halinde yetişen bodur ağaç tipinde yabani üzüm türü bitkinin suyu da Kilistra’da ayran niyetine içiliyor. Bulursanız hiç kaçırmayın, çünkü bu buruk meyve suyu, pek çok hastalığın da şifası...
YAMAÇ EVLER
Kilistra antik kenti, erken Bizans devrinde doğal kaya oluşumuna paralel beş ayrı mevkide kurulmuş ve kaya oyuğu yerleşimi şeklindeki kentin kuruluşunda gizlilik esas alınmış.
Yaşayan kentsel doku ise topografik yapıya uygun olarak yamaç evler tarzında. Volkanik tüf kayaların oluşturduğu peri bacalarını andıran kaya oluşum, köyün yer aldığı vadi boyunca devam ederek, insanda bir hayal vadisinde gezindiği duygusunu sürekli canlı tutuyor. Taşlardan oluşmuş bir ormanı anımsatan vadideki seyir teraslarından antik kentin muhteşem görünümünü izleyebilirsiniz.
Köy konağının batısında yer alan su sarnıcı, şırahane ve köylülerce ‘Paulönü Mevkii’ denilen yerde Sümbül Kilise’yi gördükten sonra Ardıçlı Tepe’nin kuzey yamacında bulunan büyük su sarnıcına ulaşacaksınız. Katırini de denilen üç nefli büyük su sarnıcı, antik kentin en ilgi çekici yapılarından biri. Kentteki su sarnıçları ve su yollarının çokluğu dikkatinizi çekecek. Zamanında fazlasıyla sulak bir bölge olduğu için ovalar ve bağlar da son derece verimliymiş buralarda ve bereketini günümüze dek sürdürmüş. Tüm bu antik yapıların yer aldığı yol, yeşilin her tonunu barındıran katmanları ile bir rüyanın içine çekecek sizi; tıpkı Tanpınar’ın söz ettiği türden hülyalı bir rüyanın...
|
|
|
| Sivas |
|
Yazar: MaSaL - 02-16-2011, Saat: 11:45 PM - Forum: Gidilesi Yerler
- Yorum Yok
|
 |
GÖKPINAR GÖLÜ- ŞUÄžUL KANYONU
İlçemize 10 Km uzaklıktaki turistik ve piknik amaçlı kullanılan
Gökpınar Gölü bir doğa harikasıdır. Derinliği orta kısımlarda 18
metreye kadar ulaşmaktadır. Yerli ve yabancı turistlerin uğrak
mekanıdır. Yapılan çalışmalarla her geçen gün çehresini biraz daha
değiştirmekte ve ihtiyaçlara karşılık vermektedir.
BURUCİYE MEDRESESİ
Selçuklu Sultanı III. Gıyaseddin Keyhüsrev (1264 - 1282) dönemi Anadolu
coğrafyasında önemli ticaret ve kültür merkezlerinden biri olan
ilimizin eğitim alanındaki en önemli faaliyetleri 1271 yılında yapılan
Gökmedrese, Çifte Minareli Medrese ile Buruciye Medresesinin yapımıyla
kendini gösterir.
15. yy kadar önemini kaybetmeyen İpek yolunun Anadolu`da önemli
merkezlerden biri olan ilimizde; 13. yüzyılın ikinci çeyreğinde (1243)
Anadolu Selçukluları ile İlhanlılar arasında yapılan Kösedağ Savaşı
(Suşehri - Zara ilçeleri arası) sonrası İlhanlı hakimiyetinde
kalmıştır. 1271 yılında İlhanlı Veziri Mehmet Cüneyni tarafından
yaptırılan Çifte Minareli Medreseye karşın Selçuklu Veziri Sahip Ata
Fahrettin Ali tarafından aynı yıl Gökmedrese yaptırılmıştır. 1271
yılında yapılan 3. Medrese (Buruciye Medresesi) ise Sivas`ın ileri
gelen zenginlerinden olan aslen Hamedan (İran) yakınlarındaki Burucird
şehrinden olan Muzaffer Burucerdi tarafından pozitif bilimlerin
okutulması amacıyla yaptırılmıştır.
|
|
|
| Aksaray |
|
Yazar: MaSaL - 02-16-2011, Saat: 11:44 PM - Forum: Gidilesi Yerler
- Yorum Yok
|
 |
MÖ. 7000-6000 yıllarında Neolitik devirde Anadolu medeniyetinin ilk izlerini gördüğümüz Konya yakınlarındaki Çatalhüyükte Hasandağı’na dolayısıyla Aksaray’a ait vesikalara rastlanmaktadır.
Burada Hasandağı’nın lav püskürttüğünü tasvir eden bir kazıntı resme rastlanmıştır. Neolotik dönemde Aksaray ve çevresi iskan görmüştür. Kalkolitik ve eski demir devirlerinde iskan olup olmadığı bilinmemekle birlikte çevre köylerde (Böget ve Koçaş) bu döneme ait seramiklere rastlanmaktadır.
MÖ. 3000-2000 yıllarında Anadoluda Hatti kavmi yaşanmıştır. Bu dönemde Asurlu tacirler burada ticaret yapmışlardır. Aksaray’ın ilk ve orta tunç devirlerindeki durumunu Acemhüyük ören yerlerindeki yapılan arkeolojik kazılardan ve müze müdürlüğünün satın almış olduğu eski eserlerden öğrenmekteyiz.
Bu dönemde Asurlu tüccarlar Mezopotamya’dan gelerek şehirlerin banliyölerinde ticaret merkezi kurmaya başlamışlardır. Asurlu tüccarlar yazıyı biliyorlardı. Pişirilmiş çamur üzerine yazılmış metinler, çamurun pekiştirilmesi suretiyle yapıştırılıyordu. Hüyük, MÖ. 3000’den itibaren iskan edilmiştir. Acemhüyük’ün en parlak devirleri MÖ. 2000 yılının ilk yarısına isabet etmektedir.
Koloni döneminin sonlarına doğru, MÖ. 1700 yıllarında Kafkaslardan gelen, küçük şehir devletleri kuran ve Anadolu’da, askeri bir devlet halinde bir kavmin varlığını görüyoruz. Hint-Avrupalı olan bu kavmin Anadolu da siyasi iktidarı ele geçirerek kurduğu devlet, eski Hitit Devletidir. Aksaray’da Hititlere ait eserler bulunmamakla beraber mağlup memleketler arasında Aksaray’ın adı geçmektedir.
Orta Anadolu’da MÖ. 13yy. sonlarına kadar devam eden Hitit egemenliği MÖ. 12 yy. da batıdan (Trakya) gelen ve deniz kavimleri olarak bilinen kavimlerin en güçlüsüdür.
Yanardağ küllerinin sıkışmasından oluşan tüf tabakalarının çok kolay kazılabilme özelliği nedeniyle bölgemize çok sayıda yer altı şehri ve dik yamaçlara kaya içinde yerleşme birimleri yapılmıştır. 7 yy. sonlarından itibaren Müslüman Arapların Anadolu üzerinden İstanbul’a yaptıkları sefer nedeni ile bölgeye sığınan Hıristiyanların sayısı çok artmış, Ihlara Gelveri ve Göreme gibi yerleşim birimleri oluşmuştur.
Aksaray, 1142 tarihinde Selçuklular tarafından zapt edilmiş ve 1470 yıllarındaki Osmanlı hakimiyetine kadar İlhanlı, Danişmentli, Karamanoğulları egemenliğinde kalmıştır. 1470 yıllarında Aksaray’ı ele geçiren İshak Paşa tarafından, Fatih Sultan Mehmet’in emri ile halkın bir bölümü İstanbul’a nakledilmiştir.
SELÇUKLULAR DÖNEMİNDE AKSARAY
1142 yıllarında Selçuklu egemenliğine giren Aksaray’a giren II Kılınçaslan zamanında saraylar, medreseler, zaviyeler, kervansaraylar yaptırılmış, Azerbaycan ve başka yerlerden Müslüman halk, gazi, mücahit, alim, ticaret erbabı getirerek yerleştirilmiştir.
Bu yıllarda Aksaray, bir Selçuklu askeri üssü durumundadır. Kılınçaslanın babası Sultan Mesud, Danişmentlere karşı Aksaray’ı bir askeri üs olarak kullanmıştır. Ve burada bazı tesisler yaptırmıştır. II. Kılınçaslan burada bir saray yaptırarak Arkhelais adını Aksaray’a çevirdi ve burası ikinci payitaht gibi idi. II. Kılınçaslan kendi adını taşıyan türbede ebedi uykusundadır. Aksaray, Selçuklu ve Karamanoğlu dönemlerinden kalan eserler yönünden oldukça zengindir.
OSMANLILAR DÖNEMİNDE AKSARAY
1470 yılında İshak Paşa tarafından ele geçirilen Aksaray Osmanlı hakimiyetine girmiştir. İstanbul’un fethinden sonra boşalan şehrin iskanı için, Aksaray halkının büyük bir bölümü İstanbul’a nakledilmiştir. Ve bu şehirde bir semte de Aksaray adı bu nedenle verilmiştir.
Aksaray, Osmanlı sınırları içine alındıktan sonra Fatih adına yapılan ilk tahrirde Aksaray vilayeti olarak gösterilmiştir.
Kanuni Sultan Süleyman zamanına kadar Aksaray, Karaman eyaletine bağlı bir kazadır. Kanuni devrinde Konya’ya bağlı bir sancaktır. Cumhuriyet dönemine kadar bu şekilde devam ede gelmiştir.
CUMHURİYET DÖNEMİNDE AKSARAY
H. 1336 M. 1920 yılında Aksaray Vilayet olmuştur. 1933 yılına kadar 13 yıl vilayetlik yaptıktan sonra vilayetliği lağvedilmiştir. 20.3.1933 tarihinde 2197 sayılı kanunun 3. maddesi ile Niğde’ye ilçe olarak bağlanmıştır.
1989 yılının 15 Haziran gününe kadar 56 yıl kaza olarak kalmış olan Aksaray, bu tarihte eski hakkı iade edilmek suretiyle tekrar vilayet olmuştur.
KÜLTÜR VE TURİZM FAALİYETLERİ OLGUSU İÇİNDE İL VE ÇEVRESİNİN YERİ
Geniş tarihi içerisinde Aksaray çeşitli medeniyetlere beşiklik yapmıştır. Güzelyurt ve Ihlara Hristiyanlarca önemli dini merkezler durumundadır. Bu kavimlerin hakimiyeti Friglerin Anadolu’yu istilaları ile son bulmuştur.
MÖ. 1200-700 yıllarında Hititler devrinde Aksaray çok büyük önem kazandı. Son yıllarda şehir merkezinde ve çevresinde yapılan kazılar M.Ö. 1100-1000 yılları ile 9 yy. ait Hitit hiyeroglifi ile yazılmış kitabelerin bulunması bu durumu ispatlamaktadır.
MÖ. 6 yy. da Perslerin Frig devletini ortadan kaldırması ile tüm Anadolu Pers egemenliğine girmiştir. Perslerin Yunanistana ilerlemeleri Grekopers kültürü adı verilen yeni bir uygarlık geliştirmiştir. Bu durum M.Ö. 3 yy. da Büyük İskender’in Persleri ortadan kaldırmasına dek devam eder.
Büyük İskenderle başlayan ve MÖ. 300 yıllarında sona eren döneme Helenistik dönem adı verilmektedir. Büyük İskender’in ölümünden sonra bölge kumandanlar arasında paylaşılmıştır. Aksaray’da Kapadokya Beyleğine bağlanmıştır. Bu dönemde Aksaray’ın ismi Arkhelais olmuştur. Roma İmparatorluğunun M. S. 395 de ikiye ayrılması ile Doğu Roma İmparatorluğu içinde kalan bölgemiz Doğu Romanın Bizans ismini almasından sonra (1071-1174) Bizans egemenliğinde kalmıştır.
M.S. 1 yy. da Havari St. Paul ve müritleri tarafından Anadolu da yayılmaya başlayan Hristiyanlık, çok tanrılı Roma taraftarlarının büyük tepkisine neden olduğundan, ilk Hristiyanlar korunma açısından daha elverişli yerlere yerleşmeye başlamışlardır. Ayrıca inzivaya çekilmek isteyen bir çok din adamı da bu bölgeye gelmiştir.
Gerek Manastır Vadisi ve gerekse Ihlara Vadisi içerisinde bulunan kaya oyma yüzlerce manastır ve kilise, her yıl yüz binlerce yabancının ziyaret ettiği çok önemli turizm merkezlerimizdir.
Jeolojik yapısı itibarı ile de bu yöremiz, bozulmamış tabii güzelliklere sahip, bir çok oyma yerleşim yeri ve yer altı şehrinin bulunduğu, kaplıcaların yer aldığı hem dini, hem doğal güzellikler ve hem de termal turizm açısından değer ifade etmektedir.
Hasandağı avcılık, dağcılık ve kış sporları bakımından önem arz eder. Ayrıca yayla olarak yöre halkının rağbet ettiği bir yerdir. 1990 yılı içerisinde kış sporları Turizm merkezi olarak ilan edilmiştir.
Selçuklu ve Karamanoğulları eserlerinin pek çok olduğu Aksaray, Han ve kervansarayları, Zinciriye Medresesi, Ulu Camii, Eğri Minaresi yanında Somuncubaba (Şeyh- Hamidüdini Aksarayi), Yunus Emre ve Tabduk Ermesi ile İslam aleminin ilgisini de üzerine çekmektedir. Zinciriye Medresesi (Halen müze olarak kullanılmaktadır) ki müderris yetiştiren zamanın en büyük okullarından birisidir. Somuncu Baba ve Hacı Bayram-ı Veli burada öğretmenlik yapmışlardır.
Aksaray, tarihi, kültürel ve turizm açısından ele alındığında, Hristiyanlık öncesi, Hristiyanlık dönemi ve İslami döneme ait bir çok esere sahip, kolektif açık hava müzesi durumundadır. Doğu-Batı, Güney-Kuzey ana yollarının bağlantı noktasında bulunması, Dünya’nın ve Türkiye’nin her yerine kolayca ulaşılmasından dolayı önemli bur turizm merkezi olma konumunu muhafaza etmektedir.
TARİHSEL VE KÜLTÜREL ÇEVRE
Ihlara
Kuzey Anbar Kilise - 11. yy. İkonoklast resimli
Eğritaş Kilisesi - 9. yy. süslü
Kokar Kilise - Popüler ve arkaik süslü
Pürenliseki Kilise - 10. yy. araik resimli
Karanlıkkale Kilise - 10. yy. popüler sanat
Ağaçaltı Kilisesi - Pre-İkonaklast resimli
Sümbüllü Kilise - 10. yy. sonuna ait resimli
Karabaca Kilisesi - 10. yy. sonuna ait resimli
Belisırma
Yılanlı Kilise - 9. yy. arkaik resimli
Alçak Kayaaltı Kilise - 10. yy. resimli
Karagedik Kilise - 10. yy. resimli
Bezirhan Kilisesi - 13. yy. ait resimler
Kırkdamaltı Kilise - 13. yy. ait resimler
Bahaeddin Kilise - 10. yy. ait resimler
Direkli Kilise - 11. yy. ait başı
Batkın kilise - İkonoklast resimli
Ala Kilise - 11. yy. ait resimler
Yaprakhisar
Güvrecinlik (Davullu) Kilise - İkonaklast resimli
Çohum Kilise - 9. yy. ve 11. yy. resimler
Yazılı Kilise - 1024 yılına ait resimler
Alaygediği Kilise - 1023 yılına ait
Koyunağul Kilisesi - 11. yy. ait
Panaga kilisesi - 10. yy. ait
Selime
Kale Kilisesi - 10. yy.
Doğanyuvası Kilisesi - 10. yy. sonu
Selime Hatun Türbesi - Selçuklu Türbesi
İSLAM ESERLERİ
Aksaray-Konya yolunda AKHAN avlulu Kervansaray 13. yy.
Aksaray’da Kılınçaslan Hanı. avlusuz kervansaray
Aksaray’da Hacı Şükrüllah Hanı.
Aksaray-Kayseri yolunda Hoca Mesud Kervansaray’ı (Ağzıkarahan) Avlulu kervansaray (1231-1239)
Aksaray-Kayseri yolunda Alayhan (1220-1225)
Aksaray-Kayseri yolunda Sünnetli Han (Avlusuz)
Aksaray-Kayseri yolunda Öresinhan avlusuz (1270)
Aksaray’da Kılıçarslan Türbesi (1264-1265)
Bekar (Nenezi) civarında Bekar Sultan Türbesi
HRİSTİYAN ESERLERİ
Mamasun’da Saint Michel Kilisesi, kayaya oyulmuş haç planlı 10. yy. başına ait arkaik resimlerle süslü.
Akhisar’ın 7 km kuzeydoğusundaki Çanlı Kilise. 11. yy. haç planlı, kayaya oyulmuş vaziyette.
Akhisar’ın 7 km kuzeydoğusunda Manastır. 10. yy. ikinci yarısına ait resimlerle süslü dört adet, hepsi bir kayaya oyulmuş vaziyette, birisi haç planlı, birisi üç nefli, diğer ikisi birer nefli.
Gelveri (Güzelyurt)’de Çömlekli Kilise. Tek neflidir.
Gelveri (Güzelyurt)’de Saint Gregori’de Nazianze Kilisesi. Haç planlı, 6. yy. ait.
Karaören’in 3 km güneyinde Anatepesi Kilisesi, Tek nefli 5.yy. ait.
Helvadere’de Kilise Köy (tahrip edilmiştir).
Yenipınar’ın 3 km kuzeydoğusunda Sargöl Kilisesi tek nefli 6. yy. aittir.
Viranşehir’in 1 km güneybatısında Yardıbaş Kilise haç planlı 5.yy.
Viranşehir’in 1 km batısında Süt Kilise haç planlı 5 yy.
Viranşehir’de kilise (Hasandağı yakınında) haç planlı 5. yy.
Viranşehir’in 3 km güneybatısında Bozboyun Kilise tek nefli 6 yy.
Hasandağının tepesinde Tepe Kilise haç planlı 6 yy.
Hasandağının yakınında çavdarlıkta 2 nefli kilise 6 yy.
Hasandağı yakınında Dede sivride Çukurkent Kilisesi 6. yy. haç planlı
Hasandağı yakınında Yenipınarda Kale Kilise haç planlı
Sivrihisar'da Sivri Kilise haç planlı.
Akhisar'da şato (Bizans dönemi)
Viranşehir'de şato (Bizans dönemi)
Sivrihisar'da şato (Bizans dönemi)
Keçikalesin'de şato (Bizans dönemi)
ESKİ ROMA ESERLERİ
Viranşehir(NORA)’de mezar
Aksaray (Garsaura)da Greko-Romen kalıntıları
AKSARAY’DA BULUNAN TARİHİ ESERELER
Ulu Camii (15. yy.)
Nakkaşlı Camii Minaresi (16. yy.)
Alaadin Camii (1156) tahrip olmuştur.
Zincirli Medrese (15. yy. ortası)
İbrahim Bey Medresesi (15. yy. ortası)
Sultanhanı (13. yy. ikinci yarısı)
Kızıl (eğri) minare (1221)
Ulu Camide bulunan Minber (Hoca Anüştekin tarafından Sultan 1. Mesud zamanında yaptırılmıştır.)
|
|
|
| Her yüzde seni arıyorum |
|
Yazar: history - 02-16-2011, Saat: 11:26 PM - Forum: Aşk (Genel)
- Yorum Yok
|
 |

Çok anlamsız bu yaptıklarım; herkeste, her yüzde seni arıyorum. Sana benzer kırıntılar taşıyan yüreklere dokunmak için çırpınıyorum.
Seni çok özledim, yaptıklarımın sebebi bu! Ellerim sen kokuyor hala, adın hala kalp atışlarımı hızlandırıyor.
Bugüne kadar gelip geçen bütün sevdalara bakıyorum. Sendin benim öbür yarım, biliyorum. Sen gittin, şimdi ben her yüzde seni arıyorum.
Senin gibi konuşsunlar istiyorum. Sana kurduğum cümleleri kuruyorum, sözcüklerimin anlamları aynı; anlayanlar farklı olunca, her şey anlamsızlaşıyor.
Sana benzer bir yan bulmaya çalışıyorum. Aynı kitabı okumuş, aynı semtte oturmuş, aynı sigarayı içen birilerine bel bağlıyorum. Sana dönmemek için, hasretinle baş edebilmek için, kendimi böyle geçiştiriyorum.
Senin gibi dokunan birini arıyorum. Senin gibi sevişmesini beklemiyorum ama senin gibi bakan bir çift göze, tüm yüreğimi verebilirim.
Saçlarının şekli, dudakları, elleri, sözleri, yeter ki bir yeri benzesin istiyorum. Bir köşesinden yakalayabilirsem seni, devamı gelecek zannederek kendimi kandırıyorum.
Aklımı ve ruhumu, senin gibi sarsacak birini bulmak bu kadar zor mu? Zor herhalde! Kimse senin gibi sahip olduklarımın fazlasına ulaşmam için zorlamıyor. İçimdekileri ortaya çıkaracak bir çizik atmıyor aklıma. Senle nasıl da büyüyordum…
Baktığım her yüzde, her sözde, her gönülde seni arıyorum. Sana benzetmeye çalışıyorum elimden tutanları. Belki de bunların hepsi boşuna.. Ben sadece sende kaybettiğim beni arıyorum…
Candan Ünal
|
|
|
| Daha 8 Yaşındaydı |
|
Yazar: Hasretiim - 02-16-2011, Saat: 09:46 PM - Forum: Güncel Haberler
- Yorumlar (3)
|
 |
Edirne'nin Havsa ilçesine bağlı Şerbettar Köyü'nde, gömülü halde 8 yaşında bir kız çocuğunun cesedi bulundu.
Okul dönüşü önceki gün kendisinden haber alınamayan İlköğretim Okulu 2'nci sınıf öğrencisi 8 yaşındaki Hasret Karakoç'un ailesi jandarmaya haber verdi. Ekiplerin, köyün değişik yerlerinde köpeklerle katıldığı arama çalışmalarında, kullanılmayan bir evin yakınlarında kızın botları bulundu.
Bunun üzerine çalışmalarını terk edilmiş evde yoğunlaştıran ekipler, cesedi, evin içinde kazılan bir çukura gömülü vaziyette buldu. Yapılan ilk incelemede, ilköğretim öğrencisinin kafasına sert bir sicimle vurulduğu belirlendi.
Küçük Hasret'in cesedi, Havsa Devlet Hastanesi morguna kaldırıldı. Ceset, otopsi için İstanbul Adli Tıp Kurumu'na gönderilecek. Bu arada, jandarma, olayla ilgili olarak S.Ş. isimli bir kadını ve S.Ş. isimli oğlunu gözaltına aldı. - EDİRNE
|
|
|
| Ata ve Özge İlk Kez El Ele |
|
Yazar: Hasretiim - 02-16-2011, Saat: 09:43 PM - Forum: Uçankuş
- Yorum Yok
|
 |
Bir süredir evlenecekleri konuşulan çift, ilişkilerini gizli saklı yaşamayı tercih ediyordu. Demirer, ‘Ceylan gözlüm' diye seslendiği Borak'la dün gece Jazzy Balık isimli restoranda Sevgililer Günü'nü kutladı. Dışarı sevgilisiyle el ele çıkan Demirer, gazetecilerden kaçmak yerine poz verdi. Milliyet'te yer alan habere göre‘İlişkiniz nasıl gidiyor?' sorusuna Demirer, “Çok güzel gidiyor, her şey yolunda... Beraber yemek yiyerek Sevgililer Günü'nü kutladık” yanıtını verdi. Çift, birbirlerine ne hediye aldıklarını açıklamadı. Sevgilisiyle balıkçının karşısındaki evine doğru ilerleyen Demirer, gazetecilerden “Lütfen eve girerken çekmeyin. Hoş olmaz, yanlış yere çekilir” diyerek ricada bulundu.
|
|
|
| Nevşehir Turizmi Hakkında |
|
Yazar: MaSaL - 02-16-2011, Saat: 07:30 PM - Forum: Gidilesi Yerler
- Yorum Yok
|
 |
Tarih Öncesi Çağlarda Nevşehir ve Çevresi
(M.Ö.6500-2000)
Nevşehir (Muşkara) ilinin en eski yerleşim yeri Gülşehir ilçesi Civelek Mağarası’nda görülür. Avanos’un Sarılar beldesi yakınlarındaki Zank Höyük’te DTCF Öğretim üyelerinden Doç. Dr. Hüseyin Sever’in başkanlığında yapılan kazılar sonucunda Eski Tunç Çağı’na (M.Ö.3000-2000) ve Assur Ticaret Kolonileri Çağı’na (M.Ö.2000-1750) ait eserler ele geçmiştir. Nevşehir civarında bulunan çok sayıdaki höyüklerde özellikle Eski Tunç Çağı’na ait kalıntılar tespit edilmiştir.
Prehistorik Dönem
Kapadokya Bölgesi’ndeki Prehistorik Dönem kültürleri en iyi şekilde Niğde-Köşk Höyük, Aksaray-Aşıklı Höyük, Nevşehir-Civelek Mağarası’nda görülür. Her üç yerleşim yerinde kazı çalışmaları devam etmektedir.
Civelek Mağarası
Nevşehir’in Gülşehir ilçesinin 4km. doğusunda yer alan Civelek köyü yakınlarındadır. Mağara, köyün ‘Gürlük Tepe’ olarak adlandırılan tepesinde yer alır. Kalkerli bir yapıya sahip olan mağaraya 14m. uzunluğunda aşağıya doğru uzanan bir galeri vasıtasıyla inilebilmektedir. Ana mekanı 22x11m. olan mağaranın tavan kısımlarında kalsit kristalden oluşan 5-15cm. arasında değişen uzunluktaki sarkıtlar yer almaktadır. Nevşehir Müzesi ve İtalyan Mağarabilimcileri ile birlikte yapılan çalışmalarda mağara tabanında, özellikle göçen kaya parçaları arasında ve galerilerde Kalkolitik Döneme (M.Ö.5000-3000) ait elde şekillendirilmiş tek kulplu fincanlar, çeşitli boylarda çömlekler, dokumacılıkta kullanılan ağırşaklar, taştan ve kemikten aletler ele geçmiştir. Ayrıca Mağara’nın çevresinde yapılan yüzey araştırmalarında da obsidiyenden ve sileksten yapılmış aletler bulunmuştur.Mağara koruma altına alındığından ziyarete kapalıdır.
Aşıklı Höyük
Aksaray’da Ihlara Vadi yerleşiminin bir uzantısı olan Aşıklı Höyük’te yapılan arkeolojik çalışmalar Kapadokya Bölgesi’nin kerpiçten yapılmış ilk mahallerini ortaya çıkarmıştır. Yerleşik yaşamın en güzel ve en karmaşık mimari örnekleri olan bu evlerin duvar ve tabanlarında sarı-pembe kil duvar sıvaları kullanılmıştır.
Ölülerini evlerinin tabanlarına hocker tarzında, yani dizleri karınlarına çekik olarak gömmüşlerdir. Aşıklı Höyük’te araştırma yapan Prof.U.Esin’e göre yerleşim yerindeki mahallelerin sıklığı yapıların çokluğu Akeramik Neolitik evre için sanıldığından daha yoğun bir nüfusun varlığını göstermektedir. Höyük’te ele geçen yüzbine yakın obsidiyenden yapılmış çeşitli aletlerin Anadolu’da benzerleri yoktur. Taştan çok iyi bir şekilde işlenmiş yassı baltalar, kemikten bızlar, keskiler, bakır, akik ve çeşitli taşlardan yapılmış süs eşyalarının yanı sıra az pişmiş kilden figürinler de ele geçmiştir. Aşıklı Höyük araştırmacıları, bu Höyük’te ele geçen bir iskelete dayanarak dünyada bilinen en eski beyin ameliyatının (trepanasyon) 20-25 yaşlarındaki bir kadına uygulandığını belirtmektedirler.
Köşk Höyük
Niğde ili yakınlarındaki Köşk Höyük’te yapılan kazılar sonucunda obsidiyen başta olmak üzere sileks, taş ve kemikten aletler ve silahlar ele geçmiştir. Bu yerleşim yerinde Neolitik ve Kalkolitik Döneme ait en önemli eserler ana tanrıça heykelcikleridir. Anadolu’da bu çağda bereketi ve doğurganlığı temsil eden Ana Tanrıça Kültü önemli ve yaygındır.
Nevşehir’de İlk Devletler ve İstilalar
Protohitit-Assur Ticaret Kolonileri Çağı
(M.Ö.3000-1750)
Anadolu Eski Tunç Çağı’nda madencilikte doruk noktasına erişmiştir. Özellikle çağın son evrelerinde en büyük gelişim Orta Anadolu’nun kuzeyinde gözlenmiştir. M.Ö.2000-1750 yılları arasında Kuzey Mezopotamya’da yaşayan Assurlu tacirler Anadolu’da ticari koloniler kurarak ilk ticaret örgütünü oluşturmuşlardır. Bu ticaretin merkezi Kayseri’deki Kültepe, Kaniş-Karum’dur (Karum: Ticaretin yapıldığı pazar yeri). Belgelerde adı geçen ve yeri saptanabilen karumlardan biri de Karum-Hattuş’tur (Boğazköy).
Zengin altın, gümüş ve bakır kaynaklarına sahip olan Anadolu, tunç alaşımı için gerekli olan kalay bakımından fakirdi. Tacirlerin beraberinde getirdikleri kalay, çeşitli kumaşlar ve kokular bu ticaretin ana malzemeleriydi. Hiçbir zaman politik üstünlüğe sahip olmayan tacirler yerli beylerin himayesi altındaydılar.
Assurlu tacirler sayesinde Anadolu’da ilk defa yazı görülür. ‘Kapadokya Tabletleri’ olarak adlandırılan Eski Assurca yazılmış çivi yazılı metinlerden, tacirlerin geliş yolları üzerindeki beylere %10 yol verdikleri, borçlu olan halktan %30 oranında faiz aldıkları, Anadolu krallarına sattıkları mal üzerinden %5 vergi verdikleri anlaşılmaktadır. Yine bu tabletlerde Assurlu tacirlerin Anadolulu kadınlarla evlendikleri ve nikah sözleşmelerinde Anadolulu kadınların haklarını koruyacak maddeler bulunduğu görülmektedir.
Assurlu tacirler yazıdan başka silindir mühürler, madencilik, tapınak ve tanrı fikirlerini de Anadolu’ya getirmişlerdir. Böylece Anadolu’nun yerli sanatı, Mezopotamya sanatının etkisi altında gelişerek kendine has yeni bir sanat anlayışını ortaya koymuştur. Bu sanat daha da gelişerek Hitit sanatının temelini oluşturmuştur.
Hititler Dönemi
(M.Ö.1750-1200)
M.Ö.II.binin başlarında Avrupa’dan Kafkaslar üzerinden gelerek Kapadokya Bölgesi’ne yerleşen Hititler, daha sonra yerli halkla kaynaşarak imparatorluk kurmuşlardır. Dilleri Hind-Avrupa dil grubundandır. Başkentleri Hattuşaş (Boğazköy) olan Hititlerin önemli şehirleri Alacahöyük ve Alişar’dır. Kapadokya Bölgesi’nde bulunan bütün höyüklerde Hititlere ait kalıntılara rastlamak mümkündür. Bunun yanı sıra Hitit İmparatorluk Dönemi’nde özellikle Kapadokya Bölgesi’nde stratejik açıdan önemli geçitlere ve su kenarlarındaki yüksek kayalara rölyef olarak işlenmiş anıtlar bulunmaktadır. Bu kaya anıtları sayesinde Hitit krallarının güneydeki ülkelere ulaşmak için geçtiği yolları saptamak olasıdır. Kayseri sınırları içindeik Erciyes Dağı’nın güneyinde yeralan Fraktin, Taşçı ve İmamkulu kaya anıtları tanrıların kutsanması, Büyük Kral’ın (Hattuşili III) ve Kraliçe’nin (Puduhepa) tanrılara minnettarlığını göstermesinin yanı sıra imparatorluğun gücünün sınırlarını gösteren birer propaganda anıtlarıdır.
Geç Hitit Dönemi
(M.Ö.1200-700)
Friglerin Orta Anadolu’nun önemli kentlerinin hemen hepsini yıkarak Hitit İmparatorluğu’nu ortadan kaldırılmasından sonra Orta ve Güneydoğu Anadolu’da Geç Hitit Krallıkları ortaya çıkmıştır. Kapadokya Bölgesi’ndeki geç Hitit Krallığı ise Kayseri, Niğde ve Nevşehir’i içine alan Tabal Krallığı’dır. Bu döneme ait Gülşehir-Sivasa (Gökçetoprak), Acıgöl-Topada, Hacıbektaş-Karaburna Köyü’nde Hitit Hiyeroglifi yazılmış kaya anıtları bulunmaktadır.
Pers Dönemi ve Kapadokya Krallığı
(M.Ö.585-332)
Kimmerler’in Frig egemenliğine son vermesi sonucu Anadolu’da Medler (M.Ö.585), daha sonra da Persler (M.Ö.547) görülür. Persler bölgeyi ‘Satrap’ adını verdikleri valilerce yönettiler. Eski Pers dilinde “Katpatuka” olarak adlandırılan Kapadokya bölgesi, ‘Cins Atlar Ülkesi’ anlamına gelmekteydi. Persler, Zerdüşt dinine bağlı olduklarından ve ateşi kutsal saydıklarında bölgedeki volkanları, özellikle Erciyes ve Hasandağı’nı, kutsal saymışlardır.
Persler, Kapadokya’dan geçerek başkentlerini Ege’ye bağlayan, ‘Kral Yolu’nu geliştirmişlerdir. Makedonya Kralı İskender M.Ö.334 ve 332’de Pers ordularını arka arkaya bozguna uğratarak bu büyük İmparatorluğu yıkmıştır.
Pers İmparatorluğu’nu yıkan İskender Kapadokya’da büyük bir dirençle karşılaştı. İskender, komutanlarından Sabiktas’ı bölgeyi denetim altına almakla görevlendirince, halk buna karşı çıktı ve eski Pers soylularından Ariarathes’i kral ilan etti. Çalışkan bir yönetici olan I.Ariarathes (M.Ö.332-322) Kapadokya Krallığı’nın sınırlarını genişletti.
İskender’in ölümüne kadar barış içinde yaşayan Kapadokya Krallığı, Roma’nın bir eyaleti olduğu M.S.17 yılına kadar varlığını korumak için Makedonyalılarla, Pontuslularla, Galatlarla, Romalılarla mücadele etmiştir.
Roma Dönemi
(M.S.17-395)
M.S.17’de Tiberius Kapadokya’yı Roma’ya bağlayarak bölgedeki kargaşaya son verdi. Romalılar bölgeyi ele geçirdikten sonra batıya bir yol yaparak Ege’ye ulaşmışı sağladılar. Bu yol hem askeri hem de ticari açıdan önemliydi.
Roma egemenliği sırasında, yöreye gerek saldırı gerekse göç biçiminde doğrudan gelenler oldu. Romalılar bu yeni gelenlere karşı ‘Lejyon’ adını verdikleri askeri birlikleriyle karşı koydu.
İmparator Septimus Severus Dönemi’nde ekonomik bakımdan oldukça cnalanan Kapadokya’nın merkezi Kayseri daha sonraki yıllarda İran’dan gelen Sasaniler’in saldırılarına uğradı. Gordianus III bu saldırılara karşı şehrin etrafını surlarla çevirtti.
Bu sırada Anadolu’da yayılmaya başlayan ilk hıristiyanların bir kısmıbüyük şehirlerden köylere göç etmeğe başladılar. Kayseri’nin önemli bir din merkezi haline geldiği 4.yüzyılda, kayalık Göreme ve çevresini keşfeden hıristiyanlar, Kayseri Piskoposu da olan Aziz Basil’in dünya görüşünü benimseyerek kayalar içinde manastır hayatını başlattılar.
Bizans Dönemi
(397-1071)
Roma İmparatorluğu’nun ikiye bölünmesiyle Kapadokya Doğu Roma İmparatorluğu’nun etkisi altında kaldı. 7.yüzyılın ilk yıllarında Kapadokya’da Sasanilerle Bizanslılar arasında yoğun savaşlar oldu. Sasaniler bölgeyi 6-7 yıl kadar ellerinde tuttular. 651’de Halife Osman Sasanileri yıkınca bölge bu kez Arap-Emevi güçlerinin akınlarına uğradı.
Uzun süredir devam eden mezhep çatışmaları III.Leon’un müslümanlıktan etkilenerek ikonları yasaklamasıyla doruk noktasına ulaştı. Bu durum karşısında bazı hıristiyan ikon yanlısı keşişler Kapadokya’ya sığınmaya başladılar. İkonoklasm hareketi yüz yıldan fazla sürdür (726-843). Bu dönemde birkaç Kapadokya kilisesi ikonoklasm etkisinde kaldıysa da ikondan yana olanlar burada rahatlıkla gizlenip ibadetlerini sürdürdüler.
Selçuklu Dönemi
(1071-1299)
Sultan Melikşah' ın 1092' de ölümü üzerine Büyük Selçuklu Devletinde taht kavgaları başladı. Bu sıralarda Ortaçağın en önemli olayı sayılan Haçlı Seferleri batıdan Türk-İslam Toprakları üzerine başlamış bulunuyordu. Melikşah'ın oğullarından Sencer 1111 yılında kendisini Sultan ilan ederek tahta oturdu ve 1157' ye kadar, saltanatı devam etti. Büyük Selçuklular 1141 yılında Katvan Savaşı'nda Karahitaylara yenilince Harzem ve Horasan bölgesi elden çıkmış, devlet güç kaybetmişti.1157 yılında Sultan Sencer'in ölümü ile Büyük Selçuklu Devleti dağıldı. Şehzadeler bulundukları bölgelerde bağımsızlıklarını ilan ettiler.Böylece Irak' ta, Suriye' de, Kirman' da ve Anadolu' da yeni Selçuklu Devletleri ortaya çıktı. İlk üçünün varlığı 12. yüzyıl içinde sona ererken Türkiye Selçuklu Devleti 14. yüzyıl başlarına kadar varlığını sürdürdü.
1071- Malazgirt Zaferinden sonra Bizans'ın elinde bulunan Anadolu’nun Fethi hareketi içinde başta Kutalmışoğlu Süleyman Şah olmak üzere Artuk, Tutak, Danişmend, Mengücek, Ebulkasım, Ebulgazi, ( Hasan Bey ) v.b. Türkmen Beyleri yer almışlardı. Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah'ın ölümünden sonraki iktidar kavgası sırasında Doğu Anadolu'da Saltuklu, Danişmend, Mengücek ve Artuklu Türkmen Beylikleri oluşmuşken, 1075 tarihinde, Kutalmışoğlu Süleyman Şah tarafından İznik merkez olmak üzere Nevşehir'in de içinde bulunduğu Orta Anadolu, Güney Marmara, İç Ege ve Doğu Akdeniz Bölgeleri’nin geniş bölümlerinde de Türkiye Selçukluları Devleti kurulmuştur. Aslında 1067'de Kayseri'yi fetheden Türkmen Beyleri’nden Afşin Bey Kızılırmak'ın orta çığırı boyunca fetihlerine devam ederek Nevşehir ve çevresini de Selçuklu toprakları içerisine katmıştı.
Süleyman Şah 1081 yılında Bizansla yaptığı antlaşma ile Anadolu’da egemenliğini fiilen olduğu gibi hukuken de kabul ettirmiş, sultanlığını ilan ederek kudretli bir devlete sahip olduğunu ortaya koyup Büyük Selçuklu Devleti ile olan sembolik bağlılığını sona erdirmiştir. Türkiye Selçuklu Devleti’nin kuruluşu Süleyman Şah Antakya' ya düzenlediği ilk sefer sırasında Ebul Gazi' yi ( Hasan Bey ki Hasandağı bu zatın ismi ile anılır.) Kapadokya' ya vali tayin eder.
Nevşehir Türkiye Selçukluları Dönemi’nde doğu- batı istikametinde birer menzillik mesafede yapılmış Çay Hanı- Horozlu Han- Zazadın Hanı- Sultan Hanı- Ağzı Karahan-Tepesidelik Han- Alay Hanı ve Sarıhan gibi kervansaraylarla ve bunlar arasındaki güzergahı izleyen ticaret yolu üzerinde küçük bir yerleşim yeri idi. Bu yol batıda Ege kıyıları, Doğuda Orta Asya Türk Dünyası ve Çin'e, Mezopotamyaya yönelen çok işlek, canlı bir ticari hayata sahip, kültür köprüsü görevi de gören önemli bir yoldur. Özellikle I. Alaaddin Keykubat Döneminde ( 1217 -1230) bu yol üzerinde kervansaraylarla çok zengin yükler taşınarak doğu- batı, kuzey- güney istikametinde iç ve dış ticaret canlılık kazanmış, Türkiye Selçukluları en parlak dönemlerini yaşamıştır. Bu dönem ve sonrasında yapılan şifahaneler, aşevleri, yollar, köprüler, kaleler ve külliyelerle Anadolu bayındır hale gelmiştir.
Türkiye Selçuklu Sultanı II. Keykavus ile IV. Rüknettin Kılıçarslan'ın birlikte saltanat sürdükleri dönemde anlaşmazlığa düşünce IV. Rüknettin Kılıçarslan Ürgüp' e sığınmıştır. Türkiye Selçuklu Devleti 1243 Kösedağ Savaşında mağlup olduktan sonra fiili idare Moğollara geçmiş ve Sultanın yanında Moğol valileri tarafından yönetilmeye başlanmıştır. Son Selçuklu Sultanlarından III. Alaaddin Keykubat da Moğol Hükümdarı Gazan Han' la anlaşmazlığa düştüğünde Ürgüp yakınlarında sığındığı mağarada sıkı bir takiple yakalanmıştı. II. Mesut son Türkiye Selçuklu Sultanı olarak Kayseri' de 1308’de ölünce Moğollar sembolik de olsa Selçuklu tahtına kimseyi oturtmadılar. Anadolu’yu merkezden gönderdikleri valilerle yönetmeyi sürdürdüler. Bu idari yetersizlik sonucunda Anadolu’nun çeşitli yerlerinde beylikler ortaya çıktı. Osmanlılar, Karamanlılar, Menteşeoğulları, Germiyanoğulları gibi. Türkiye tarihinde Anadolu Türk Beylikleri Dönemi başladı.
Beylikler Dönemi
Anadolu Selçuklu Devleti parçalanınca Moğalların Anadolu Valisi Timurtaş’ın daha sonra da Eratna Bey’in egemenliğini taşıyan Nevşehir, 1381’de Kadı Burhanettin tarafından ele geçirildiseyse de 1397’de yöreye Karamanoğulları egemen oldular. Bir Oğuz boyu olan Karamanlı Aşireti 13. yüzyılda Anadolu’ya gelmişti. Türkiye Selçuklu Hükümdarı I. Alaaddin Keykubat onları İçel Bölgesi’ne yerleştirmişti. Kerimüddin Karaman Bey başkenti Ermenek olan Karamanlı Beyliğini kurdu. Kerimüddin Karaman Bey'in yerine geçen Mehmet Bey 1277' de Türkçe'yi resmi dil ilan ederek Türk kültürüne büyük hizmet etmiş oldu. Karamanoğulları Türkiye Selçuklu Devleti başkenti Konya'yı zaptederek merkezlerini burayı taşıyıp, Türkmenler arasında büyük saygınlık kazandılar. Karamanoğulları Nevşehir'in de içinde bulunduğu Orta Kızılırmak Konya Bölümü ve Anamur- Mersin kıyılarına kadar Doğu Akdeniz’de egemenlik alanlarını genişlettiler. 1397'de Yıldırım Bayezit Karaman ilini topraklarına katınca Nevşehir (Muşkara) Osmanlı Beyliğine dahil oldu. Yıldırım Bayezıt'ın Konya’yı fethinden sonraki gelişmeleri anlatan Aşık Paşazade Tarihi’nde: '' Etrafın şehirlerine haber vardı kim bu gelen padişah gayet adildir. Ve ol şehirlerden dahi adam geldi kim hana gelip şehri tımar edin!... Aksara’yı, Niğde’yi ve Kayseri’yi verdiler. Develi, Karahisarı ve Uçhisarı cümlesini nevalisi ile teslim ettiler.'' der. Ancak bu dönem kısa sürdü. Yıldırım Bayezıt 1402 Ankara Savaşında Timur'a yenilince Karamanlı Beyliği yeniden kuruldu. Bir ara Nevşehir Kadı Burhaneddin Beyliği egemenlik alanına dahil olmuştur.
Osmanlıları en çok uğraştıran bu beyliğe II. Bayezit 1487' de son verince Karaman Beyliği’ne ait topraklarla beraber Muşkara' da Osmanlı Devleti sınırları içine dahil oldu.
Camiler
Alaaddin Camii
Avanos’ta 13.yüzyıl Selçuklu dönemi’ne tarihlenen Saruhan Kervansarayı ve Alaaddin Camii bulunmaktadır.
Ürgüp - Taşkınpaşa Camii
Nevşehir, Ürgüp ilçesinin, Damsa köyü merkezinde yer alan Taşkınpaşa Camii, Karamanlılar Dönemi’ne aittir. Bugün beyaz badana ile boyanması nedeniyle çirkinleştirilmiş portali geometrik bezeli bordürlerle süslüdür. Kesme taştan inşa edilmiş Cami, kıble yönünde 3 nefli, onbir tonozla örtülüdür. Kemerler mermer başlıklı payaler üzerine oturur. Camii’nin üzeri ise düz toprak damdır.
Halen Ankara Etnografya Müzesi’nde sergilenen cevizden kakma tekniğinde yapılmış mihrabı bugüne kadar kalan tek ahşap örnek olması nedeniyle önemlidir. Mihrabın etrafındaki iki sıra bordür arabeks süsleme ve ayetlerle süslenmiştir.
Niğde - Sungur Bey Camii
İlhanlı Sultanı Ebusaid’in hükümdarlığı zamanında Seyfeddin Sungur Ağa tarafından 1335 yılında yaptırılmıştır. Kesme taştan yapılmış, dikdörtgen planlı Sungur Bey Camii, doğu ve güney portalleri ile mihrabının taş süslemeleri Selçuklu Devri özelliklerini arz eder. Süslemelerde kıvrık dallar arasında arslan, griffon başları, yırtıcı kuşlar, at ceylan tasvirleri dikkat çekmektedir. Ayrıca güney portalinde, kapı kemerinin üzerinde çift başlı kartal tasviri ve her iki portalde yer alan gotik tarzındaki süslemeler ilginçtir.
Camii, orijinalde üçer basık kemerle destekli ve üç nefliydi. Daha geniş olan orta nef üç kubbe, yan nefler ise üçer çapraz tonozla örtülüydü. Camii, 18.yüzyılda yandığından dolayı üst örtü ağaç direklerle desteklenmiş orijinal durumunu kaybetmiştir.
Halen Niğde Dışarı Camii’nde bulunan sedef kakmalı ahşap minberinin kitabesinde, camiinin Büyük Sultan Ebusaid zamanında, Seyfeddin Sungur Bey’in emriyle, usta Hoca Ebubekir tarafından yapıldığı yazılıdır. Sungur Bey Camii’nin çift minareli portalinin olması gotik ve islam sanatının birlikte görülmesi nedeniyle ayrı bir özelliğe sahiptir.
Niğde - Alaaddin Camii
Klasik Selçuklu mimarisinin erken örneklerinden biri olan Niğde Alaaddin Camii, Alaaddin Keykubat zamanında, Abdullah Bin Beşare tarafından 1223 yılında yaptırılmıştır. Mimarı, Sıddık Bin Mahmut ile kardeşi Gazi’dir.
Doğu cephesinde bulunan ve duvar yüksekliğini aşan portali, bezemelerin en yoğun olduğu yerdir. Pek az boşluk kalacak kadar geometrik (yarım daire, yarım yıldız, sekiz kollu yıldız vs.) motiflerle işlenmiştir. Portal nişi 7 sıra mukarnaslıdır. Niş üzerindeki 3 satırlık kitabe camiinin kim tarafından ve ne zaman yapıldığı hakkında bilgiler içermektedir. Kitabenin iki yanında bulunan iki kabartma araştırmacılar tarafından kadın başı ya da arslan başı olarak yorumlanmaktadır. Basık kemerli giriş kapısının kemer taşlarının uçları testere dişi biçimindedir. Kuzeydoğu köşesindeki minarenin yanında, daha küçük ikinci bir portal daha bulunmaktadır.
Camii kareye yakın dikdörtgen planlıdır. Yapı iki sıradan dörder ayakla üç nefe ayrılır. Diğerlerine nazaran daha geniş olan orta nefin tavanı dört mukarnas sırası ile örülmüş ve burada aydınlık feneri bulunur.
Mihrap önü tavanı yan yana üç kubbe ile örtülüdür. Batıdaki kubbe sekiz bölümlü mukanaslı tromplara sahiptir. Doğudaki kubbe ise iki pandandif ve iki tromp üzerine oturur. Mihrap nişi beş köşeli ve mukarnaslıdır. Yan bordürlerde geometrik motifler yoğunluktadır.
Alaaddin Camii, taş işçiliği, orijinal minaresi, iç mekandaki kubbe sayısının artışı ve aydınlık feneriyle Anadolu Selçuklu camilerinin en iyi örneklerindendir.
Kiliseler
Durmuş Kadir Kilisesi
Yusuf Koç Kilisesi
El Nazar Kilisesi
Saklı Kilise
Meryem Ana Kilisesi
Kılıçlar Kilisesi
Göreme Açık Hava Müzesi
Göreme Kilise Mimarisi
Tokalı Kilise
Rahibeler ve Rahipler Manastırı
Aziz Basil Şapeli
Elmalı Kilise
Azize Barbara Şapeli
Yılanlı (Aziz Onuphrius) Kilise
Kiler/Mutfak/Yemekhane
Karanlık Kilise
Azize Catherine Şapeli
Çarıklı Kilise
Çavuşin Kilisesi
Balıklı ve Üzümlü Kilise
Paşabağları ve Aziz Simeon Hücresi
Aziz Theodore (Tağar) Kilisesi
Pancarlık Kilisesi
Üzümlü Kilise
Aziz Basil Şapeli
Tatlarin Kilisesi
Aziz Jean (Karşı) Kilisesi
Aziz George (Kırkdamaltı) Kilisesi
Ağaçaltı Kilisesi
Kokar Kilise
Yılanlı Kilise
Soğanlı Vadisi
Karabaş Kilisesi
Kubbeli Kilise
Azize Barbara (Tahtalı) Kilisesi
Kaleler
NEVŞEHİR KALESİ
Selçuklular dönemine tarihlenen Nevşehir Kalesi Nevşehir’in kurucusu Damat İbrahimpaşa tarafından onarılmış ve l979 yılında da yeniden restore edilerek tahrip olmaktan kurtarılmıştır.
UÇHİSAR KALESİ
Yerden yüksekliği 179 metreye kadar ulaşan Uçhisar Kalesi, Kapadokya bölgesinin en önemli seyir noktalarından birisidir. Bizanslılar tarafından Şato olarak kullanıldığı ifade edilen tarihi kale ilk çağın doğal gökdelenleri olarak da belirtilmektedir. Uç hisar kalesinin zirvesi aynı zamanda bölgenin panaromik seyir noktasıdır. kale içerisinde bulunan çok sayıdaki odalar birbirlerine merdivenler, tüneller ve koridorlarla bağlanmıştır.
Peri Bacaları - Kapadokya
Kapadokya'nın Konumu
Roma İmparatoru Augustus zamanında Antik Dönem yazarlarından Strabon 17 kitaplık ‘Geographika’ adlı kitabında (Anadolu XII, XIII, XIV) Kapadokya Bölgesi’nin sınırlarını güneyde Toros Dağları, batıda Aksaray, doğuda Malatya ve kuzeyde Doğu Karadeniz kıyılarına kadar uzanan geniş bir bölge olarak belirtir. Bugünkü Kapadokya Bölgesi Nevşehir, Aksaray, Niğde, Kayseri ve Kırşehir illerinin kapladığı alandır. Daha dar bir alan olan kayalık Kapadokya Bölgesi ise Uçhisar, Göreme, Avanos, Ürgüp, Derinkuyu, Kaymaklı, Ihlara ve çevresinden ibarettir.
VOLKANLARIN PATLAMASI VE JEOLOJİK OLUŞUM
Kaya Yapısı
Kapadokya Bölgesi’ndeki Erciyes, Hasandağı ve Göllüdağ jeolojik devirlerde aktif birer volkandı. Bu volkanla birlikte diğer çok sayıdaki volkanların püskürmeleri Üst Miyosen’de (10 milyon yıl önce) başlayıp, Holosen’e (Günümüz) kadar sürmüştür. Neojen gölleri altındaki yanardağlardan çıkan lavlar, platoda, göller ve akarsular üzerinde 100-150 m. kalınlığında farklı sertlikte tüf tabakasını oluşturmuştur. Bu tabakanın bünyesinde tüften başka tüffit, ignimbirit tüf, lahar, volkan külü, kil, kumtaşı, marn aglomera ve bazalt gibi jeolojik kayaçlar bulunmaktadır.
Ana volkanlardan püsküren maddelerle şekillenen plato, şiddeti daha az küçük volkanların püskürmeleriyle sürekli değişime uğramıştır. Üst Pliosen’en başlayarak başta Kızılırmak olmak üzere akarsu ve göllerin bu tüf tabakasını aşındırmaları nedeniyle bölge bugünkü halini almıştır.
Peribacalarının Oluşumu :
Vadi yamaçlarından inen sel sularının ve rüzgarın, tüflerden oluşan yapıyı aşındırmasıyla ‘Peribacası’ adı verilen ilginç oluşumlar ortaya çıkmıştır. Sel sularının dik yamaçlarda kendine yol bulması, sert kayaların çatlamasına ve kopmasına neden olmuştur. Alt kısımlarda bulunan ve daha kolay aşınan malzemenin derin bir şekilde oyulması ile yamaç gerilemiş, böylece üst kısımlarda yer alan şapka ile aşınmadan korunan konik biçimli gövdeler ortaya çıkmıştır. Daha çok Ürgüp civarında bulunan şapkalı peribacaları konik gövdeli olup, tepe kısımlarında bir kaya bloku bulunmaktadır. Gövde tüf, tüffit ve volkan külünden oluşmuş kayaçtan; şapka kısmı ise lahar ve ignimbirit gibi sert kayaçlardan oluşmaktadır. Yani şapkayı oluşturan kaya türü, gövdeyi oluşturan kaya topluluğuna oranla daha dayanıklıdır. Bu peribacasının oluşumu için ilk koşuldur. Şapkadaki kayanın direncine bağlı olarak, peribacaları uzun veya kısa ömürlü olmaktadır.
Kapadokya Bölgesi’nde erozyunun oluşturduğu peribacası tipleri; şapkalı, konili, mantar biçimli, sütunlu ve sivri kayalardır.
Peribacaları en yoğun şekilde Ürgüp-Uçhisar-Avanos üçgeni arasında kalan vadilerde, Ürgüp-Şahinefendi arasındaki bölgede Nevşehir Çat kasabası civarında, Kayseri Soğanlı vadisinde ve Aksaray Selime köyü civarında bulunmaktadır.
Peribacalarının dışında vadi yamaçlarında yağmur sularının oluşturduğu ilginç kıvrımlar bölgeye ayrı bir özellik katmaktadır. Bazı yamaçlarda görülen renk armonisi, lav tabakalarının ısı farkından dolayıdır. Bu oluşumlar Uçhisar, Çavuşin-Güllüdere, göreme-Meskendir, Ortahisar Kızılçukur ve Pancarlı vadilerinde gözlenir.
Hacı Bektaş-ı Veli
Hacı Bektaş-ı Veli Müzesi
Genel Bilgi
Hacı Bektaş-ı Veli Külliyesi, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nce yapılan restorasyondan sonra 16 Ağustos 1964 tarihinde müze olarak, ziyaretçilerin hizmetine açılmıştır. Mimari manzumenin tamamlanma tarihi 13. ve 19. yüzyıllar arasındadır.
Mimari yapı “Birinci Avlu (Nadar Avlusu), İkinci Avlu (Dergah Avlusu) ve Üçüncü Avlu (Hazret Avlusu) olmak üzere üç ana bölümden oluşmaktadır.
Mimarlık tarihi yönünden, M.XIII. ile XIX. yüzyıllar arasında tamamlanmış olan Hacı Bektaş-ı Veli Tekkesi, tarihsel süreç içinde epey restorasyon (onarım) görmüştür. Mimari terminoloji bakımından, külliyeden daha ziyade bir manzume niteliği taşımaktadır. Tekke, 30 Kasım 1925 tarihinde TBMM’nin 677 sayılı kanununla diğer tekke ve zaviyeler ile birlikte kapatılmış, Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından 1958-1964 yılları arasında onarımı yapılmış ve 16 Ağustos 1964 tarihinde Etnografya Müzesi biçiminde düzenlenerek halkımızın ziyaretine açılmıştır. Müze, plan bakımından üç ana bölümde incelenir. Avlulara, sırasına göre kademeli bir anlayışla tatlı bir meyil verilerek mimari açıdan bir bütünlük sağlanmıştır.
Birinci Avlu
Eskiden Nadar Avlusu da denilen bu bölüme, güneydeki anıtsal görünümlü Çatal Kapı’dan girilir. Girişin hemen sağında; M.1902 yılında Tekke Postnişini Feyzullah Dedebaba zamanında, Sadrazam Halil Paşa’nın eşi Fatma Nuriye Hanım tarafından yaptırılan ve üzerinde Mühr-ü Süleyman motifi bulunan Üçler Çeşmesi yer alır. Eskiden bu avlu içinde günümüze kadar ulaşmayan; Atevi, Emekevi, Hamam, Tuvalet, Mihmanevi, Çamaşırhane gibi bölümler bulunmaktaydı.
İkinci Avlu
Eskiden Dergah Avlusu da denilen bu bölüme, üçgen alınlıklı ve sivri kemerli Üçler Kapısı’ndan girilir. Bu avlu içinde sırasına göre sağda; Arslanlı Çeşme, Aşevi Baba Köşkü, Aşevi, Tekke Camii, ortada; Havuz, solda: Mihmanevi, Meydanevi, Kilerevi ve Dedebaba Köşkü gibi bölümler bulunmaktadır.
Arslanlı Çeşme
Klasik Mısır Sanatı tarzında İskenderiye mermerinden yapılmış olan Arslan yontusu, ünlü Mısır Valisi Kavalalı M.Ali Paşa soyundan Fatma Hanım tarafından M.1875 yılında Tekke’ye hediye olarak gönderilmiştir. Arslanın içine yerleştirildiği esas çeşme, M.1554 yılında eski Silstre Valisi Malkoç Bali Bey hayrına yaptırılmıştır.
Aşevi Baba Köşkü
Protokolde, Dedebaba’dan sonra gelen Aşevi Babası’nın oturduğu köşk, bugün Müze İdaresi olarak hizmet vermektedir.
Aşevi
Kitabesinden M.1560’ta Malkoç Bali Bey hayrına yaptırıldığı anlaşılan Aşevi’nde; meşhur karakazan, halife kazanları ve diğer mutfak eşyaları sergilenmektedir.
Tekke Cami
M.1834 yılında, Padişah II.Mamut tarafından yaptırılan Camii klasik tarzda; içten kubbeli görünen rağmen dıştan kurşun kaplamalı ve basık külahlı olarak inşaa edilmiştir. Güdük minaresi orijinal olmayıp restorasyon ürünüdür.
Havuz
Giriş kapısının tam karşısında bulunan havuzun kitabesinden anlaşıldığına göre; 1906-1908 yılları arasında dönemin Beyrut Valisinin (H.Rıfat Paşa) eşi Nazlı Hanım tarafından yaptırılmıştır. Güney duvarı üçgen alınlıklı olarak yapılmış olup; oniki dilimli Hüseyni taç ile sonlandırılmıştır. Fıskiyesinde, korinth tipi antik başlık kullanılmıştır.
Mihmanevi
Tekke faal iken,gelen konukların ağırlandığı bu bölüm, bugün müze deposu olarak kullanılmaktadır.
Meydanevi
Tekke’nin en önemli bölümlerinden biri olup, kitabesine göre; M.1367 yılında Sultan Murat tarafından yaptırılmıştır. Burada tarikata intisap etme yani ikrar verme ve nasip alma törenleri yapılıyordu. Meydan Odası’nın rekonstrüksiyon olarak bingi tekniğinde inşaa edilen tavanı ilgi çekicidir. Bu bölümde; oniki makamı simgeleyen postlar, levhalar, Bektaşi tahtı, müzik aletleri, tablolar, eski siyah-beyaz fotoğraflar, mühürler ve diğer etnografik eserler sergilenmektedir.
Kilerevi
İki katlı olan bu bölümün alt kadı, eskiden Tekke kasası ve depo olarak; üst kat ise, Dedebaba Köşkü olarak hizmet veriyordu. Şimdi ise kütüphane deposu olarak hizmet vermektedir.
Üçüncü Avlu
Eskiden Hazret Avlusu da denilen bu bölümü, basık kemerli yeşil kanatlı, Altılar Kapısı’ndan girilir. Bu avlu içinde; Atatürk Köşesi, Pirevi, Balım Sultan Türbesi ve Hazire bulunmaktadır.
Atatürk Köşesi
Giriş kapısının hemen sağında yer alır. M.Kemal Paşa’nın Sivas Kongresi sonrasında; 22 Aralık 1919 tarihinde Tekke’yi ziyareti anısına düzenlenmiştir.
Pirevi
Girişin tam karşısında yeralan bu yapı kompleksi, M.13-16. yüzyıllar arasında tamamlanmıştır. Girişin sağ ve sol yanında, Tekke’ye hizmet etmiş bulunan Dede ve Babalar’ın mezarları bulunmaktadır. Akkapı denilen süslemeli mermer kapıdan, kalem işi motiflerle bezeli olan Orta Methal yani salona girilir. Sağ tarafta; Tekke’nin çekirdeği sayılan ve Dervişler’in zikredip, olgunlaştıkları Çilehane (Kızılcahalvet) denilen hücre yer alır. Üstünde kitabesi bulunan, mütevazi bir kapıdan, Kırklar Meydanı’na geçilir. Tavanı ahşap duvarları kalem işi bezemelerle süslü olan bu bölümde; muhtemel olarak Hindistan’dan Tekke’ye hediye olarak gelmiş olan ünlü Kırkbudak Şamdanı, Hz.Ali’nin el yazısı Kur’an-ı Kerim’den bir süre, İran Şahı’nın adağı ipekhalı, sancaklar, fincan takımları, Türbe’nin süslemeli orijinal gümüş kapısı, bazı silahlar ve Bektaşi kültürüne ait bazı etnografik eserler sergilenmektedir. Meydanının doğusunda; Horosan Erleri, batısında; Çelebiler’in mezarları bulunmaktadır. Gökeşik de denilen, mütevazi ve süslemeli mermer kapıdan Huzur-u Pir’e yani Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli Türbesine girilir. Yapı Selçuklu mimarisi geleneğinde inşaa edilmiş olup; kubbe ve duvarları kalemişi bezemelerle süslenmiştir. Yüksek tip sandukası yeşil puşideler ile süslüdür. Türbenin üst kısmı; dıştan sivri külahlı ve kurşun kapmalardır. Güvenç Abdal Türbesi’nde ise Güvenç Abdal, eşi Dünya Güzeli ve hizmetkarlarının sandukaları bulunmaktadır. Türbe kemerli tonozla örtülü olup, restorasyon ürünü bezemelerlerle süslüdür.
Balım Sultan Türbesi
Avlunun sağ tarafında, piramidal külah örtülü ve Selçuklu mimarisi tarzında inşaa edilmiştir. Balım Sultan; Dimetoka’daki Bektaşi Tekkesinde yetişmiş ve daha sonra merkez Tekke’ye gelerek, Bektaşilik’e önemli hizmetlerde bulunmuştur. Bu nedenle de Bektaşilik’de P ir-i Sani (İkinci Pir) olarak kabul edilir. Balım Sultan sandukasından başka Kalender Şah mezarının da bulunduğu türbe, ölümünden üç yıl sonra M.1519’da; Yavuz Sultan Selim’in komutanlarından Dulkadiroğulları Beyi, Şeyhsuvar Ali Bey tarafından inşaa ettirilmiştir. Kubbe içi ve duvarları kalem işi bezemelerle süslü olan Orta Methal yani salona girilir. Sağ tarafta; Tekke’nin çekirdeği sayılan ve Dervişler’in zikredip, olgunlaştıkları Çilehane (Kızılcahalvet) denilen hücre yer alır. Üstünde kitabesi bulunan, mütevazi bir kapıdan, Kırklar Meydanı’na geçilir. Tavanı ahşap, duvarları kalem işi bezemelerle süslü olan bu bölümde; muhtemel olarak Hindistan’dan Tekke’ye hediye olarak gelmiş olan ünlü Kırkbudak Şamdanı, Haz. Ali’nin el yazısı Kur’an-ı Kerim’den bir süre, İran Şahı’nın adağı ipekhalı, sancaklar, fincan takımları, Türbe’nin süslemeli orijinal gümüş kapısı, bazı silahlar ve Bektaşi kültürüne ait bazı etnografik eserler sergilenmektedir. Meydanın doğusunda; Horasan Erleri, batısında; Çelebiler’in mezarları bulunmaktadır. Gökeşik de denilen, mütevazi ve süslemeli mermer kapıdan Huzur-u Pir’e yani Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli Türbesine girilir. Yapı Selçuklu mimarisi geleneğinde inşaa edilmiş olup; kubbe ve duvarları kalemişi bezemelerle süslenmiştir. Yüksek tip sandukası yeşil puşideler ile süslüdür. Türbenin üst kısmı; dıştan sivri külahlı ve kurşun kaplamalıdır. Güvenç Abdal Türbesi’nde ise Güven Abdal, eşi Dünya Güzeli ve hizmetkarlarının sandukaları bulunmaktadır. Türbe kemerli tonozlu örtülü olup, restorasyon ürünü bezemelerle süslüdür.
Hazire
Balım Sultan Türbesi’nin hemen yanında bulunan mezarlıkta, Tekke’ye hizmette bulunan Dervişler yatar. Hüseyni, Elifi ve Ethemi tipteki mezartaşı başlıkları, Türk-İslam Sanatı’nın özgün eserlerindendir.
Diğer Görülmesi Gereken Yerler
Arkeoloji ve Etnoğrafya Müzesi
Şehir merkezinde ve Hacıbektaş-ı Veli Müzesi’nin 100 m. kadar batısındadır. Sulucakarahöyük’te, 1967-1976 yılları arasında yapılmış olan bilimsel kazılarda ortaya çıkan arkeolojik buluntular sergilenmektedir. Tek höyükten çıkan eserlerin sergilenmesi bakımından önemli bir müzedir. Pazartesi günü dışında hergün açıktır.
Kadıncık Ana Evi
Velayetname’de adı geçen ve Bektaşilik’te önemli sayılan bir kişinin ikamet ettiği evdir. Müze Müdürlüğü’ne başvurulması halinde görevli sağlanarak ziyaret edilebilir.
Bektaş Efendi Türbesi
M.1603 yılında ölmüş olan Bektaş Efendi ile ilgili pek bir bilgi yoktur. Kubbesi ve duvarları kalem işi bezemelerle süslü olan türbe, Selçuklu Kümbet Mimarisi tarzında inşaa edilmiştir.
Çilehane-Deliklitaş
İlçenin 3km. doğusundaki Arafat Dağı’nda bulunan mağaradır. Hacı Bektaş-ı Veli’nin bu mekanda halvette bulunduğuna inanılır. Ayrıca, bu delikten geçenlerin günahlarından arındığı yönünde bir inanç da vardır. Zemzem çeşmesi, Hacı Bektaş-ı Veli, Yunus Emre ve Ozanlar Anıtları ile 5.000 kişilik modern amfitiyatro bu tepede bulunmaktadır.
Beştaşlar
İlçenin 5 km kadar kuzeyinde; Çivril Köyü yakınlarında bulunmaktadır. Jeolojik bakımdan önem taşıyan, beş adet dev boyutlu taş vardır. Taşların efsanesi, Velayetname’de ayrıntılı olarak anlatılır.
Atatürk Evi
İlçe merkezinde bulunan evde; M. Kemal Atatürk, 22-23 Aralık 1919 tarihlerinde konuk edilmiştir. XIX. yüzyılda inşaa olunan ev, restore edildikten sonra, Müze-Ev olarak halkın ziyaretine açılacaktır.
Nevşehir Müzesi
1967 yılında Damat İbrahim Paşa Külliyesi'nin bir kompleksi olan medrese binasında ve imarethanesinde ziyarete açılmış, 1987 yılında Kültür Merkezi'ndeki yeni binasına taşınmıştır.
Eserler arkeolojik ve etnografik iki seksiyonda teşhir edilmektedir. Arkeolojik seksiyon Neolitik, Kalkolitik, Tunç Çağları, Frig, Urartu, Hellenistik, Roma ve Bizans'tan ibarettir. Ayrıca, İran, Mezopotamya, ve Kıbrıs kökenli eserler de sergilenmektedir. Etnoğrafik seksiyonda ise Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemine ait aydınlatma araçları, yazma eserler, silahlar, yöresel giysiler, el işleri, halı ve kilimler, erkek ve kadın takıları ile mutfak eşyaları bulunmaktadır. Ayrıca Nevşehir Müze Müdürlüğü’ne bağlı ören yerleri Göreme’de Açık Hava Müzesi, Avanos’ta Zelve Ören Yeri ve Çavuşin Kilisesi, Özkonak’ta Yeraltı Şehri, Gülşehir’de St. Jean Kilisesi ve Açıksaray Harabeleri, Derinkuyu Yeraltı Şehri, Kaymaklı Yeraltı Şehri, Acıgöl yakınlarındaki Tatlarin’de Tatlarin Kilisesi ve Yeraltı Şehri, Ürgüp yakınlarındaki Mazı Yeraltı Şehri’dir.
Bektaş Efendi Türbesi
M.1603 yılında ölmüş olan Bektaş Efendi ile ilgili pek bir bilgi iyoktur. Kubbesi ve duvarları kalem işi bezemelerle süslü olan türbe, Selçuklu Kümbet Mimarisi tarzında inşa edilmiştir.
Yeraltı Yerleşimleri (Genel Bilgi)
Bu yerleşimlerin büyük bir kısmı yumuşak tüfün aşağıya doğru derinlemesine oyulmasıyla inşa edilmişlerdir. Oyma esnasında oluşan alet izlerinden yapım teknikleri hakkında fazla bilgi edinemememize karşın, yeraltı yerleşimlerinin üst katları daha kaba ve düzensiz, alt katlara doğru daha düzenli ve itinalı olduğu belirgindir. Bu yeraltı yerleşimlerinde ne kadar kişinin yaşadığı hakkında henüz yeterli bir bilgiye sahip değiliz.
Kapadokya Bölgesi, geçmişte sık sık çeşitli saldırılara maruz kaldığından, bu şehirlerin yapılış amacı, daha çok tehlike anında halkın geçici olarak sığınmasını sağlamaktır. Yeraltı şehirleri aynı zamanda yörede bulunan hemen hemen her evle gizli geçitlerle bağlantılıdır. Yörede yaşamış olan insanlar kendilerini daha fazla emniyete almak için yaşadıkları kayadan evlerin çeşitli yerlerine geçilmesi zor odalar, tuzaklar hazırlamış, ihtiyaç karşısında kayaların dibine doğru yeni odalar açmışlardır. Böylece koridorlar ve galeriler çoğalarak yeraltı şehirlerini meydana getirmiştir.
Yüzlerce odadan oluşan yeraltı şehirlerindeki mekanlar, birbirlerine uzun galeriler ve labirent gibi tünellerle bağlanmıştır. Galerilerin alçak, dar ve uzun olmasının nedeni düşmanın hareketlerini kısıtlamak içindir. Ayrıca bu koridorların duvarlarına aydınlatmak maksadıyla kandil ve mum koymak için küçük oyuklar oyulmuştur. Kandillere keten tohumundan elde edilen altın sarısı renkteki 'bezir' adı verilen yağı konuluyordu. Şimdiye kadar hiç bir yeraltı yerleşiminde bezir yağı üreten mekana rastlanmamıştır. Büyük bir ihtimalle dışarıdan getiriliyordu. Kandillerde yanan bezir yağından yayılan ısı aynı zamanda ısınma gereksinmesini de karşılamaktaydı.
Katlar arasında mekanları birbirinden ayıran, savunma amaçlı sürgü taşları bulunmaktadır. İçerden açılan dışardan açılması mümkün olmayan bu sürgü taşlarının çapı, 1-2.5m eni 30-50cm civarında, ağırlıkları ise 200-500 kilogramdır. Ortalarında yer alan delik kapıyı açıp kapamaya yaradığı gibi, arkadan gelebilecek düşmanı görmeye veya ok ve mızrak gibi silahlarla düşmana saldırmaya yaramaktadır.
Yeraltı şehirlerindeki bir diğer kapı çeşidi de ahşap olanlardır. Savunma amaçlı olmayan ve daha çok özel mülkiyet için yapılmış bu kapılar iki ya da üç sürgülü idi.
Yeraltı şehirlerinin en eski katları genelde giriş katları olup, daha ziyade ahır olarak kullanılmıştır. Bunun nedeni de hayvanları daha aşağı katlara indirmenin zorluğundandır. Oldukça kaba olarak oyulmuş ahır duvarlarının alt kısımlarına hayvanların yem yiyebileceği oyuklar ve hayvanları bağlamak için birer delik yapılmıştır.
Gerek kışın gerekse yazın ılık olan yeraltı şehirlerinde şırahaneler ve mutfaklar da genelde üst katlardadır. Yöreden elde edilen üzümlerin işlenerek şarap haline getirildiği şırahaneler, üzümlerin kolay taşınabilmesi için daha çok üst katlara inşa edilmişlerdir. Mutfak sayıları gözönüne alındığında her ailenin bir mutfağı olmadığı, mutfakları ortaklaşa kullandıkları ortaya çıkmaktadır. Mutfaklarda bugün Kapadokya kasaba ve köylerinde de hala kullanılan 'tandır' adı verilen yemek pişirmeye yarayan ocaklar bulunmaktadır. Ayrıca mutfak kenarlarına erzak küplerini düzenli bir şekilde yerleştirmek amacıyla küçük oyuklar yer alır.. Erzak küplerine yörede hala bolca üretilen arpa, buğday, mısır ve çeşitli sebzelerin yanısıra bira ve şarap da konulmuştur.
Katlar arasında odaların tavan ve taban kısımlarında iletişim maksadıyla yapılmış, çapı 5-l0cm yi geçmeyen haberleşme delikleri bulunmaktadır. Bu delikler sayesinde yeraltı şehri halkı uzun yorucu tünellerden geçmek zorunda kalmamakta, olağanüstü zamanlarda ise kolay ve çabuk bir şekilde savunma tedbirlerini alabilmektedirler.
Tuvalet konusu henüz tam olarak aydınlığa kavuşmamıştır. Sadece Tatlarin ve Güzelyurt (Gelveri) yeraltı şehirlerinde tuvalet bulunmuştur.
Bu yerleşim yerlerinde -uzun süren olağanüstü zamanlarda kullanılmak üzere- oturma birimleri, hatta mezarlık alanı bile bulunmaktadır. Bu mezarlıkların dini görevlilere veya önemli kişilere ait olup olmadığı konusu henüz açıklığa kavuşmamıştır.
Yeraltı yerleşimleri içinde hem havalandırma hem de haberleşme maksadıyla yapılmış, çoğu zaman yeraltı yerleşiminin tabanı ile bağlantılı bacalar bulunmaktadır. Bu havalandırma bacaları aynı zamanda su kuyusu olarak da kullanılmıştır. Bazı su kuyularının ağız kısımları düşmanın suyu zehirlemesini önlemek için yeryüzü ile bağlantısızdır.
Yeraltı yerleşimlerinin birbirlerine tünellerle bağlandığını iddia edilmekteyse de bugün bunu doğrulayacak bir kalıntıya henüz rastlanmamıştır.
Kapadokya Bölgesi'nde Prehistorik Döneme ait yerleşimler bulunmasına karşın bunların yeraltı şehirleri ile bağlantısı olup olmadığı henüz bilinmemektedir. Ancak bölgenin jeolojik yapısı göz önüne alındığında Prehistorik Dönem insanlarının hiç olmazsa birkaç odadan ibaret yapay kaya sığınaklarında barınmış olmaları gerekmektedir.
Sonuçta, elimizdeki mevcut bilgiler ışığında yeraltı yerleşimlerini bölgedeki ilk medeniyetlerle aynı zamana yani Prehistorik Döneme tarihlemek pek yanlış olmayacaktır. Çünkü taş endüstrisini oldukça iyi bilen Prehistorik Dönem insanlarının basit aletlerle yumuşak tüfü oyması zor değildir. Bu dönemde birkaç odadan ibaret olan, Kapadokya’ya gelen değişik topluluklar tarafından devamlı olarak genişletilen yeraltı yerleşimleri, bir önceki kültürün tüm arkeolojik izleri yok edilerek bugünkü halini almıştır. Ancak unutmamak gerekir ki yeraltı şehirlerinin en yaygın kullanımı Bizans Dönemi'nde olmuştur.
Selçuklu Eserleri (Genel Bilgi)
Anadolu Selçukluları’nın parlak döneminde Selçuklu Sultanları, yerleşim yerlerini düzenli bir yol şebekesi ile birbirine bağlatmışlar, köprüler, kaleler, hanlar, kervansaraylar, medreseler, camiler ve türbeler yaptırmışlardır. Bunlar daha çok sultan, vezir ve zenginlerin yönlendirdiği vakıflar tarafından inşa edildiğinden sürekli olarak gelirleri bulunmaktadır. Selçuklular Arap ve İran sanat ve kültüründen büyük ölçüde etkilenmelerine karşın kendilerine özgü sanat anlayışına da sahiptiler.
Kapadokya Sivil Mimarisi
19.yüzyıl Kapadokya evleri yamaçlara, ya kayaların oyulması suretiyle ya da kesme taştan inşa edilmişlerdir. Bölgenin tek mimari malzemesi olan taş, yörenin volkanik yapısından dolayı ocaktan çıktığında yumuşak olduğundan çok rahat işlenebilmekte ancak hava ile temas ettikten sonra sertleşerek çok dayanıklı bir yapı malzemesine dönüşmektedir. Kullanılan malzemenin bol olması ve kolay işlenebilmesinden dolayı yöreye has olan işçiliği gelişerek mimari bir gelenek halini almıştır. Gerek avlu gerekse ev kapılarının malzemesi ahşaptır. Kemerli olarak yapılmış kapıların üst kısmı stilize sarmaşık veya rozet motifleriyle süslenmiştir.
Evlerin kat aralarında bulunan konsolların araları bazen tek bazen de 2-3 sıralı rozet, yıldız, palmet, yelpaze, fırıldak ve stilize bitki motifleriyle doldurulmuştur. Çoğunlukla konsolların yüzeyi perde püskülünü andırır yüksek kabartma motiflerle kaplıdır.
Evlerin pencereleri ikişer veya üçerli olup etrafları daha çok stilize bitki motifleriyle süslüdür.Pencereler ‘kanatlı’ ve ‘giyotin’ tarzda olmak üzere iki tiptir.
Her iki tip evlerde çok sayıda oturacak odalar, mutfak, kiler, depo, tandır, şarap-pekmez yapma bölümleri vs. bulunmaktadır. Misafir odalarındaki nişlerde sıva üzerine boyalı bezemeler bulunmakta; genelde püsküllü perde motifinin altında çiçek doldurulmuş kulplu vazolar, su dolduran ya da taşıyan bayanlar resmedilmiştir.
Yöresel mimarinin en ilgi çekici örnekleri 19.yüzyıl sonu ile 20.yüzyıl başlarına tarihlenmektedir. Bu ilginç mimari gelenek, Ürgüp, Ortahisar, Mustafapaşa, Uçhisar, Göreme, Avanos, Kayseri sınırları içindeki Güzelöz ve hemen yanındaki Başköy, Ihlara Vadisi civarında Güzelyurt başta olmak üzere tüm Kapadokya kasaba ve köylerinde de görülebilmektedir.
Kapadokya Güvercinlikleri
[b][i]İslam inancında güvercin aileye bağlılığın ve barışın, hıristiyanlıkta ise Tanrı’nın ruhu’nun simgesidir. Hemen hemen bütün vadilerin yüksek kısımlarına ya da peribacalarının üst kısımlarına inşa edilen güvercinliklerin yönleri genellikle vadilerin doğu ya da güney tarafına bakmaktadır. Güvercinler, kursaklarına doldurdukları tahıl tanelerini sindirebilmek için sık sık su içme gereksinimi duymalarından dolayı ‘Su pınarlarının koruyucu kuşu’ olarak da anılırlar. Bu nedenle güvercinliklerde şu kaynaklarına yakın yerlere inşa edilmişler.
Kapadokya Bölgesi’nde yer alan güvercinliklerin büyük çoğunluğu 19. yüzyılın sonları, 20. yüzyılın başlarına tarihlenmekle birlikte, 18. yüzyılda yapılmış örneklere rastlamak da mümkündür. Pek çoğumuzun dikkatini çekmeyen bu küçük yapılar Kapadokya Bölgesi’nde oldukça nadir olan İslam resim sanatını göstermesi açısından önemlidir.
Güvercinliklerin yapılış nedeni etinden ziyade gübresinden yararlanmak içindir. Yöre çiftçileri tarafından nesilden nesile bağ ve bahçelerde verimi arttırmak için güvercin gübresi kullanılmış, bu nedenle çok sayıda güvercinlik inşa edilmiştir.
Güvercinlikler inşa edilirken 5-10 metre kareli geçmeyen bir odacığın 3 kenarına 4-5 sıra halinde kuşların tünemesi ve yumutlaması için küçük nişler (oyuklar) açılmış, gerektiğinde de boydan boya ahşap tünekler konulmuştur. Bu işlem fasatı yıkılan bazı güvercinliklerde kolayca izlenebilir. Güvercinlikler vadi seviyelerinden oldukça yükseğe inşa edildiklerinden ya içten oyulan bir tünel vasıtasıyla ya da merdivenler sayesiyle ulaşılabilmektedir. Başka tip güvercinlikler de manastır veya kilise olarak yapılmış kaya oyma yapıların girişleri ve pencere boşlukları kapatılarak kullanılmış olanlardır. Çavuşin Kasabası yakınlarındaki Çavuşin (Nicephorus Phocas) Kilisesi, Göreme’de Kılıçlar (Kuşluk) Meryemana Kilisesi ve Karşıbucak Vadisinde yer alan kiliseler buna en iyi örnektir. Bugün güvercinlik olarak kullanılmış manastır ve kilise frekslerinni sağlam kalmasını güvercinlere borçluyuz. Çünkü bu sayede freskleri olumsuz yönde etkileyen güneş ışınlarından ve insanlardan uzak kalmışlardır. Zira insanlar, güvercinliğe yılda sadece bir kez güvercin gübresini almak için girmekte, daha sonra duvarı tekrar inşa ederek terk etmektedirler.
Güvercinliklerin dış yüzeyi genelde yöresel sanatçı tarafından zamanın geleneğine ve sosyal yaşamına uygun olarak zengin bir bezeme ile süslenmiş; kullanılan boyalar da ağaçlar, çiçekler, yabani otlar ve demir oksit içeren topraktan elde edilmiştir. Ayrıca güvercinliklerde oldukça yaygın kullanılan kırmızı renk, bölgeye has ‘Yoşa’ adıyla tanınan bir toprak/çamur türünden elde edilmiştir. Yöre halkının ifade ettiğine göre beyaz boya, alçı ve yumurta akının karışımından yapılmakta, bu sayede güvercinlere ve güvercin yumurtalarına ulaşmak isteyen sansar, tilki, gelincik vs. gibi hayvanların ayaklarını kaydırarak tırmanmalarını güçlendirmektedir. Uçhisar Kalesi’nin batı tarafında yeralan güvercinliklerin büyük bir kısmına ise güvercini yırtıcı hayvanlardan korumak için kolay bir yol olan teneke veya çinko levhalar çakılmıştır.
Çok renkli boya ile süslenmiş güvercinliklerde yer alan motiflerde yöre sanatçılarının duyguları, düşünceleri, mesajları ve yaratıcılığı gizli. Yüzden fazla motifin üzerinde tespit edilebilen süslemeler, 18. ve 19. yüzyılda yaşamış Kapadokyalı sanatçıların basit, ancka mistik anlamlı olan motifleri tercih ettiklerini gösterir.Göreme, Çavuşin ve Zelve vadilerindeki güvercinliklerin hemen hepsinin sağ ve sol kenarlarında yer alan çark-ı felek motifleri, Anadolu’da görülen en eski motiflerdendir. Tarihsel açıdan dört rüzgar tanrısını temsil etmiş olmasına karşın günümüzde dönen dünyayı, dönen kaderi, feleğin ve aşkın çemberini simgeler. Üstünde kuş tünemiş hayat ağacı ve nar motifleri de çark-ı felek motifleri gibi yaygındır. Şaman geleneklerinden kaynaklanan hayat ağacı, öteki dünyaya geçişi sağlayan yol, üzerinde yer alan kuşlar ise ağaca bekçilik yapan ve bu yolculukta eşlik eden yaratıklardır. Cenneti, bolluğu ve bereketi temsil eden nar ise Anadolu’da tarih boyunca kutsal bir meyve olarak kabul edilmektedir. Aynı zamanda evliliğin devamlı olacağına, ailenin zengin, çocuklarının çok ve uzun ömürlü olacağına işaret eder.
Yukarıda bahsedilen motiflerin yanı sıra bazı güvercinliklerde Eski Türkçe ile yazılmış kitabeler de
|
|
|
|