| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için Kayıt olmalısınız.
|
| Kimler Çevrimiçi |
Toplam: 181 kullanıcı aktif » 0 Kayıtlı » 176 Ziyaretçi Applebot, Baidu, Bing, GoogleBot, Yandex
|
| Son Aktiviteler |
Bir Demet Söz
Forum: Güzel Sözler
Son Yorum: SunSet
, Saat: 11:22 AM
» Yorumlar: 70
» Okunma: 10,426
|
Kur’an’da Allah Zekâtı, M...
Forum: İslam
Son Yorum: halukgta
05-03-2026, Saat: 11:57 AM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 34
|
İslam’ı Yaşarken İzlediği...
Forum: İslam
Son Yorum: halukgta
04-30-2026, Saat: 01:06 PM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 32
|
Allah’ın Bizlere Güvendiğ...
Forum: İslam
Son Yorum: halukgta
04-25-2026, Saat: 11:04 AM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 58
|
Allah’ın Dini İslam’ı Yaş...
Forum: İslam
Son Yorum: halukgta
04-24-2026, Saat: 12:01 PM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 55
|
Saff Suresi 6. Ayet Üzeri...
Forum: İslam
Son Yorum: halukgta
04-18-2026, Saat: 12:14 PM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 54
|
Namaz Dinin Direği Midir?
Forum: İslam
Son Yorum: halukgta
04-13-2026, Saat: 10:12 AM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 73
|
Atatürk'ün Çocukluk Anıla...
Forum: Hayatı ve Anıları
Son Yorum: Serdar102
03-28-2026, Saat: 09:08 PM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 114
|
Mavi'ye..
Forum: Aşk Hikayeleri
Son Yorum: SunSet
03-11-2026, Saat: 08:23 AM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 200
|
Keloğlan Çataltepe Tekfur...
Forum: Hikaye Uydurma Bölümü
Son Yorum: Serdar102
02-12-2026, Saat: 11:45 PM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 375
|
|
|
| Anı Harabeleri |
|
Yazar: MaSaL - 02-17-2011, Saat: 11:39 AM - Forum: Gidilesi Yerler
- Yorum Yok
|
 |
Sadece sessiz
Beş bin yıllık kutsal tarihi sessizce beklerken Anı kentinde bulacaksınız, tıpkı bir mabed içinde yürür gibi…
Besmeleyle başlar söze o büyük günde: “Ben Selçuklu Sultanı Alparslan. Anı şehrini fethettim ve yönetimini hükümdarlığım altındaki Şeddatoğulları’na verdim…” Bunlar, 1064’de kente ayak basan sultanın kufi gizemin ardında okunabilen mağrur sözleri. Yani, bu sulak platonun bereketini görmüş ve yamaçlarındaki mağaralara sığınmaya karar vermiş ilk insanların gelişinden o güne, tam dört bin altmış dört yıl geçmiş Alparslan Anı’ya girdiğinde. İlk Bronz Çağı’nda belki bir avuç insanla başlayan medeniyet macerası, bugün en az birkaç bin kilometreyi geride bırakmayı göze alan meraklı gezginlerin seyahatlerinin son durağı olarak devam ediyor.
COÄžRAFYA
Kars’a 45 kilometre mesafedeki Ocaklı Köyü’nün yanı başındaki Anı kenti, doğuda Aras Nehri’nin kollarından Arpaçay’ın vadisine dayıyor sırtını. Batı ve kuzeybatıdan Bostanlar Deresi ile sarılmış. Üç kenarı da vadilerle yarılmış bir platoda kurulu kentin açık kalan güney-güneybatı yüzü de bugün ilk destek duvarları çökük olan kalın surlarla korunuyormuş. Yani bereket ve güvenliğin aynı topraklarda bulunduğu, jeolojik ve stratejik olarak korunmakta olan bir kentten bahsediyoruz. Bu nedenle İpekyolu’nun imrendiren duraklarından biri olmuş hep, hem yolcular hem de fetih heveslisi krallar ve sultanlar için.
TELAFFUZ HATASI
Deniyor ki Evliya Çelebi de Seyahatnamesi’nde ‘An şehri’ dermiş zaten. Latince yazıtlarda büyük harfle ‘ANI’ olarak geçen isim, batı kaynaklarında yer almaya başladığı dönemde küçük ‘ı’ olmadığı için, ‘Ani’ olarak yazılmış. Bu isimle ilk defa karşılaşanlar da başka bir bilgi olmadığı için bu şekilde okumaya başlamışlar. İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü haritalarında da ‘ı’ kullanılırken, dünyaca ünlü yerel rehber Celil Ersözoğlu, 1949’daki depreme kadar çevre mağaralarda yaşamını sürdürmekte olan yerleşik halkın da ‘Anı’ diyor olduğunu ve diğer kullanımın tamamen bir telaffuz hatası olduğunu vurguluyor.
KAYNAKÇA
Anı üzerine yazılmış hatırı sayılır sayıda eser birbirleriyle atışırcasına farklı tarihler ve isimler veriyorlar, bölgede kazılar günümüzde de devam ediyor ve ülkemizdeki diğer antik kentlerden farklı olarak henüz tüm sırlar toprak altından çıkarılmış değil. Bu durum, pek çok kavmin geçiş ve hâkimiyet bölgesine girmiş olması itibarıyla, öncelikle bir yerin birden çok adı bulunması şeklinde kendini gösteriyor. Çünkü her dönem, aynı mekâna kendi ihtiyaçları doğrultusunda eklemeler yapmış ve belirli bir zaman süresince yeni bir isimle anmış. Bu bir yaşam döngüsü şeklinde sürüp gitmiş. Kentin ismi, modern zamanlarda kaleme alınmış eserlerden en eskisi olan Josef Strzygowski’nin bir akademik araştırmasıyla 20. yüzyılın ilk çeyreğine tarihleniyor. Günümüzde tamamlanan kazıların raporları yayımlandıkça, bu kaynakça gittikçe daha da derinleşiyor.
DOÄžAL TAHRİBAT
Tıpkı üç tarafını sardığını söylediğimiz vadiler gibi, Anı kentinin kronolojik tarihinde de depremlerin açtığı yarıklar var. Bir keskin tahribat da tüm Asya ve Avrupa’nın bir bölümünü istila etmiş olan Moğolların 1249’daki saldırısı. Bu tarihten itibaren neredeyse yüz yıla yakın bir süre kentteki medeniyet ilerleyişi durma noktasına geliyor. Depremler ve bu acımasız istila kentin en büyük göç verdiği ve nüfusunun oldukça azaldığı dönemlere denk geliyor.
11. yüzyıl başlarında 100 bin kişiyi geçen nüfusuyla ‘Kırk Kapılı Şehir’ ve ‘1001 Kilise Şehri’ payelerini aldığı günler çok gerilerde kalıyor.
SINIRDA OLMAK
Anı’da yürürken, Türkiye’nin en uç noktalarından birinde duruyorum. Sınıra yakın falan değilim, sıradan bir harita ölçeğinin ifade edemeyeceği kadar yakınım. Haritada gördüğünüz kırmızı çizginin tam üzerindeyim neredeyse. Deniliyor ki, yaklaşık beş yıl öncesine kadar, Arpaçay’ın yani sınırın ‘karşı yakası’ndaki taş ocağında patlatılan dinamitler de tarihi eserlerin tahribatına büyük ölçüde neden olmuş.
MABEDLER KENTİ
Kentle ilgili herhangi bir bilgiye sahip olmayan bir ziyaretçinin bile ilk bakışta seçeceği çok önemli bir özelliği var bu harabelerin. İnsana ve kültüre ait olarak ayakta kalmayı başarmış yegâne kalıntılar olması. Burada ne boyutlarda bir medeniyetin hüküm sürmüş olabileceğini bize fısıldayan şeyler: Mabedler…
Anı, kutsal bir yer. İnanıyor olmanın, neleri gerçekleştirme gücünü verdiğini nesiller boyunca anlatmak istercesine ayakta duran inanç anıtlarıyla bezeli. Zerdüştlerin Ateşgede’sinden, Hıristiyan mimarisinin süsleme örneklerine ve sekizgen minareli İslam eserlerine, bir sanat tarihi ziyafeti var burada: Menucehr Cami (1072) Selçukluların Anadolu’da inşa ettikleri ilk cami olma özelliği taşıyor. Ebul Muammeral Cami (Boz Minare) de İslami eserlerden bir diğeri. Kurtarıcılar (Keçeli) Kilisesi (1034) yıldırım düşmesi sonucu tam yarısından yıkılmış ama mucizevi bir biçimde hâlâ ayakta. Tigran Honents Kilisesi (1215) kubbesinin iç kısmındaki süslemeleriyle döneminin önemli eserlerinden. Büyük Kral II. Gagik tarafından yaptırılmış Abughamrent Gregor Kilisesi (998) ve bugün bile çıkılması güç sarp kayalıkların üzerine kurulu yapım zamanı tam olarak bilinmeyen Güvercinli Kilise (Genç Kızlar Kilisesi) diğer önemli eserler. Büyük Katedral (Fethiye Cami) (987-1010) Alparslan’ın kenti fethi (1064) sonrasında bir süre cami olarak da kullanılmış ve bugün kentteki en iyi durumdaki eser, Armen mimarisinin başyapıtlarından. Havariler Kilisesi (1031) ise patrikhane olarak inşa edilmiş, Selçuklu fethinden sonra ilave yapıyla kervansaraya dönüştürülmüş bir yapı.
GÖRÜNMEZ EL
Surlarında hangi bayrak hangi dönem dalgalanmış olursa olsun, muhtemelen yakın denizlerin ve karaların tüm dillerinin sokaklarında yankılanmış olduğu bir kentle karşı karşıyayız. Bu kadar geniş bir tabana yayılan farklılığı açıklayan şeyse sihirli bir şey, bir görünmez el var aslında: Ticaret. İki ülkeyi birbirinden ayıran ama aslında bağlayan İpek Yolu Köprüsü’nün yıkık hali de sona eren tek şeyin ticaret ilişkisi olmadığını sessizce fısıldıyor. Doğu Roma’nın vazgeçilmez unsurlarından düzenli çarşılar ve yollar, İpekyolu’nun güvenliğini sağlamaya çalışan Selçukluların kervansarayları hep o eski günleri hatırlatıyor. Yani kentin uğrak ve zengin bir İpekyolu durağı olduğu günleri. Hemen yanı başındaki savaşlara rağmen zamanın en güvenli konaklama ve ticaret merkezi olan Anı, kötü günler başlayınca, etrafından dolaşılan ve uğranılmaması gereken yerlerden olmuş.
GERÇEK İLE EFSANE BİRBİRİNE KARIŞMIŞ
Söylenti ve gerçek, tarih ve efsaneler birbirine girmiş buralarda. Zaman o kadar eski bir anda durmuş ki, güneşin nereden doğduğu ve battığı bile önemli değil bugün. Anı ile ilgili olduğunu söyleyeceğimiz hemen her bilgi ‘olduğu söyleniyor’ ibaresiyle kullanılmak zorunda. Sessizce içeri süzüldüğüm büyük kapının altından evime doğru giderken, gönül gözleri açık birilerinin tüm bu yazıtlar ve kufi kitabeler arasındaki fısıltıları bir gün çözeceğini biliyorum. O zaman geçmiş, dile gelip gerçeği serpecek bu hüzünlü ve yalnız kentin söylentilerine. Bense bu kadar hüznü, bu kadar çok huzurla yan yana bulabileceğim tek yeri bıraktım arkamda, Anı’yı arkamda bıraktım tekrar gelmek üzere...
|
|
|
| Elazığ Kaleleri |
|
Yazar: MaSaL - 02-17-2011, Saat: 11:37 AM - Forum: Gidilesi Yerler
- Yorumlar (1)
|
 |
Elazığ Kaleleri
Harput Kalesi (Merkez)

Elazığ’ın güneydoğusunda Elazığ Ovası’na hakim kayalar üzerinde bulunan Harput Kalesinin ilk yapımı Urartu dönemine kadar inmektedir. Kale içerisindeki kayalara oyularak yapılmış odalar ve gizli geçitler Urartu döneminden kalmıştır. Tarihi belgelerden kalenin Roma, Bizans ve Arapların da eline geçtiği öğrenilmektedir.
Kalenin yapımı ile ilgili bir söylentiye göre taşların harcına daha sağlam olabilmesi için süt katılmış ve bu yüzden de bu kaleye Süt Kalesi ismi de yakıştırılmıştır.
Artukoğullarının yöreye hakim olmasından sonra Artukoğlu Belek 1115’te bu kaleyi ele geçirmiştir. Artukluları izleyen dönemlere kale birkaç kez onarılmış ve yeni eklemeler yapılmıştır. Kale üzerindeki kitabelerde ilk onarımın ve yeni ilavelerin Nizameddin İbrahim tarafından 1205’te yapıldığı öğrenilmiştir. İç ve Dış kaleden oluşan bu kalenin bir bölümü Nizameddin İbrahim döneminde saray-köşk olarak da kullanılmıştır. Bunun ardından Dulkadiroğulları, Akkoyunlular ve Osmanlılar da bu kaleyi onarmış, bu onarımları belirten kitabeyi de kale üzerine yerleştirmişlerdir. Dulkadiroğullarının yapmış olduğu onarımlar moloz taştan olduğundan ötürü diğerlerinden ayrılmaktadır. Özellikle Akkoyunlu Uzun Hasan bu kaleye önem vermiştir. Emir Ali Bey kaleyi ve burçlarını yenilercesine onarmıştır. Buradaki burçlarda görülen arslan ve boğa mücadelelerini yansıtan kabartmaların Urartulardan önceki dönemlere ait olduğu sanılmaktadır.
Kalenin girişi doğuda ve Harput’a bakan yöndedir. Bunun dışında kuzeyde Metris, batıda Dağ Kapısı ismini taşıyan iki ayrı kapısı daha bulunuyordu. Dış ve İç kale olarak iki ayrı bölümü olan kale, kesme ve kaba yontma taşlardan yapılmış, duvar işçiliğinde de oldukça ileri bir düzeye erişilmiştir. İç Kale oldukça küçük bir alanda yapılmış olmasına rağmen burada bir cami, arasta, su sarnıçları ve ambarlar da yapılmıştır. Bunların yanı sıra Munzuroğlu Konağı, Köseoğlu Konağı da burada yapılmıştır. Ancak bu konaklardan hiç birisi günümüze ulaşamamıştır.
XIX.yüzyılda bu kalenin içerisi yerleşime açılmış ve burada toprak damlı yöresel evlerde insanlar yaşamıştır.
Palu Kalesi (Palu)
Elazığ ili Eski Palu yerleşiminde Murat nehri'nin kuzeyindeki alanda kayalık bir kütle üzerinde oluşturulan kale yapısı, mevcut sur duvar izleri ölçeğinde kuzeydoğu-güneybatı doğrultusunda gelişmiş, Güney ve doğu eteklerinde Murat suyu ile kuşatılmış, yalnız Palu, Kovancılar, Karakoçan alanını değil aynı zamanda Murat Nehri'nin doğu ve batı geçtiği noktaları da denetim altında bulunduran hakim bir konuma sahiptir. Kuzey ve batıdan da sarp kayalıklarla korunmuş ve dünyada bir eşi olmayan bu doğal korunaklı tüm çevreye hakim ve görkemli konumuyla Urartular'ın yerleşim geleneğindeki tüm koşulları taşıyarak bu yönüyle başı çekmektedir. Batı yönünden yapıldığı öngörülen girişten itibaren, kuzeydoğuya doğru dikleşerek devam eden ve çeşitli kırılmalarla kayalık alanın zirvesine ulaşan sur duvarları, kesintilerle birlikte doğuya doğru devam edip, tapografik koşullarla birlikte önce güneye hemen devamında güneybatıya doğru devam eder. Sur duvarlarının en büyük kesintisini oluşturan bu bölümün devamında, sur duvarları güneydoğu köşede tekrar yakalanır. Bu noktada sert bir kırılma ile kuzeydoğuya dönen surlar, yine çeşitli kırılmalar ile birlikte, doğu eksendeki olası kapı girişine ulaşır.
Urartu sur kalıntılarının yanında ağırlıklı olarak Ortaçağ karakterli ve oldukça tahrip olmuş olan sur duvarları, kendi içinde farklı dönem izlerini yansıtsa da, detaylı araştırma ve kazılar yapılmadan dönemlendirmelerin yapılması oldukça zor görünmektedir. Ortaçağ kaynaklarında, Çubuk Bey'in fethettiği ve ilk beylik merkezini kurduğu bir kale olarak, Bizans Dönemi sonrasında Çubukoğulları ve devamında Artuklular Dönemi'nde yoğun olarak kullanılmıştır. Artukoğlu Belek Gazi'nin ilk beylik merkezini kurduğu ve düğününü yaptığı merkez olarak, kale içindeki I Nolu yapının da bu bağlamda saray ya da köşk olarak kullanılmış olması gerektiği düşünülmektedir ki, yine kale içinde mevcut olan Urartu Dönemi Menua yazıtından, kalenin Urartu Dönemi'nde de kullanıldığını bilmekteyiz. Urartu Dönemine ilişkin kiklopik tarzdaki sur duvarlarına, doğu yönde kısmen rastlanılmış olup, bu dönem kalesinin bir diğer izinin güney eksen yönünde daha aşağı kodda görülmesi, Urartu kullanımının bazı yönlerde daha faklı olarak şekillendiğini düşündürür. Özellikle kuzey yönde ve kuzeybatı alanlardaki kayalıkların dik yapısı ve sur temel yatakları, bu yönlerin aynı çerçevede kullanıldığını düşündürse de, sur duvar izlerine rastlanılmamıştır. Ancak, 1170 rakımlı zirve noktasında yer alan düzeltmeler, bu alanda bir sur duvarından çok mekan kurgusu olduğunu düşündürür. Bu durumda Menua yazıtında anılan "Haldi Tapınağı"nı, bu alanda aramak gerekebilir.
Palu Kalesi'nin içinde yer alan kimi mekanlar ve diğer buluntular, en az kale kadar ilginç ve önemlidir. Bu buluntulardan "Menua Yazıtı" ya da literatürdeki adıyla "Palu Yazıtı", kentin bilinen en eski adı olarak "Şebeteria" adını vermesi bakımından oldukça önem taşır. Her ne kadar Urartular'ın kaleyi ve bölgeyi ele geçirmesi ile birlikte Şebeteria'nın fethedildiği belirtilmekteyse de fethedilen ve Urartu'nun eyaleti olan bu kent adı, Urartu öncesi halkların verdiği isimdir.
Urartu Dönemi'nin kale içinde yer alan en ilginç yapıları arasında, kale kayalıklarının kuzeybatı yönünde yer alan ve ulaşılması oldukça zor olan kaya mezarlarıdır. Başkent Tuşpa (Van) örneklerinde olduğu gibi çok odalı olarak planlanan ve planlamadaki üç ayrı kaya mezarının bulunması, Palu ve kalesi için oldukça önemlidir. Olasılıkla eyalet yöneticileri olup, kraliyet soyundan gelenler için yapılmış bu kaya mezarları hakkında çok sayıda yayında tanıtımlar yapılmıştır. Kalenin Urartu dönemine ait Menua'ının kitabesinin yanında çok odalı üç adet kaya mezarları, iki adet su sarnıcı, üç adet kaya tüneli ki; bunlardan iki tanesi murat nehrine kadar inen inen basamaklıkaya tünelidir. Murat nehrine kadar inen kaya basamakları, kutsal alan, kaya tapım nişi ve tören alanı, kaya oyuğu, ana kayaya açılan su yatakları bulunmaktadır. Bu döneme ait eserler büyük oranda sağlam olup çevre ve iç temizliği yapılarak turizme kazandırılabilir. Ortaçağ Türk Dönemi buluntuları arasındaki dönemlere ait çok fazla buluntu yoksa da, yapılacak bilimsel kazılarda çok önemli sonuçlara ulaşılacağı kuşkusuzdur. Buna karşın, Bizans Dönemine tarihlendirilen ve yerel halk arasında "zindan" olarak tanımlanan iki adet sarnıç yapısı, dönem koşulları içinde tam donanımlı ve yeterli sayıdaki kale muhafızları ile halkın sığınması durumunda, 5.000 kişiye bir yıl süre ile yetecek su kapasitelidir. Bu iki sarnıç yapısı dışında, kalenin doğu ucunda yer alan ve saray yapısı olduğu varsayılan I Nolu Yapı ile, hemen güneyindeki sur duvarları üzerinde temelleri görülen II Nolu Yapı, Belek Gazi'nin kullandığı yazlık ve kışlık saraylar olsa da, özellikle I Nolu Yapı Bizans Dönemi eseri olarak değerlendirilmektedir.
Kalede günümüze kadar herhangi bir bilimsel kazı yapılmadığı gibi, kale ile ilgili diğer çalışmalar da çok yeterli ve detaylı değildir.
Kaynak: Süleyman Yapıcı'ya teşekkür ederiz.
Ağın (Hastek) Kalesi (Ağın)

Elazığ, Ağın ilçesinde bulunan Ağın Kalesi Arapkir Çayı’nın kuzeydoğusundaki kayalar üzerinde yapılmıştır.
Bu kalenin ne zaman yapıldığı da kesinlik kazanamamıştır. Bununla beraber bazı kaynaklarda bu kalenin Roma döneminden kaldığı belirtilmiştir.
Günümüze yalnızca kalıntıları gelebilmiştir.
|
|
|
| Bingöl |
|
Yazar: MaSaL - 02-17-2011, Saat: 11:32 AM - Forum: Gidilesi Yerler
- Yorum Yok
|
 |
GÜNEŞİN DOÄžUŞU: Dünyanın ilginç yerlerinden biri olan, Bingöl ili Karlıova ilçesinde bulunan 3250 m. yükseklikteki Bingöl dağlarında güneşin doğuşu olan mucize oluşmaktadır. Her yıl 15 Temmuz-15 Ağustos tarihleri arasında en iyi şekilde seyredilebilir. Dünya'da güneşin doğuşu en güzel ve kendisine has renkleriyle tabii olarak Bingöl İli Karlıova ilçesi Kale tepesinde doğar. Bu güzelliği görebilmek için Temmuz ve Ağustos aylarında gruplar halinde yerli ve yabancı turistler akın akın Karlıova ilçesine gelirler. Dağa çıkabilmek için, arabayla kargapazarı yaylasına gidildikten sonra, zirveye yarım saat kadar yay çıkılır. Etraf soğuk sularla ve yeşilliklerle süslenmiştir. Güneşin doğuşu değişik şekillerde, normal halinden çok farklı heyecan ve ürperti verici bir şekilde gerçekleşmektedir.
KRAL KIZI KALESİ: Genc ilce Merkezinden 2 km. uzakliktadir. Bir tepenin üzerinde bulunan bu kalenin ancak yikintilarina ve kalintilarina raslanabilmektedir. Bu kaleyi pers hukumdari Dara Gencte uzun yillar kalmis ve bu kaleyi kizi icin yaptirmistir. Genc ilcesi eski ismini bu kaleden almistir. Bugun mesire yeri olarak kullanilmaktadir.
KAYAK EVI: Bingol - Elazig karayolu uzerinde yolcati koyunde olup, Bingole 22 km uzakliktadir. Kayak Evi Bingol Genclik ce Spor il Mudurlugune baglidir. Bina iki katli, kaloriferli ve 50 yatak kapasitelidir. Ayrica lokantasi, banyosu ve dinlenme yeri mevcuttur. Teleski 44 askilidir. Kayak arabasi ve kayakla yuruyus alani mevcuttur. Pistin uzunlugu 950 m. olup 100 m. genisligindedir. Her turlu kis sporlarina elverisli olup, kis sezonu boyunca halkin hizmetine aciktir.
SEBETERİAS KALESI : Murat vadisi uzerinde, Bingol Il merkezinden 18 km. uzakliktadir. Urartu kralinin Bingol yaylalarini elinde tutabilmek icin yaptirdigi uc kaleden birisi olup Bugün ancak kalintilari ortada kalmistir.
CIR SELALESI: Uzundere köyünün adini aldigi derenin, Cir tasi adi verilen 100 m. yukseklikteki kayaligin ortasindan gecen güzel gorunumlu bir selaledir. Su 50 m. yukseklikten alt tarafi kayalik olan dere yatagina duserken guzel bir gorunum arz etmektedir. Ilica bucagi merkezine 8 km. uzaklikta olan selaleye iki ayri yoldan gidilmektedir. Cir tasinin oldugu bolgede ayrica kayaliklar ve magaralar bulunmaktadir. Bu kayaliklarda daha cok yirtici kuslar yasar.
YÜZEN ADA: Solhan İlçesine 5 km. uzaklıkta, Hazarşah Köyü Aksakal mezrasında bulunmaktadır. Ada şimdiye kadar eşi benzeri görülmemiş bir doğa harikasıdır. Gölün üç tarafı dağlar ve tepelerle çevrilmiş düz arazi üzerinde bulunan krater göl durumundadır. Gölün şimdiki alanı 300 m2 nin üzerinde olup sözkonusu gölün etrafının ıslahı halinde gölün alanı 600 m2'ye kadar çıkabilir. Gölün akıntısı ve çıkıntısı henüz belli olmayıp yaz kış su seviyesi aynıdır. Ada göl içinde bağımsız olup, üzerine çıkıldığı takdirde kıyıdan destek alınarak sağa sola hareket ettirip sal gibi suyun üzerinde gezdirilebilir. Bingöl-Erzurum karayolu üzerinde, Bingöl çıkışının 20.km.'sinde, gür bir orman ve etrafı dağlarla çevrili Ilıcalar mevkiinde bulunan, doğanın tüm güzelliklerini bütün ihtişamıyla yansıtan şirin bir beldemizdir. Şifalı suları, romatizma ve pek çok hastalıklara iyi gelmektedir
Tanıtım:: Doğu Anadolu Bölgesi’nin Yukarı Fırat bölümünde yer alan Bingöl ili, doğuda Muş, kuzeyde Erzincan ve Erzurum, batıda Tunceli ve Elazığ, güneyde ise Diyarbakır ili ile çevrilidir. İl toprakları, Doğu Anadolu Bölgesi'nin yüksek platoları ile batıdaki engebeli alan arasında kalan bir geçiş bölgesinde yer almaktadır. Güneydeki doğu-batı doğrultulu Murat Irmağı vadisi ve vadi boyunca uzanan küçük düzlükler dışında, il hemen hemen bütünüyle dağlıktır. Kuzey ve orta kesimlerini Erzurum ili sınırları içindeki Palandöken Dağlarının ve Erzurum-Muş-Bingöl sınırlarının birleştiği yeri belirleyen Bingöl Dağlarının uzantıları engebelendirir. Yükseklikleri 2000 m. nin üzerinde olan, yer yer 3000 m. ye yaklaşan bu dağların başlıcaları; Karagöl, Şeytan, Karaboğa ve Şerafettin Dağlarıdır. İlin güney ve güneydoğusunu Muş Güneyi Dağları, güneybatısını da Akdağlar engebelendirir.
Bingöl'ün en önemli akarsuyu, Fırat'ın başlıca kollarından biri olan Murat Irmağı'dır. Genişliği zaman zaman 70 m.yi bulan Murat Irmağı, ilin güney kesiminde doğu-batı doğrultusunda akar. Göynük Suyu, Yiğitler Deresi, Kılıçdere ve Ardıçlıdere ırmağın başlıca kollarındandır. İlin kuzey kesiminde önce doğu-batı yönünde akan, sonra güneybatıya yönelen Peri Suyu da Bingöl'ün önemli su kaynaklarındandır. Ayrıca İl sınırları içerisinde çok sayıda büyüklü, küçüklü göl bulunmaktadır. Bunlardan en önemlisi Bahri Gölü'dür.
Ovalar, il alanı içerisinde çok az bir yer tutmaktadır. Bunlardan en büyüğü Bingöl kentinin güneydoğusunda 80 km2 kadar bir alan kaplayan Bingöl Ovası'dır. Murat Irmağı'nın güney yakasında geniş bir vadiyle Bingöl Ovası'na bağlanan Genç Ovası ile Karlıova ve Göynük Suyu çevresindeki Göynük ovası da diğer bellibaşlı düzlüklerdir. Bingöl'ün belli başlı yaylalar ise; Bingöl Yaylası, Şerafettin Yaylaları, Genç’te Çötele (Çotla) Yaylası, Karlıova’da Hırhal ve Çavreş Yaylası, Kiğı’da Kiğı Yaylası ve Dağın Düzü Yaylaları, Adaklı’da Karer Yaylası’dır. İlin yüzölçümü 8.125 km2 olup, toplam nüfusu 255.395'dir.
İlin ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayanmaktadır. Hayvancılıkta ağırlık canlı hayvan yetiştiriciliğidir. En çok koyun, kıl keçisi ve sığır yetiştirilir. Arıcılık ve bal üretimi de yapılmaktadır. Bingöl'ün en önemli ticari ürünü cevizdir. Bunun yanı sıra elma ve armut da yetiştirilmektedir.Ormancılık ve madencilik de yapılmaktadır. Hayvancılık nedeniyle yün işi ve dokumacılığıda ekonomisinde büyük yer tutmaktadır. Bingöl halı ve kilimleri çok ünlüdür. Ayrıca yünden giyecek, çuval, battaniye, heybe, koşum takımları ve at süsleri de yapılmaktadır. Bingöl'de ağaç işçiliği de gelişmiştir. Tahta kaşık, yağ ve bal tekneleri, çey,z sandıkları üretilmektedir.
Bingöl'de pek çok küçük göl vardır. Bunlar dağlık alanların yüksek yerlerinde meydana gelen buzul gölleridir. Bingöl'ün adı da yaylalarda “göze” denilen bu göllerden gelir. Dağlara , binlerce göl olduğu için Bingöl Dağları adı verilmiş, zamanla bu isim Bingö'e dönüşmüş, şehrin adı da Bingöl olmuştur.
Bingöl'ü de içine alan bu bölge, MÖ.1300'lerden başlayarak çeşitli uygarlıkların, kavimlerin göçlerine ve burada yerleşmelerine sahne olmuştur. Yöre tarih boyunca sırası ile Hitit, Urartu, per, Makedonya, Seleukos, Roma, sasani ve Bizans egemenlikleri altına girmiştir. Hititler , MÖ 2000 yıllarında Fırat kenarında Urfa Mardin dolaylarında "Vasukani" şehrini kurmuşlardır. Bu tarihlerde Bingöl ve çevresi Hurrilerin egemenliği altındaydı. Hititlerin yeni krallık döneminde Kral olan "Şuppililuma"nın "Hurri" prensini damat edinmesi üzerine MÖ 1360 yılında , Harput , Bingöl ve Muş, Hitit egemenliği altına girmiştir. Roma İmparatorluğu'nda iç kavgaların başlamasından faydalanan Partlar , Küçük Asya'nın doğusunda yitirdikleri etkinliği yeniden kazanmaya başladılar. Bunun üzerine doğuya sefer yapan İmparator Tiberius burayı bir prens yönetiminde Roma İmparatorluğu'na bağlamıştır (MÖ 20). Yöre , MS:VII.yüzyıla, Arap akınlarına kadar, Bizanslıların koruduğu Ermeni Prensleri'nce yönetilmiştir. Malazgirt Savaşı (1071) sonrasında Selçuklu yönetimine giren Bingöl, İl sınırları içerisinde en yeni yerleşim biri ve küçük bir köy durumunda idi. 1080-1121 Yıllarında bölge Artukoğullarının eline geçmiştir. Akkoyunlu Uzun Hasan Trabzon Rum İmparatoru'nun Kızı Despina ile evlenince Genç İlçesi'nin yakınlarında ona bir saray yaptırdı. 1474 Otlukbeli Savaşında Uzun Hasan , Fatih Sultan Mehmet'e yenilince Bölge Osmanlı hakimiyetine girdi. Fatih'in ölümünden kısa bir süre sonra Şah İsmail Bölgeyi ele geçirdi. Ancak 1514 Çaldıran Savaşında Yavuz Sultan Selim'e yenilince Bölge yine Osmanlılar'ın eline geçti. 1515'te tamamen Osmanlı topraklarına katıldı.
Eski adı Çapakçur olan yerleşim 1848'de Diyarbekir sancağına bağlandı. 1880'de Bitlis'in vilayet olması üzerine bu vilayetin Genç sancağına bağlı bir kaza oldu. 1924'te Genç'in il merkezi yapılmasıyla, Çapakçur buraya bağlı bir ilçe durumuna getirildi. 1925'te geniş bir bölgeyi içerisine alan Şeyh Said Ayaklanması'nın önemli merkezleri Çapakçur, Kiğı, Genç ve Solhan'dı. Çapakçur, 1927-1929 yılları arasında Genç'in ilçe yapılıp Elazığ'a bağlanmasıyla Elazığ'a, 1919'da da yeni oluşturulan Muş vilayetine bağlanmıştır. 1936'da Bingöl adı ile il merkezi yapılmıştır.
Bingöl'de bulunan eserlerin çoğu Urartılara aittir.Günümüze çok harap durumda gelebilmiş olan eserlerden en önemlisi, Bingöl'e 20 km. uzaklıktaki, Murat Vadisinde yer alan ve Urartuların yöreyi denetlemek amacıyla yaptıkları üç kaleden biri olan Seritarius Kalesidir. Perslerden kaldığı sanılan Genç İlçesi'ndeki Kral Kızı Kalesi (Dara-Hini) ile Bizans Dönemine ait olduğu sanılan Kiğı İlçesindeki Kiğı Kalesi'nden günümüze sadece duvarlarından bir parça ulaşabilmiştir. 1400'lerin başında yapılan Kiğı Camisi de ildeki en önemli Türk-İslam eserlerinden biridir. Ayrıca Genç İlçe merkezine 3 km.uzaklıktaki tepenin yamaçlarında iki kümbet kalıntısı bulunmaktadır.
|
|
|
| Elazığ |
|
Yazar: MaSaL - 02-17-2011, Saat: 11:31 AM - Forum: Gidilesi Yerler
- Yorum Yok
|
 |
Doğu Anadolu Bölgesinin güneybatısında, Yukarı Fırat Bölümünde yer alan Elazığ, doğu ve kuzeydoğusunda Bingöl, güneyde Diyarbakır, batı ve güneybatı Malatya, kuzeybatı Erzincan, kuzeyde de Tunceli ili ile çevrilidir. Genellikle dağlık ve engebeli bir arazisi olan Elazığ’ın güneyinde Hazar ve Maden Dağları ile Akdağ, doğusunda Güneydoğu Torosların uzantılarından Karaboğa Dağları bulunmaktadır. Güneydoğu Toroslar, Malatya ili sınırları içinde doğuya doğru uzanarak Elazığ’dan geçer ve Van gölünün güneyine doğru kıvrımlar halinde devam ederek ülke sınırları dışına çıkar. Elazığ’ın batısındaki Hasan Dağları (2.118 m.) ulaşır. Hasan Dağı’nın güneyinde Bulutlu Dağı (2.004 m.) , Karga Dağı (1.925 m.) ve Kamışlık Dağı (2.016 m.) yer alır. Elazığ (Harput) Ovasının güneyinde bulunan Meryem Dağının yüksekliği 1.490 m.dir. Sıra dağlar Elazığ ovasının kuzeyinde , yeniden yükselir, Beydoğmuş yöresinde 1.724 m.ye çıkarak, Keban Barajı çöküntü alanına kadar devam eder. Çöküntü alanından sonra doğuya doğru, önce Asker Dağını, sonra Palu İlçesinin doğusundaki Gökdere Dağını oluşturur. Kuzeye doğru yönelerek Bingöl ile olan doğal sınırı çizer. Burada bulunan Karaboğa dağlarının en yüksek noktaları, Elazığ’ın sınırları içinde kalır. Hazar Gölünün kuzeyinde 2.140 m. yüksekliğindeki Mastar Dağı, güneyinde de en yüksek dağ silsileleri Hazarbaba (2.230 m.) Dağını meydana getirir. Bunların dışında Elazığ’ın çevresinde sıralanmış küçük tepeler de bulunmaktadır. Bunlar; Boztepe, Rıdvantepe, Yalavuz Tepeleridir.
Kuzeyde Peri Suyu ve Keban Barajı Gölü, batı ve güneybatıda Fırat nehri doğal sınırlarını oluşturur. İlin en yüksek noktası Palu Dağı’nın güneydoğusundaki 2.620 m.lik yüksekliği ile Akdağ’dır. Elazığ, yer altı su kaynakları bakımından çok zengindir. İl topraklarını Fırat ve Murat Nehirleri, güneyde de Dicle’nin küçük bir kısmı sulamaktadır. Murat Nehri’nin önemli kollarından Peri Çayı, Elazığ’a 27 km. uzaklıktaki Haringet Çayı ilin diğer akasurlarıdır.
Elazığ’ın güneydoğusunda il merkezine 25 km. uzaklıktaki Hazar Gölü (Gölcük), tektonik bir göl olup, denizden 1.250 m. yüksekliğinde ve 22 km. uzunluğunda, 86 km2. lik alanı kaplamaktadır. Türkiye’nin en büyük yapay gölü olan Keban Baraj Gölü, 675 km2.lik bir alanı kaplar. Murat Vadisi boyunca 125 km. uzunluğunda olup, burada elektrik üretiminin yanı sıra balık üretimi ve su sporları da yapılmaktadır. Elazığ’ın 10 km. batısında bulunan Cip Çayı üzerindeki Cip Baraj Gölü, 800 hektarlık bir alanı sulamaktadır. Ayrıca Keban, Kralkızı, Karakaya ve Özlüce gibi baraj gölleri de il sınırları içerisindedir.
İlin alçak kesimleri Doğu Anadolu Bölgesi’nin güneyinde yer alan çöküntü alanıdır. İl toprakları genellikle alüvyonlu olup, verimli ovalarla kaplıdır. Bunlardan en önemlileri Ulu Ova ve Elazığ (Harput) Ovası’dır. Ayrıca Kuzova, Behremaz Ovası, Palu (Yarımca) Ovası da il sınırları içerisindedir. Elazığ’ın platoları ilin kuzeyinde, Harput çevresinde, Murat Nehrinin kuzey kesimlerinde ve Ağın yöresinde yer alır. Eski tarihlerde çok zengin olan orman örtüsü çeşitli nedenlerle tahrip edilmiştir. Günümüze gelebilen ormanlar daha çok koruluk ve çalılık niteliğindedir. Ancak, dağların yüksek kesimlerinde meşe ve huş ormanlarına rastlanır. Yüzölçümü 9.153 km2 olan Elazığ’ın toplam nüfusu 572.933’tür.
İlin ekonomisi tarım, hayvancılık, sanayi ve madenciliğe dayalıdır. Yetiştirilen tarımsal ürünler, buğday ve arpadır. Diğer tahıl ürünleri ise şeker pancarı, tütün, pamuk, patates, soğan olup, kayısı, elma, vişne, dut, iğde, badem, çilek ve üzüm gibi meyveler de yetiştirilmektedir. Sebze üretimi baraj gölleri nedeni ile önemli ölçüde azalmıştır. Hayvancılık özellikle dağlık kesimlerde yapılır. Göçer aşiretlerinin yolları üzerinde oluşundan ötürü de hayvancılık canlıdır. Sığır, koyun ve kıl keçisi yetiştirilir. Mera hayvancılığı, tavukçuluk ve arıcılık da geçim kaynakları arasındadır.
Türkiye’nin en önemli maden çıkarma ve işleme bölgelerinden olan Elazığ’da, bakır, florid, bakırlı pirit, çinko, kurşun, krom, mangenez, molibden, demir ve volfram yatakları bulunmaktadır. İlde, Simli Kurşun İşletmesi, Şark Kromları İşletmesi ve ferrokrom tesisleri bulunmaktadır. İmalat sanayii ise gıda, içki, çimento, yem, yapay gübre ve madencilik konularında yoğunlaşmıştır.
Elazığ, eski çağlardan bu yana bir çok toplumun yerleştiği, farklı kültürlerin geliştiği bir yer olmuştur. Özellikle yöredeki höyüklerde yapılan arkeolojik kazılarda elde edilen kalıntı ve buluntuların çeşitliliği, köklü bir tarihe ve kültür varlığına sahip olduğunu göstermektedir. Elazığ yöresindeki ilk arkeolojik araştırmalara 1945 yılında başlanmış ve belirli aralıklarla sürdürülmüştür. Geniş çaplı arkeolojik araştırma ve kazılara Keban Baraj Gölü altında kalacak olan yerleşim alanlarının kurtarılması amacıyla 1960’larda başlanmıştır. Doğu Anadolu’nun kültür tarihini aydınlatan Ağın, Kalaycık, Aşvan, Boytepe, Fatmalı-Kalecik, Kaşpınar, Haraba, Han İbrahim Şah, Korucutepe, Norşuntepe, Tepecik, Tülintepe, Körtepe, Değirmentepe kazıları yöredeki ilk yerleşimin Paleolitik Çağda başladığını göstermiştir. Ayrıca yöre tarihi ile ilgili ilk yazılı bilgiler de Hitit ve Asur tabletlerinden öğrenilmiştir. O yıllarda Harput önemli bir yerleşim merkezi idi.
M.Ö. XIX. yüzyılda bulunan Asurlular’a ait çivi yazılı tabletlerde rastlanılan Karpata isminin eski Elazığ olan Harput ile bağlantılı olduğu sanılmaktadır. M.Ö.XIII.yüzyıla tarihlendirilen Hitit dilindeki çivi yazılı bir tablette Harput, Harputtaş olarak adlandırılmış ve Harputtaş, Harziuna ülkesinin dört şehrinden birisi olarak gösterilmiştir. Prof.Bossert, Hitit tabletlerinde ismi geçen Harputtaş’ın bugünkü Harput’un olduğunu ileri sürmüştür. M.Ö.IX. ve VIII. yüzyıl Hitit kitabelerinde de Harput’un ismi Harputtavanas olarak geçmektedir. M.Ö.900-650 yıllarında Urartular Harput’a Supanı adını vermişlerdir. Osmanlı Döneminde bu kente Mezra ismi verilmiş, Sultan Abdülaziz zamanında yapılan imar çalışmalarından sonra Sultan Abdülaziz’in yaptırmış olduğu yeni binalardan ötürü Mamuretul Aziz (Sultan Aziz’in mamur ettiği yer) ismi yakıştırılmış, sonradan bu isim halk arasında Elaziz’e, ardından da Elazığ’a dönüşmüştür.
Elazığ-Harput yöresinde XX.yüzyılın ikinci yarısında başlayan, İstanbul Üniversitesinin yaptığı kazılarda yörenin ilk halkının Hurriler olduğu açıklık kazanmıştır. Burada ele geçen tabletlerden öğrenildiğine göre, Hurriler Güneydoğu Anadolu’nun büyük bir bölümüne yayılmış, M.Ö.II bin yılının sonlarında kuvvetlenerek ırkdaşları Subar Beyleri’ni de egemenlikleri altına alarak, sınırlarını genişletmişlerdir. Hurriler den sonra bölge Hititlerin hakimiyeti altına geçmiştir. Urartuların bölgeye egemen oldukları M.Ö.IX. yüzyıla tarihlendirilen kitabelerden Palu, Kömürhan ve Bağın’da da aynı döneme tarihlenen eserlerle karşılaşılmıştır. Bunlardan günümüze ulaşan Harput Kalesinin de Urartular zamanında yapıldığı anlaşılmaktadır. M.Ö.VII. yüzyıllar da bölgeye Medler hakim olmuş, onları Persler izlemiş ve yöre Pers Satraplarınca yönetilmiştir. Büyük İskender’in Anadolu’ya egemen olmasından sonra İskender’e yenik düşen Pers ordusu bölgeden çekilmiş ve hakimiyet tamamen Helenlere geçmiştir. Bununla beraber Perslerle olan mücadele hiçbir zaman sona ermemiş, çatışmalar daha sonraki dönemlerde Romalılara kadar da uzanmıştır. Bizans döneminde ise Fırat’ın batısı Bizans, doğusu Sasaniler, hakimiyetine girmiştir.
M.S.I.-III.yüzyıllarda Harput’a hakim olan Romalılar ,madencilikte ileri olup yörede maden işletmeleri kurmuşlardır. Sasaniler’le Bizanslılar arasında zaman zaman el değiştiren Harput , VII.yüzyılın ortalarında Bizanslıların egemenliğine, daha sonra da H.z.Ömer zamanında Arapların hakimiyetine girmiştir. X.yüzyılda ikinci defa Harput’u ele geçiren Bizanslılar burada bir vilayet teşkilatı kurmuşlardır. Harput ve çevresi 1071 yılında kazanılan Malazgirt savaşından sonra 1085 yılında Türklerin eline geçmiştir. Yöredeki İlk Türk egemenliği Çubukoğulları ile başlamış, Harput’a Türkmen boyları yerleştirilmiş ve kent onarılmıştır. Artukoğulları Harput’ta 1113-1234 yıllarında hakimiyet kurmuşlardır. Artuklular döneminde Harput bir bilim, kültür, sanat ve ticaret merkezi haline gelmiştir. Anadolu Selçuklu hükümdarı Alaaddin Keykubat ,Artukluların egemenliğine son vererek Harput’a egemen olmuştur. Selçuklular zayıfladıktan sonra Harput’a, Moğol akınları başlamış ve Artuklu ve Selçuklu kültür birikimlerini de önemli ölçüde tahrip etmişlerdir. İlhanlılardan sonra Harput’a 1339 yıllarında başlayıp 1465 yılına kadar sürecek olan Dulkadiroğulları dönemi başlamıştır. Harput ve yöresi 2465’te Akkoyunluların eline geçmiş, bu dönemde Harput’ta sikke basılmış, kültür, sanat ve bilim alanında büyük gelişim göstermiş, çok sayıda din adamı ,bilim adamı ve sanatkar yetişmiştir. Harput 1507 yılında Safaviler’in eline geçmiş, Yavuz Sultan Selim tarafından 1515’te Osmanlı Devleti topraklarına katılmıştır. Osmanlı Devleti zamanında Doğu Anadolu’nun ticaret ve bilim merkezi olmuştur. Bu dönemde Palu ve Keban’da da önemli eserler yaptırılmış, Keban ve Maden ilçelerinde maden işletmeciliği oldukça gelişmiştir. Osmanlı döneminde, musikide de önemli gelişmeler olmuş ve divan geleneği ile halk geleneğinin kaynaşmasından oluşmuş bir müzik kültürü ortaya çıkmıştır. İpekçilik son derece gelişmiş ,ipek tezgahları ve fabrikaları kurulmuştur. Evliya Çelebi Harput’ta XVII.yüzyılda 600 dükkan ,7 ticaret hanından, bedesten ve saraçhaneden söz etmiştir.
XIX.yüzyılda Sultan Abdülaziz döneminde (1861-1876) kent, Harput’tan Mezra’ya doğru kaydırılmış Mamuretü’l Aziz adıyla Diyarbakır vilayetine bağlı bir sancak konumuna getirilmiştir. 1871’de Bağımsız sancak, 1877’de de vilayet olmuştur. Kamüsü’l Âlâm’a göre Harput’ta 2670 ev, 843 dükkan, 10 cami,10 medrese, 8 kütüphane, 8 kilise ,12 han ve 90 hamam bulunmaktaydı. Osmanlıların son zamanlarında batılılar Harput’a özel bir önem verdiler. Amerikan, Alman ve Fransız kolejleri kurdular. Bu okullar Harput’taki yaşam ve kültürü etkilemiştir.
Cumhuriyet döneminde Bakanlar Kurulu Kararı ile Elaziz, Elazıg olan ismi 1937’de Elazığ olarak değiştirilmiştir.
Elazığ, yeni bir kent olduğundan eski eseri bulunmamaktadır. Bu tür yapılar Harput’ta toplanmıştır.Harput’tan günümüze gelen tarihi eserler arasında; Elazığ’ın 6 km. kuzeyinde bulunan Harput Kalesi, Harput Kalesinin yanındaki Meryem Ana Kilisesi (Kızıl Kilise, Süryani Kilisesi, Yakubi Kilisesi) (MS.179), Akkoyunlu Sultanı Uzun Hasan’ın annesi Sara Hatun’un Camisi (1463) (1585 yılında yıkılmış yerine, Harput Müftüsü Hacı Ahmet tarafından bugünkü cami yapılmıştır 1843.) , Artukoğlu Melik Fahrettin Karaarslan’ın yaptırdığı Ulu Cami (1156), Kurşunlu Cami, Alacalı Cami ve Türbesi, Ağa Cami, Ahmet Bey Camisi, Merkez Camisi, Ahmetbey Camisi, Kale Camisi, Esadiye Cami, Meydan Cami, Arapbaba Mescidi ve Türbesi, Fatih Ahmet Baba Türbesi, Mansur Baba Türbesi Bekir Çavuş Mescidi, Ahi Musa Mescidi ve Türbesi, Zahribaba Mescidi ve Türbesi, İbrahim Baba Türbesi, Uryanbaba Türbesi bulunmaktadır. Harput'ta Türk sivil mimarisinin örneklerinden taş evler bulunmaktadır. Ayrıca, Hacı Hasan Hamamı, Cimşit Bey Hamamı (XVI.yüzyıl) ve Karaköçan İlçesine 18 km. uzaklıkta Karakoçan Kolan Kaplıcası, Harput Dabakhane Suyu, Elazığ’a 10 km. uzaklıktaki Buzluk Mağarası ilin doğal oluşumlarıdır.
|
|
|
| ***diyarbakır*** |
|
Yazar: MaSaL - 02-17-2011, Saat: 11:30 AM - Forum: Gidilesi Yerler
- Yorumlar (2)
|
 |
Şehrimiz, M.Ö.14. yüzyıldan günümüze kadar Amidi,Amed, Amid, Amida, Agusta, Karaamid, Karakale ,Karacakale, Hamid, Karahamid, Diyarbekir ve Diyarbakır isimleri ile anılmıştır
Diyarbakır ismi, yakın zamanlara kadar Diyarbakır merkezininde içinde bulunduğu geniş birbölgenin adı olmuştur.Bu bölge, bugünkü Diyarbakır merkezinden başka Erbil, Erzen, Cizre, Hani, Silvan, Harran, Hasankeyf, Habur, Ceylanpınar, Rakka, Urfa, Siirt, Sincar, İmadiye, Mardin, Muş, ve Nusaybin gibi pek çok yerleşim birimini kapsamaktadır.Ancak, günümüzde Diyarbakır ismi, sadece şehir merkezini ifade etmektedir.
Diyarbakır stratejik konumu itibariyle, daha kuzeyideki dağlık arazi ve bu dağlar arasındaki ovalarla, güneyindeki çöl karakterli ovalar arasında bir genişlik teşkil etmektedir. Bu bölge, aynı zamanda, uzak bölgeleri denizlere liman şehirlerine bağlayan ana yollar üzerinde bulunmaktadır. Bu yollardan biri, Anadolu ve Suriye’den gelerek Irak’a gitmekte idi ki bu yol aynı zamanda Akdeniz sahillerini Basra Körfezine bağlamaktadır. Bu güzergahtan Diyarbakır’da ikinci bir yol ayrılarak, kuzeydeki dağ settini Devegeçidi ile aşıp, Elazığ ve Sivas üzerinden Samsun’a iniyordu. Bu suretle Mezopotamya ile Karadeniz sahilleri arasındaki bağlantı Diyarbakır üzerinden kuruluyordu. Yine Diyarbakır’dan ayrılan diğer bir yol ise, Bitlis Van Gölü Havzası üzerinden Azerbaycan ve İran’a bağlanmakta idi.
İfade edilen staretejik konumu ve ana yolar üzerinde bulunması, çağlar boyunca Diyarbakır’ın gelişmesinde önemli bir faktör olmuştur.
Bu özellikleri dolayısıyla Diyarbakır, çok eski çağlardan beri önemli bir yerleşim alanı olmuştur.Bölgede M.Ö.25000-10000 yıllarında ilkel kavimlerin yaşadıkları tahmin edilmekte; M.Ö. 3000 yıllarından itibaren de medeni kavimlerinyerleştikleri bilinmektedir. Bölgemiz, M.ö. 1700 yıllarından sonra yazılı tarih dönemine girmiştir.
Kaynakların verdikleri bilgilere göre M.Ö 3000 yıllarından günümüze kadar Diyarbakır’dan gelip geçen uygarlıklar, hakimiyet kurmuş devlet ve hanedanlar , şekilde taspit edilmiştir.
|
|
|
| Van |
|
Yazar: MaSaL - 02-17-2011, Saat: 11:29 AM - Forum: Gidilesi Yerler
- Yorum Yok
|
 |
Van ve çevresi, coğrafya bakımından önemli bir konumu olduğu için çok eski dönemlerden beri yerleşim alanı olmuş, birçok uygarlığın izlerini üzerinde barındırmıştır. Urartu Medeniyetine başkentlik yapan Van, bugüne değin, Hurriler, Hititler, Persler, Medler, Selçuklular, Osmanlılar gibi birçok kültürü bağrında taşımıştır.
Van Gölü ve Akdamar Adası
Van iline adını veren Van Gölü Türkiye'nin ve dünyanın en büyük soda gölüdür. Dört tarafı yüksek dağlarla çevrilidir. İçinde Akdamar, Adır, Çarpanak, ve Kuş adaları olmak üzere 4 ada bulunmaktadır. Tarih boyu Yüksek Deniz, Nairi Denizi ve Yukarı Deniz dendiği gibi Deryaçe (Küçük Deniz) adını da alır. Gölün suyu çok tuzlu ve sodalıdır. Sabunsuz köpük verir ve temizlik maddeleri kullanılmadan içinde herşey yıkanabilir ve temizlenebilir. Her mevsim, her saatte farklı bir renk alan, gündoğumu ve günbatımının muhteşem olduğu göl, bölge turizmine önemli bir katkı sağlamaktadır. Sahil boyunca yapılaşma ile bozulmamış koylar, yeşil bitki örtüsüyle sarılmış kıyılar görülmeye değerdir.
Van Gölündeki adalardan en büyüğü olan Ahtamar Adası, üzerindeki kilisesi ile ünlüdür. 900'lü yılların başında Kral Gagik tarafından yaptırılmış olan kilise taş işçiliğinin en seçkin örneklerindendir. Akdamar adasına Gevaş iskelesinden dolmuş motorları çalışmaktadır.
Kaleler
Van'a bir anlamda "Kaleler Kenti" denilebilir. Van ve çevresinde küçüklü büyüklü çok sayıda kale bulunmaktadır. Bu tarihi kalelerden bir kısmı Urartu döneminden, diğerleri Ortaçağ ve sonrasından kalmadır.
Önemli Kaleler Aşağı ve Yukarı Zıvistan Kalesi, Beyüzümü Kalesi, Çatak Kalesi, Lamurkesen (Zernek) Kalesi, Hişet Kalesi, Pizan (Örenkale) Kalesi, Kalecik, Zernaki Tepe Kalesi, Muradiye Kalesi, Albak (Başkale) Kalesi, Deliçay Kalesi, Çelebibağ Kalesi, Yoncatepe Kalesi, Müküs Kalesi ve Amik Kalesi olarak sayılabilir.
Van Kalesi: Van Kalesi, Van il merkezi sınırları içerisinde olup, şehir merkezine 5 km. mesafede bulunmaktadır. Urartu kalelerinin görkemlilerindendir.
MÖ. 9. yüzyılda Lutupri'nin oğlu I. Sarduri tarafından yaptırılmıştır. Büyük bölümü ayakta kalan kalenin kuzeybatı ucunda bulunan ve Sardur burcu denilen taş bloklarla örülen yapının üzerinde I. Sarduri'ye ait olan, Asur çivi yazısı ile yazılmış, bilinen en eski Urartu yazıtı vardır. Kalenin diğer önemli bir yapısı, I. Agrişti'ye ait olan kaya mezarı ve hemen bunun dışındaki kaya üzerinde bulunan Urartu'ların günümüze ulaşan en uzun yazıtı, "Horhor Yazıtları" vardır. Ayrıca kalenin kuzey yamacında II. Sarduri'nin açık hava tapınağı (Analı-Kız), Kale içinde Menau ve Sarduri' ye ait mezar odaları, mağaralar, su sarnıçları ve çeşitli odalar vardır.
Kalenin güneyinde ise eski şehrin kalıntıları bulunur. Ulu Cami, Hüsrev Paşa Cami, Kay Çelebi Cami, Hamamlar (Çifte Hamam) Kümbetler (İkiz Kümbet) ve çoğu tahrip olmuş eski evler, gezenleri tarihin yaprakları arasında seyahate çıkarlar.
Hoşap Kalesi: Van il merkezine 60 km. uzaklıkta, Gürpınar ilçesinde, Van-Hakkari karayolu üzerindeki Hoşap (Güzelsu)'da yer almaktadır. Dik bir kaya kütlesi üzerine kurulan kale, iç kale ile bunun kuzeyindeki dış kaleden oluşur. Gözetleme kulesi, surları, burçları, beden duvarları, mescit, fırın, zindan seyir köşkü, harem, selamlık ve orijinal demir kapı kanatları kalenin önemli yapılarıdır. Ayrıca kalenin güney tarafında Van Bölgesinin en eski Osmanlı Köprüsü bulunur.
Ağartı Kalesi: Van Gölü' nün doğu kıyısında kurulan kale iyi korunarak günümüze kadar gelen sur duvarları andezit taş bloklarla örülmüştür.
Kef Kalesi : Urartu'ların önemli merkezlerinden biridir. Kalede çok odalı bir saray, hayvan ve bitki rölyefleri vardır.
Çavuştepe Kalesi: Van il merkezine 25 km. uzaklıkta, Gürpınar ilçesine bağlı Çavuştepe köyünde yer almaktadır. Bol Dağı silsilesinin batı ucuna kurulmuş olan kale; aşağı ve yukarı kalelerden oluşmaktadır. Kale, II. Sarduri tarafından M.Ö. 764-734 tarihleri arasında yaptırılmıştır. Kalelerde Haldi tapınağı, açık hava tapınağı, surlar, depo, ahır, saray binaları, su sarnıçları, çivi yazısı bulunmaktadır.
Ayanıs Kalesi: Van'a 35 km. mesafedeki Ayanıs köyündedir. Argişti'nin oğlu Rusa tarafından M.Ö. 645-643 tarihleri arasında yaptırılmıştır. Urartu tarihinin son safhalarının aydınlatılması açısından çok önemlidir. Van Gölü sahiline yakın bir alanda kuruludur.
Toprakkale: Van il merkezinin doğusunda Zimzim Dağları silsilesine bağlı kayalık bir tepe üzerinde yer almaktadır. Kale Urartu kralı II. Rusa tarafından M.Ö. 685-645 tarihleri arasında yaptırılmıştır. Sarnıç, açık hava tapınağı, kayaya yontulmuş merdivenler bulunmaktadır.
Aşağı-Yukarı Anzaf Kaleleri: Van'ın 10 km. kuzeydoğusunda Van-Özalp karayolu yakınında yer almaktadır. Aşağı ve Yukarı Kalelerden oluşmaktadır. Her iki kalede surlar, kuleler, atölye, depo, saray yapısı, kitabe bulunmaktadır.
RESİMLER:
Van Kalesi


Akdamar Adası



Van Kedisi

|
|
|
| KARAMAN Turizmi Hakında..Geniş Bilgi Ve Mekanlar |
|
Yazar: MaSaL - 02-17-2011, Saat: 11:27 AM - Forum: Gidilesi Yerler
- Yorum Yok
|
 |
GENEL BİLGİLER
Karaman, İç Anadolu Bölgesi'nin güneyinde, Konya-İçel-Antalya illeri arasında bulunan önemli bir ticaret, kültür ve sanat merkezidir. M.Ö.8000'lerden itibaren iskan edilen Karaman ve yöresi, yeraltı şehirleri, mağaraları, inanç merkezleri gibi turistik çekiciliklerinin yanı sıra yaylaları ve doğal güzellikleri, zengin el sanatları örnekleri ile de ziyaretçileri büyülemektedir.
Müzeler
Karaman Müzesi
Karaman Müzesi Karaman ve çevresindeki tarihi buluntuların sergilendiği müze, 1980 yılında şimdiki binasına taşınmıştır. Şehrin merkezinde, Hatuniye medresesinin arkasındadır. Müze iki katlıdır.
Adres: Hatuniye Med. Arkası - Karaman
Tel: (338) 213 15 36
Örenyerleri
Canhasan - Merkez - Alçatıköyü
Karadağ Binbir Kilisesi - Merkez -
Madenşehir / Üçkuyu Köyü
Kaleler
Karaman Kalesi: Selçuklular tarafından 12.yüzyılda inşa edilen Karaman Kalesi iç içe surdan ibarettir. Bunlardan dış kaleden çok az belirti vardır. (Eski hapishane civarı) Bu gün görkemli olarak iç kale ayakta durmaktadır. Karaman Kalesi ülkemizin en gösterişli ve ayakta kalabilen kalelerindendir.
Ermenek Kalesi: Kale sığınak, mesken ve zindan olarak kullanılmıştır. Kalede tabii mağaralar da bulunmaktadır. Karamanoğullarının ilk kalesidir. Ermenek'in kuzeyini baştan başa kaplayan büyük kayanın orta kısmında yer alır. Evliya Çelebi Seyahatnamesinin Ermenek ile ilgili bölümünde kaleyi anlatırken; "Göklere ser çekmiş kırmızı bir dağın ortasında Tanrı kudretiyle yapılmış bir kaledir. İbrete şayan, seyredilmesi Vahip bir Kale'dir. Mutlaka görülmeli ve seyredilmelidir. Ben karada ve denizde 18 padişahlık yer gezdim böyle bir kale görmedim." demektedir.
Mennan Kalesi: Ermenek'tedir. Mennan sığınılacak yer manasına gelir. Kale dik bir dağın üzerinde yalçın kayalarla inşa edilmiştir. Karamanoğulları bu kaleyi bir hileyle Osmanlı Gedik Ahmet Paşa'ya kaptırmasından sonra Pir Ahmet Beyin kendini intihar ettiği kale bu kaledir.
İlisıra Kalesi: Karaman'ın Yollarbaşı kasabasında, İmirme denen yerdedir. Eski Bizans devrine aittir. Kale kalıntılar şeklindedir. LYSTRA KALESİ olarak da bilinir. Civarında Bizanslılara ait bir kilise vardır.
Divle Kalesi: Karaman'ın Ayrancı ilçesinin Divle (Üç harman) köyündedir. Bir apartmanı andıran kale, çok katlı olup, yerleşim mağaralar içerisinde ve toplu mesken halindedir. Selçuklular , Karamanoğulları ve Osmanlılar zamanında daima faal olarak bulunmuştur.
Gaferiyet Kalesi: Kazımkarabekir ilçemizdedir. Gaferiyat eskiden bir kale ile çevrili iken, insanların kale duvarlarını yapı taşı olarak kullanmaları sonucu kale yok olup gitmiştir. Bugün yalnız bir giriş kapısı kalmıştır. Kapının kemerini 21 zıvanalı taş tutmaktadır.
Köprüler
Görmel Köprüsü: Karamanoğullarının bıraktığı en güzel eserlerdendir. Ermenek ilçemizdedir. İki büyük kemer üzerine inşa edilmiştir. Boyu 27 Metre, eni 4.70 metre. Karamanoğlu Mahmut Bey'in oğlu Halil Bey tarafından yaptırılmıştır.
Karaman Köprüsü: Ayrancı ilçemiz de olup, Karamanoğlu eserlerindendir.
Selavat Köprüsü: Karaman'ın Göçer köyünün Göksu civarındaki bahçelerinin yanında ve Göksu nehri üzerinde Karamanoğlu devrinde yapılmıştır. Boyu 15 metre, eni 3 metre olup, yüksekliği 12 metre civarındadır. İki sütun üzerine taştan yapılmıştır.
Ak Köprü: Yeşildere kasabasında, ibrala deresi üzerindedir. Karamanoğlu devrine aittir.
Yaylalar
İldeki yaylalar, genellikle ilkbaharda köylülerin hayvanlarını otlatmak amacıyla kullanılır. Suyu, temiz havası, yeşilliği, hayvanları otlatmaya elverişli olması ve Akdeniz'e bir geçiş bölgesi olması nedeniyle günübirlik olarak yerli ve yabancı turistlerin özellikle Ermenek bölgesindeki yaylaları trekking ve yeme içme ve doğal suyu ile etkin yöreler olduklarından piknik amacı ile de tercih edilmektedir
NE YENİR?
Arabaşı, Toyga, paça, aşlık gibi çorba çeşitleri, cibe,batırık, yaprak ve köy dolmaları, keşkek ve bulamaç yörenin geleneksel yemekleri arasında sayılabilir
NE ALINIR?
Ağaç oyma işçiliği, marangozluk, mobilyacılık oldukça yaygındır. Ayrıca, bayanlar arasında nakış ve oya işçiliği de çok yaygındır. Dolayısıyla, halı (Taşkale, Şirvan, Koraş halısı) ve el sanatı ürünleri alınabilir.
YAPMADAN DÖNME
Binbir Kiliseyi, Aktekke Camini, Yunus Emre Camini ve Karaman Kalesini görmeden.
Karaman Müzesini gezmeden,
Zeyve Pazarı'nda alışveriş yapmadan,
...Dönmeyin.
|
|
|
| SİNOP Turizmi Hakında..Geniş Bilgi Ve Mekanlar |
|
Yazar: MaSaL - 02-17-2011, Saat: 11:23 AM - Forum: Gidilesi Yerler
- Yorum Yok
|
 |
inop İlinin Turizm Durumu
Sinop, Turizm açısından zengin potansiyel kaynaklara sahiptir. Doğal güzellikler ve tarihi eser yönünden oldukça zengindir. Zengin Orman örtüsü Karadeniz'deki uzun kıyısı, doğal kumsalları, yaylaları, mesire yerleri İl'in başlıca güzellikleridir. Sinop İli sürekli göç veren bir il olduğu için doğasında ve çevresinde hiç bir bozulma olmamıştır.
M.Ö. 4500yıllarından başlayarak günümüze kadar uzanan çeşitli uygarlıkların izlerini taşıyan Kaleler, kaya mezarları, kiliseler, camiler, medreseler, hamamlar, çeşmeler, tabyalar, türbeler, vb.eşsiz tarihi eserlerimiz bulunmaktadır.
Yağmur miktarının diğer illere göre az oluşu, Karadeniz insanının tatil için Sinop'u tercih sebebidir. Ayrıca; Kastamonu, Çorum, Amasya,Samsun gibi çevre illerden Turizm amaçlı gelen kişi sayısı oldukça fazladır. İlin 175 km uzunluktaki kumsallarının 70 km'lik bölümünde, Akdeniz plajlarındaymış gibi rahat ve doğal bir şekilde denize girilebilmektedir.
Son yıllarda İldeki Bakanlığımızdaki Yatırım Belgeli tesislerin bir kısmının inşaatının tamamlanarak hizmete girmesi, Sinoplu'lar tarafından ev pansiyonculuğunun benimsenerek geliştirilmesi, eğlence yeri sayısının ve kalitesinin artması İl Turizminin gelişmesine olumlu katkıda bulunmuştur. Bu konudaki yeni yatırımların teşvik edilmesi, Sinop'un Karadeniz Bölgesinde turizm patlaması yapmasını sağlayacaktır.
Sinop'taki Turistik Alanlar
Akliman Yöresi
Şehrin batısındadır. Kent merkezine 9 km.uzaklıktadır. Kilometrelerce uzunluğunda ve 15-20 metre genişliğinde bir şerit gibi uzanan kumsalı vardır. Millî Parklar Başmühendisliğince düzenlenen Akliman Piknik alanı, her türlü ihtiyaca cevap verecek niteliktedir. Piknik alanında ormanla deniz içiçedir.
Hamsilos Koyu
Yemyeşil ormanı, denizin bir nehir gibi kara içine girdiği Hamsilos Koyu ve civarı bir doğa harikasdır. İl merkezine ll Km. uzaklıktadır.
Akliman-Hamsilos yöresi Kültür Bakanlığı tarafından 1991 yılında 1.derecede Doğal Sit alanı ilan edilmiştir.
Mobil Ve Korucuk Köyü Mevkiileri
Sakin denizi ve tertemiz kumsalları vardır. Bakanlığımızdan Belgeli tesisler restaurantlar, kamp ve karavan yerleriyle geniş bir hizmet alanı sağlamıştır. İl Turizminin en yoğun olduğu çevredir.
Sarıkum
Deniz, orman ve göl ve çöl bir aradadır. Çeşitli av hayvanları vardır. Orman Genel Müdürlüğünce Tabiatı Koruma Alanı ilan edilmiştir. İl Merkezine 21 Km.uzaklıktadır.Eko Turizm açısından değerlendirmek üzere gerekli çalışmalar devam etmektetir.
Karakum
İl Merkezine 2 Km.uzaklıktadır. Sinop Yarımadası'nı çevreleyen yol üzerindedir. Adını ince simsiyah volkanik kumundan almıştır.
Kamu ve özel kişilere ait otel, tatil köyü, kafe, restaurant, bungalow tipi evler, karavan ve çadır yerleri bulunmaktadır.
Akgöl
Ayancık İlçesindedir. Yayla turizmi merkezidir. Ayancık-Boyabat asfaltının 40.km.sinden 5 km. içeridedir. Yapay gölet ve çevresi gür ormanlarla kaplıdır. Günü birlik piknik ve mesire alanı olarak kullanılmaktadır.
İnaltı Mağarası
Ayancık ilçesindedir. Akgöl'e 6 km. uzaklıktadır. İnaltı Mağarası'nın İl Turizmine kazandırılabilmesi için l995 yılı sonunda Turizm Bakanlığı tarafından proje çalışmaları için 1.952.500.000.TL. ödenek gönderilmiştir.
2001 Yılında Mağarada öncelikle aydınlatma, Elektrik isale hattı, çevre düzenlemesi, yol çalışmaları ile ilgili projeler hazırlanmıştır. Şu ana kadar 20 milyarı Turizm Bakanlığı'ndan olmak üzere 65 milyar lira harcanarak, mağara içi aydınlatma, elektrik isale hattı, yürüyüş merdivenleri, giriş kapısı ve mağara önü çevre düzenlemesi çalışmaları tamamlanmıştır.2004 yılında 65.000 YTL ile Jeneratör,Büfe ve çevre düzenlemesi yapılmıştır. Ayancık'tan mağaraya ulaşım yolu için proje hazırlanmış ve ödenek istemiyle Turizm Bakanlığı'na gönderilmiştir. Mağara içi yürüyüş yollarının projesi hazırlanmış, gerekli yardım talebimiz Bakanlığa iletilmiştir. Mağara bu haliyle halkın ziyaretine açılmıştır.
Erfelek ve Tatlıca Şelaleleri
TATLICA TAKIM ŞELALELERİ
İlçe merkezinin güney-batı istikametinde 15 km. uzaklıkta inşaatı devam eden Erfelek Barajı bitiminde eşsiz doğal güzelliklere sahip, bakir, adeta bir merdiven biçiminde zirveye doğru yaklaşık 2 km. uzunluğunda birbirini takip ederek uzanan, akarında trakking, kanyoning, doğa yürüyüşü gibi sportif faaliyetlerin yapılabilmesi mümkün olan irili ufaklı 28 adet doğa harikası şelalelerdir. Bu doğa harikası şelalelerin her birinin aktığı yerde de yüzmeye elverişli göl bulunmaktadır.
 
HASANDERE ŞELALESİ
İlçenin doğusunda 4 km. uzaklıkta Hasandere Köyü'nün tam ortasından geçen dere üzerinde 20 m. uzunluğunda vahşi bir güzelliğe sahip ender rastlanabilir bir doğa harikasıdır. Döküldüğü yerde yüzmeye elverişli göl oluşturur.
DELİ KIZIN ŞELALESİ
İlçenin Soğucalı Köyü Kıran Mahallesi'nden doğarak toplu mahallesini takiben Karasu Çayı'na dökülen dere üzerinde, Erfelek-Sinop yolundan güneye doğru 1 km. uzaklıkta 15 m. civarında yüksekliği olan bir şelaledir.
KARAÇAYIR YAYLASI
İlçe merkezinin güneyinde yaklaşık 8 km. uzaklıkta Domuz Dağı ormanlarının zirvesinde 1.100 m. rakımda etrafı köknar, çam ve kayın ağaçlarıyla adeta bir duvar gibi örülmüş olup yaklaşık 15,000 m2 alana sahiptir.
HACIBEY YAYLASI
İlçe merkezinin güney doğusunda yaklaşık 20 km. mesafede 1250 m. rakımda Osmanlı Döneminde Kastamonu iline sancaklık yapmış o zamanki adı Konak, şimdiki adı Ormantepe olan Köyün sırtlarında Hacıbey ormanlarının zirvesinde Sinop ilini kuş bakışı görebilme rakımına sahip 50.000 m2 civarında bir alanı olan tamamen köknar ve çam ağaçlarıyla çevrili, müstesna bir yerdir.
GEBEGÜNEYİ YAYLASI
ilçenin güney batı istikametinde 10 km. uzaklıkta 1050m. rakımda Sorkun Köyü sınırları içinde Karaçayır Yaylasıyla adeta sırt sırta vermiş aynı özellikleri eksiksiz taşıyan 50.000 m2'lik bir alana sahip eşsiz bir yayladır. 1960'lı yıllara kadar ilçe halkı ve tüm civar köylülerin sivrisinekten korunmak ve hayvanlarını beslemek amacıyla her yaz turizm amaçlı olmasa da kullanılan bu yaylalar o yıllardan sonra sadece çevre köylüler tarafından mera olarak kullanılmaktadır. Bugüne kadar yöre halkı tarafından tanıtımı yapılamadığından turizme açılamamış olup, yayla turizmine her üç yaylada son derece elverişlidir.
KUZ TEPESİ
İlçe merkezinin güney yakasında kentin oturduğu alana dikey 500m. uzaklıkta 300m. rakımda içinde çocuk oyun alanları ve bir dağ evi bulunan çam, köknar, kayın ve kestane ağaçları ile kaplı elit bir mesire alanıdır.
ÇUKUR YAZI
İlçe merkezinin güneyinde 2 km. uzaklıkta, 40.000 m2 alana sahiptir, İlçe Kaymakamlığı tarafından alanın tamamı vişne, elma, armut, ceviz vb. meyve ağaçlarıyla donatılmış olup aydınlatması yapılmış güzide bir mesire yeridir.
İlçenin Şerefiye - Karacaköy - Yeniçam - incirpınarı Köyleri Karadeniz'e sınır olup Eşsiz güzellikte sahilleri, temiz ve bol kumuyla deniz turizmine son derece uygundur. Denizi, Şelaleleri, yaylaları, Ormanları, Gölleri ile doğa, kış, deniz turizmine son derece uygun olan ilçenin esasen en büyük potansiyeli av turizmidir.
Denizinde ve göletlerinde balık avı yılın her ayında yapılabilmekte olup, çulluk, kaz, ördek, bıldırcın, keklik gibi uçan av hayvanlarının yanında tavşan, domuz vb. yaban av hayvanları yörede bol miktarda bulunmaktadır. Yörede belki de hiçbir yerde rastlanılamayacak kadar Karaca (elik) yaşamasına karşın bu güzide hayvan yöre halkının da bu konuda duyarlı davranması ile kesinlikle avlanılmamaktadır.
Turizm Merkezleri
1-Sinop-Ayancık-Akgöl Turizm Merkezi
20 Eylül 199l tarih ve 20997 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanan Bakanlar Kurulu kararı ile Turizm Merkezi ilan edilmiştir. Ayancık-Boyabat asfaltının 40.Km.sinden 5 Km.içeridedir.


2-Sinop-Gerze Kozfındık-Bozarmut Yaylası Turizm Merkezi
20 Eylül 199l tarih ve 20997 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanan Bakanlar Kurulu kararı ile Turizm Merkezi ilan edilmiştir. Gerze İlçesine 47 km. uzaklıktadır.
3-Sinop-Türkeli-Kurugöl Turizm Merkezi
20 Eylül 1991 tarih ve 20997 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanan Bakanlar Kurulu Kararı ile Turizm Merkezi ilan edilmiştir. Türkeli İlçesi'ne l2 Km. uzaklıktadır.
Turizm merkezleri ile ilgili olarak ilan kararı dışında hiçbir çalışma yapılmamıştır. Acilen master planlarının ve uygulama projelerinin Turizm Bakanlığı tarafından hazırlanması gerekmektedir. Bakanlıkla yapılan görüşmelerde Turizm Merkezlerinin kadastro çalışmalarının tamamlanması istenmiştir.
Tarihsel Ve Kültürel Çevre
Birçok medeniyetlerin gelip geçtiği Sinop'ta tarihi, kültürel ve arkeolojik değerlerle tabii güzellikleri bir arada görmek mümkündür.
Sinop Müzesi
Şehrin Merkezinde bulunmaktadır. Sinop kazılarında ve çevresinde bulunan eserler sergilenmektedir. Müzede Prehistorik, Herenistik, Roma, Bizans, Etnografik eserler ile Sinop çevresinde toplanmış ikonalar bulunmaktadır.
Sinop Kalesi
M.Ö.7.yy.da şehri korumak amacıyla yarımada'nın üzerinde kurulmuştur. Roma,Bizans ve Selçuklular döneminde onarılarak kullanılmıştır. Günümüzde bir bölümü hala ihtişamını korumaktadır. 2050 m. Uzunluğu, 25 m. Yüksekliği, 3 m. Genişliği ve iki ana giriş kapısı bulunmaktadır.
Balatlar Kilisesi
Roma çağında tiyatro ya da hamam olarak kullanıldığı düşünülen bu yapı, 7.yy.da Bizanslılar tarafından kilise olarak kullanılmaya başlanmıştır. İç kısmındaki fresklerin bir bölümü durmaktadır. Mülkiyeti özel şahsa ait olan yapı Kültür ve Turizm Bakanlığınca 2000 Yılında Kamulaştırılarak gerekli bahçe düzenlemesi yapılarak halkın ziyaretine açılmıştır.
Alaaddin Camii
Sinop'un fethinden hemen sonra yapılmıştır. Selçuklu dönemi eseridir. Büyük bir avlunun güneyinde yer alır. Dikdörtgen planlı olup, beş kubbelidir. Avlunun ortasında bir şadırvan, bir köşede de İsfendiyar oğulları'nın türbeleri bulunmaktadır.

Paşa Tabyası
Sinop yarımadası'nın güney doğusunda l9.yy.da Osmanlı-Rus savaşları sırasında denizden gelen tehlikeleri önlemek amacıyla yapılmıştır. Yarı ay şeklindedir. 11 top yatağı, cephanelik ve mahzenlerden oluşmaktadır. Paşa Tabyası yeme içme tesisi olarak hizmete açılmış olup İlimiz turizmine hizmet vermektedir. Diğer bir tabya da Korucuk Tabyası'dır. Bu Tabya özel şahsın mülkiyeti içindedir.
Eski Sinop Cezaevi - Eski Sinop Tersanesi
Cezaevinin bulunduğu alan Osmanlıların Karadeniz'deki en büyük tersanesiydi. Cezaevi iç kalenin içinde eski tersane alanında yapılmıştır. 1887 yılından beri cezaevi olarak kullanılmaya başlanmıştır. Etrafı yüksek kale bedenleriyle çevrilidir. Bu özelliğinden dolayı mahkumların kaçışını imkansız kılmıştır. Şu an Sinop Valiliği İl Özel İdare Müdürlüğüne tahsisli olan eski Cezaevi Müze olarak ziyarete açıktır. 2004 yılında 40 bin kişi ücretli,5 bin kişi ücretsiz ziyaret etmiş olup,40.000 YTL gelir elde edilmiştir.
Şehitlik
Sinop Müzesi bahçesinde olan şehitlik, 1853 Osmanlı-Rus Savaş'ında Sinop Limanı'nda şehit olan denizcilerimiz için yaptırılmıştır. Şehitliğin altında şehit denizcilerimizin kemikleri bulunmaktadır.2004 Yılında Sinop Valiliğince halkın dinlenmesi amacıyla bahçe düzenlemesi yapılmıştır.
Şehitler Çeşmesi
Tersane çarşısındadır. 1853 Osmanlı-Rus Savaş'ında şehit düşen denizcilerimizin ceplerinden çıkan paralarla yaptırılmıştır. Ayrıca İl genelinde çok sayıda cami, türbe, medrese, kaya mezarı vb. gibi görülmeye değer tarihi eserler mevcuttur.
Özel İdare Karakum Tatil Köyü, Gazi Orman Kampı, Belediye Yuvam Tesisleri, Güney Kamping, Akliman yöresindeki Martı Kamping, Demirkollar Kamping çadır ve karavan turizmine uygun yerlerdir. Her türlü hizmet verilmektedir.

Av Turizmi
Avcılık
İl ve ilçelerdeki ormanlık alanlarda her mevsim kurt, çakal, yaban domuzu avlanmaktadır. Yine mevsimine göre yaban ördeği, yaban kazı, çulluk, bıldırcın avlanmaktadır. Av turizmiyle ilgili olarak Orman Bakanlığı'ndan gerekli izin alınmıştır. 2002 yılının ekim ayında av turizmi faaliyetlerine başlanacaktır.
Balıkçılık
İl Merkezi ile sahil ilçeler Ayancık, Gerze ve Türkeli'de küçük ve amatör balıkçılardan başka büyük tekne, gırgır ve trolcular tarafından balıkçılık yapılmaktadır. Ilde ayrıca olta balıkçılığı için uygun alanlar bulunmaktadır. Konuyla ilgili etüd çalışmaları yapılmaktadır.
FOTOÄžRAFLAR
|
|
|
| Uyuyan Prenses -Amasra |
|
Yazar: MaSaL - 02-17-2011, Saat: 11:23 AM - Forum: Gidilesi Yerler
- Yorum Yok
|
 |
Gezginin Gozuyle..
M.Ö. 12 yüzyılda kurulduğu söylenen Amasra, adını Pers prensesi Amastris'ten alıyor. Amastris'in kendi adına kurduğu bu yeni şehir, eşsiz güzellikteki sahili, iki koyu ve iki adasıyla güneydeki tatil merkezlerini aratmıyor. Eski çağlarda uyuyan bir prensese benzetilen Amasra.
Kente yaklaşırken çarpıcı bir manzarayla karşılaşıyorsunuz. Enteresan bir coğrafya, Karadeniz'in birçok sahil kentine parmak ısırtacak bir güzellik karşılıyor sizi. Keyifli bir tatil vaat eden, bir bakışa sığmayan bu görüntü insanı heyecanlandırıyor. Öyle ki, "İyi ki gelmişim, burada çok şey yapılabilir!.." diyorsunuz. Ve bu yüzden ayrılırken, hüzünleniyorsunuz... Batı Karadeniz'in şirin ilçesi Amasra'dayız. Birzamanların gözde tatil beldesi yeniden turizmde moda olmanın mutluluğunu yaşıyor. Tur otobüsleri, özel araçla gelen aileler... Karadeniz masmavi göl gibi durgun, dalgasız, geri kalan her yer yemyeşil.
Tarihçesi
Fatih Sultan Mehmet'in "Bakacak Tepesi"nden ovaya doğru şöyle bir bakıp "Lala Lala Çeşm-i Cihan bu mu ola" dediği bu şirin tatil merkezinin yer aldığı yarımadanın, iki koyu ve iki adası bulunuyor. Adalardan birine kayıkla ulaşılırken, diğerine tek gözlü Roma yapısı bir kemerle geçiliyor. M.Ö. 3. yüzyıla kadar Sesamos adıyla bilinen kenti ilk olarak Hititler veya Gasgaslar'ın M.Ö. 12 yüzyılda kurdukları söyleniyor. Şimşir ağacı ihracatı yapan kent, Pers İmparatorluğu etkisine girmiş. Persli prenses Amastris, kendi adına yeni bir şehir kurmuş, bağımsız kraliçelik yapmış. Daha sonraları kent Pontuslar'ın, Romalı ve Cenovalılar'ın eline geçmiş. 1200'lerde kale ve kiliseleriyle ünlenmiş. 1460 yılında Fatih Sultan Mehmet Amasra'yı fethetmiş. Bir kiliseyi camiye çevirmiş. O dönemlerde "Uyuyan Prenses"e benzetilen Amasra, Osmanlılar döneminde kadılık merkezi olmuş.
Kent; Anadolu'da bir benzeri görülmeyen Kuş Kayası anıtı, muhtemelen Roma eyalet Meclis Sarayı olarak inşa edilen "Bedesten", Roma imparatoru Claudius döneminde yapılan tek gözlü Roma Köprüsü, kilise temelleri kalan Tavşan Adası, 9. yüzyılda yapılan kale içindeki Fatih Camii, İç Kale Mecsidi, hamam, tiyatro ve mağaralarıyla bugün de ilgi çekiyor.
Amasra'da neler yapılır?
Tarihi dokuyu yansıtan Amasra'da sokaklar, binalar temiz bir görünüm sergiliyor. Tüm Karadeniz sahilinde sık sık rastlandığı gibi, kısa boylu süs köpekleri var. Öncelikle söylemekte yarar var, yaz kış akşamları serin oluyor. Limandan tekne kiralayıp çevre gezilerine çıkabilirsiniz. Örneğin Bedri Reis ile 45 dakikalık tur kirası 4-5 milyon lirayı ödeyerek, mendirekten dönüp Venedik misali köprü altındaki tünelden geçip küçük limana ulaşınca kraliçenin denize girdiği yer olarak bilinen doğal havuzu ve Direkli mevkii önündeki havuzun kayalara oyulmuş basamaklarını görebilirsiniz. Gri, beyaz, siyah tavşanların yaşadığı Tavşan Adası'na çıkabilir, mağaralara bakıp, kale ve sur duvarlarını fotoğraflayıp denizden Amasra'yı seyredebilirsiniz. Geziye katılanların birçoğu büyük tekne tutup, göbek atıp oynayarak gidip dönüyorlar. Belli ki yolculuk keyifli. Çay bahçeleri, cafe-bar ve bol ağaçlı sahil parkı seyir terasları var. Güneş batışının en güzel izlendiği yerde yöre halkı "Güneş denize kırmızı elma" gibi batar diyor. Gün boyu mendirekte en şık kıyafetleri ile arz-ı endam eden genç kızlar, akşam olunca güneşi en içten söyledikleri şarkılarla uğurluyorlar. Limandaki mendirek su sporu için durgun bir deniz sağlarken, adeta bir podyum görevi de görüyor. Aracını park edip üzerindeki elektriği yürüyüşle atanlar, bisiklete binenler, balık tutup köpeğini gezdirenler, yelken yarışlarını, tekneleri çekirdek yiyerek seyredenler, temiz hava alıp hazım yürüyüşüne çıkanlar ve benim gibi manzaraların ve mendireğin üzerine yapılan resimleri fotoğraflayan her yaştan insanlar. Köprü bağlantılı adaya geçip evleri görmek, Küçük Liman'ı tepeden gören seyir teraslarında yalnızlığı yaşamak, restore edilen kiliseden bozma camiyi görmek Amasra'da yapabileceklerinizden bazıları. Bir de müze var. Geçen yıldan bu yana restorasyon çalışmaları nedeniyle 2001'e kadar kapalı. İçinde Roma, Bizans, Osmanlı dönemi gözyaşı, koku şişeleri, pişmiş topraktan kap ve çömlekler, mutfak eşyaları, mezar taşları, lahitler, amforalar, mermer yılanlı Stel sağlık tanrısı, heykel ve etnoğrafik eserler yeni müzecilik anlayışıyla, yeniden sergilenmeyi bekliyorlar. Sıra geldi alışverişe... En sona sakladım... Buyrun Amasra'nın en ünlü sokağı "Çekiciler Çarşısı'na. El tezgahlarında ileri geri çekerek tahtayı, ağacı şekillendirirlermiş. "Çekiciler" ismi oradan geliyor. Çarşıda her türlü ağaç işi eşya satılıyor, birkaçını sayacağım. Dik duran yayık fıçısı, dekoratif bir bastonluk ve şemsiyelik olmuş. Tahta salata tabakları, gemiden otomobile tahta oyuncaklar, maketler, biblolar, gazetelik, ekmeklik, sehpa, sandalye, tabure, aynalık, şimşir kaşıklar, hasır eşyalar ve tahta takılar. Mustafa Tercan ve eşi, bu takı işini geliştirmişler. Çevredeki Akasya ve patlak ağaçlarının tohumlarından kolye, bilezik, küpe yapıyorlar. Kıskandıracak güzellikteki takıların takımı 3 milyon. Ceviz kabuğundan helikopter, deniz minaresinden kalyon, vernikli iskorpit balığı kafasından biblolar, kalp şeklinde ve üzerinde bir kaplumbağa olan "dilek sofrası" biblosu, İtalya'ya bile ihraç ediliyor.
NASIL GİDİLİR?
İstanbul'dan otoban çıkışı yaptıysanız, Bolu'yu geçip Yeniçağa'dan ayrılıp sola Devrek üzerinden Çaycuma, Bartın ve Amasra'ya ulaşabilirsiniz. Bu birinci seçenek. 431 km'lik Bolu ve Gerede'yi geçip Eskipazar Karabük üzerinden Safranbolu'yu görerek, Bartın-Amasra yapabilirsiniz. Bu da ikinci seçenek. Üçüncüsü ise benim yaptığım gibi gezip görme amaçlı Akçakoca yönüne DÜZCE'den girip, Alaplı-Ereğli-Zonguldak-Bartın'dan Amasra'ya ulaşmak. Yeşil ve mavi renklerin hakimiyetindeki doyumsuz sahilleri seyrederek, görsel lezzeti büyük bir kıyı yolculuğu yapabilirsiniz. Yollar asfalt (bazı heyelanlı yerler topraklı) zaman zaman virajlı, bazen rampa, bazen dar. Trafik polisine hiç rastlamadım, araç trafiği de az. Bartın yüksek, Amasra inişi dik ve virajlı. Bakacak tepesi, gideceğiniz yerin tümüne hakim. Harita gibi her yeri görebileceğiniz bu seyir tepesinde otopark da bulunuyor. Ama siz Amasra'yı Kurucasile-Cide'ye doğru gidiyormuş gibi yapıp, karşıdaki ilk tepeden seyredin.
Karadeniz farklı! Denize dik inen dağları ve dantel kıyıları aşmak ancak sık, kesin viraj ve rampaları geçerek mümkün oluyor. Yöreyi iyi tanıyan tecrübeli bir uzun yol şoförüne bilhassa sordum, bu bölgede nasıl gitmeli diye...
"Amasra inişi Nisan'da koyu sis alır, oturur ve bu hava Mayıs ayına kadar sürer. Yazın asfalt tozlanıp kumlandığı için de, Karadeniz bu, hafif yağmurunda bile yokuş aşağı kızaklar, kayar. Her otomobil aynı fren sistemine sahip değildir. Bazısı zınk diye aniden durur, altına girersin. Onun için mesafeli gidilir. Öndeki araca yaklaşılmaz. Virajı bilmiyor, bu yola ilk kez giriyorsan, yavaş gideceksin!.." dediler. Not: Amasra Mendirek'te geniş otopark var. Yarımadanın ada bağlantısından geçerken, kapılar araç genişliğinde. Yan ayna ve çamurluklara dikkat.
Ankara-Gerede-Mengen-Devrek-Bartın Amasra 385 Zonguldak-Çaycuma-Bartın Amasra 102 km.
NE YENİR?
Yol boyunca çilek satanlara rastlarsanız kaçırmayın. Toplaması zahmetli, tadı ve kokusu harika bu minik çileklerden bir reçel yapın. Kaynatırken tüm ev, apartman çilek koksun. Amasra'da hafta sonu, yöresel ürünlerin satıldığı işporta tezgahlar kuruluyor. Burada köylülerin yaptığı peynir, yağ, ev reçelleri, yumurta ve yöresel otlar satılıyor. Amasra'da birçok balık restoranı var. Fakat "Canlı Balık" adlı restoran içlerinde en ünlüsü. Yöre halkı dahil herkes, "Kimse onların pişirdiği balığı pişiremez!" diyor.
Merakıma yenilip daldım içeri. Salonda yer yok, isabet bahçede buyur ettiler, "olmaz" demedim. Yazın daracık kumsala da masa kurarlarmış. Küçük, liman manzaralı restoranda, servis hızlı hatta koşarak. Patron Celil Ayyıldız mutfaktan hiç çıkmıyor ve özellikle balıkları kendisi pişiriyor. Temiz pak giyinmiş, harlı ateşin başında açıya göre tavayla beraber sağa-sola yatıyor. Balık pişerken yağı azalta azalta alıyor. Tabağı tavaya kapatıp, ters-yüz ediyor ve tekrar yağ koyuyor. Balıklar tavadan yüzercesine, börek gibi çıkıyor ve çift tabakla servis ediliyor. Altın sarısı renginde, belli ki mısır unu...
Baba mesleğini sürdüren Celil Ayyıldız kaliteyi bozmuyor ve beğenmediği balığı müşteriye göndermiyor. Balık tavaya yapışmasın diye, bir önceki tavanın kızaran yağından bir miktarını tavanın yeni yağına katıyor. Restoranın balığı gibi salatası da ünlü. 27 çeşit malzeme olduğunu söylediler. İnanmadım ve saymalarını istedim. Pancar dahil, tüm turşu çeşitleri, roka, tere, dere, semizotu, maydanoz, marul ve soğanı doğrayıp sosu karıştırın (has zeytinyağı kullanmıyorlar). Bu şekilde zengin bir salata oluşuyor. Mutfak bölümünde çok sayıda kabın içinde ayrı ayrı bekleyen malzemeler, siparişler gelince taze olarak anında yapılıyor. Balık ve salatayı anlattım. Ama midye tava da var. Yaz hamsisi nadiren çıkıyor, bana rastladı. Mezgit, barbun, kalkan gibi türlerde bir tava balık, 3.5 milyon. Üstelik 2-3 kişi doyar. Yemek üzerine fındık ve öğütülmüş ceviz dökülmüş ballı manda yoğurdu veriyorlar. Çatal bıçakla servisi yapan şef Abdurrahman Girişmek, "Bu taze balığa olan güvenimizdir!" diyor. Yemekte çöven ekmeği, kepekli mısır unu taş fırın ekmeği veriliyor. Tatlı olarak da tahin helvasını limon suyu ile ezip macun haline getiriyor ve fındık içi karıştırıp sunuyorlar. Çay, kahve ikramı, buraya gitmeye değiyor doğrusu. Canlı Balık Restoran'ı (Mustafa Amca'nın Yeri) baba Celil ve oğulları Tevfik, Serkan, Mustafa işletiyorlar.
NEREDE KALINIR?
Türkiye'de turizmin başladığı yer olarak bilinen Amasra'da 1940'lı yıllarda ev pansiyonculuğu ve çadırlı kampçılık gelişmiş. 1950-65'li yıllarda en çok turist çeken yer olmuş. Ege ve Akdeniz sahillerinin yollarının yapılması ve turizme açılmasıyla turist sayısında azalma olmuşsa da, Amasra kendini yeniden toplayıp Ankara-İstanbul başta olmak üzere özel araçla ve tur otobüsleriyle gelenlerin gözdesi olmuş. Yeni yapılan ve restore edilen otelleriyle yatak kapasitesi artan Amasra'da Nur Pansiyon, Paşakaptan Oteli, Çınar Pansiyon, Belvü Palas Oteli ve Timur Oteli var. Limana iki adımlık mesafede Çekiciler Sokağı başında önü araç parkına müsait olan Timur Oteli yılboyu açık. Kaloriferli, telefonlu, banyolu, TV'li küçük ama şirin odaları, temizliği, konuksever, güleryüzlü, saygılı personeli ve ekonomik fiyatlarıyla dikkat çekiyor. Otelde kalan aileler sabah kahvaltılarını yaparken, araçları pırıl pırıl yıkayıp hazır ediliyor.
|
|
|
|