| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için Kayıt olmalısınız.
|
| Kimler Çevrimiçi |
Toplam: 161 kullanıcı aktif » 0 Kayıtlı » 157 Ziyaretçi Applebot, Baidu, Bing, Yandex
|
| Son Aktiviteler |
Allah’ın Bizlere Güvendiğ...
Forum: İslam
Son Yorum: halukgta
04-25-2026, Saat: 11:04 AM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 30
|
Allah’ın Dini İslam’ı Yaş...
Forum: İslam
Son Yorum: halukgta
04-24-2026, Saat: 12:01 PM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 37
|
Saff Suresi 6. Ayet Üzeri...
Forum: İslam
Son Yorum: halukgta
04-18-2026, Saat: 12:14 PM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 41
|
Namaz Dinin Direği Midir?
Forum: İslam
Son Yorum: halukgta
04-13-2026, Saat: 10:12 AM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 58
|
Atatürk'ün Çocukluk Anıla...
Forum: Hayatı ve Anıları
Son Yorum: Serdar102
03-28-2026, Saat: 09:08 PM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 98
|
Mavi'ye..
Forum: Aşk Hikayeleri
Son Yorum: SunSet
03-11-2026, Saat: 08:23 AM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 178
|
Keloğlan Çataltepe Tekfur...
Forum: Hikaye Uydurma Bölümü
Son Yorum: Serdar102
02-12-2026, Saat: 11:45 PM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 349
|
Kısa Keloğlan Masalları -...
Forum: Hikaye Uydurma Bölümü
Son Yorum: Serdar102
02-12-2026, Saat: 11:26 PM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 225
|
Keloğlan Ve Pinokyo - Ser...
Forum: Hikaye Uydurma Bölümü
Son Yorum: Serdar102
02-12-2026, Saat: 11:22 PM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 204
|
Dev Hamsi - Serdar Yıldır...
Forum: Hikaye Uydurma Bölümü
Son Yorum: Serdar102
02-12-2026, Saat: 11:19 PM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 194
|
|
|
| Nakil bekleyenlere iyi haber |
|
Yazar: MaSaL - 04-18-2011, Saat: 09:13 PM - Forum: Sağlık
- Yorum Yok
|
 |
A.A
12 Nisan 2011







Türkiye'de “kot kumlama işçisi” olarak bilinen silikozis hastalarına yapılan akciğer nakillerini gerçekleştiren merkezlerin sayısı artırılacak.

Sağlık Bakanlığı, Organ Nakli Merkezleri Yönergesi'nde değişiklik yaparak yeni akciğer nakli merkezleri kurulmasının önünü açtı. Sağlık Bakanlığı Organ Nakli ve Diyaliz Hizmetleri Daire Başkanı Halil Yılmaz Sur, yeni düzenlemeyle ilişkin bilgi verirken akciğer nakillerinin ciddi bir uzmanlık gerektirdiğini, ancak Türkiye'de bu nakilleri yapabilecek çok sayıda yetişmiş uzman bulunduğunu söyledi.
Türkiye'de akciğer nakline daha çok silikozis hastalarının ihtiyaç duyduğunu, bu nakillerin yüzde 80-90'ının söz konusu hastalara yapıldığını anlatan Sur, bunların yanı sıra KOAH hastalarına da bu nakillerin yapılabildiğini anlattı.
Sur, konuyla ilgili şu bilgileri aktardı:
“Ülkemizde halen 200-250 civarında akciğer nakli bekleyen hasta, buna karşın sadece 2 akciğer nakli merkezi bulunuyor. Birinin de ruhsat aşaması tamamlandı. Merkez sayısı yetersiz olduğu için hastaların büyük bölümü nakil için yurt dışına gidiyor. Geçen yıl 14'ü nakil yapılmak üzere, 41'i de daha önce nakil olup kontrol amaçlı toplam 55 vaka yurt dışına gönderildi. Hastalarımızın nakillerinin Türkiye'de yapılması için merkez sayısının artırılmasına karar verildi. Organ nakli merkezleriyle ilgili yapılacak yeni planlama çerçevesinde İstanbul, Ankara, İzmir ve Antalya'ya birer yeni akciğer nakli merkezi açılması planlanıyor. Böylece akciğer nakli bekleyen vatandaşlarımızın yurt dışına gönderilmesine gerek kalmayacak.”
Bunun ülke ekonomisine de katkı sağlayacağını ifade eden Sur, yurt dışında bir akciğer naklinin maliyetinin 300 bin Avro civarında olduğunu bildirdi. Sağlık Bakanlığının verilerine göre, Türkiye'de 200-250 civarında akciğer nakli bekleyen hasta bulunmasına rağmen 2009 yılında 7, 2010 yılında ise 5 hastaya nakil yapılabildi.
Silikozis nasıl bir hastalık
Silikozis, taş ocağı, tünel ve diğer maden işçilerinin silisyum tozlarını uzunca bir süre solumaları sonucu gelişen ağır bir akciğer hastalığı. Bu iş kollarında çalışan işçilerin, akciğerler için çok tahriş edici bir madde olan silisyuma maruz kalması sonucu akciğerlerde yaygın iltihaplar ve bunu izleyen fibroz odakları ortaya çıkar. Hastalığın solunum sistemini bozup klinik belirtilerin ortaya çıkması 20–30 seneyi bulabilir. Fakat bu tozlara yoğun bir biçimde hedef olan işçilerde hastalık 10 yıl gibi kısa bir sürede de ortaya çıkabilir.
Hastalığın ileri safhalarında, nefes darlığı, hızlı solunum, öksürük, halsizlik, göğüs ağrısı, ses kısıklığı, morarma, kan öksürme gibi belirtiler görülür. Türkiye'de silikozis hastalığı son zamanlarda kot kumlama işçileriyle gündeme geldi. Sağlık Bakanlığı, Türkiye'de silikozis hastalarının sayısındaki artış üzerine, her türlü kot giysi ve kumaşlara uygulanan püskürtme işleminde kum, silis tozu veya silika kristalleri içeren herhangi bir madde kullanılmasını yasakladı.
Bu kişilerin malulen emekli olabilmesi için de yasal düzenleme yapıldı. Düzenlemeyle silikozis hastalığı nedeniyle iş gücünün en az yüzde 15'ini kaybedenlere Sosyal Güvenlik Kurumu'nca aylık bağlanması kararlaştırıldı.
|
|
|
| Estetikte doğru bildiğiniz yanlışlar |
|
Yazar: MaSaL - 04-18-2011, Saat: 09:12 PM - Forum: Sağlık
- Yorum Yok
|
 |

7 Nisan 2011







Estetik cerrahi ile ilgili kulaktan dolma bilgiler, hastaları hayal kırıklığına uğratırken yanlış bilgilendirmeler de istenmeyen sonuçlara neden olabiliyor.

Günümüzde kadın, erkek ayırt etmeksizin güzel bir görünüme kavuşma isteği ile estetik cerrahlara başvuran hastaların sayısı gün geçtikçe artıyor. Botoksla gençleşme, liposuctionla yağ aldırma, meme büyütme, burun estetiği gibi pek çok işlem için teknoloji güzelliğin hizmetinde.
Ancak estetik cerrahi ile ilgili kulaktan dolma bilgiler, hastaları hayal kırıklığına uğratabiliyor. Yanlış bilgilendirmeler de istenmeyen sonuçlara neden olabiliyor. Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahı Op. Dr. Erkut Özdamar, estetik cerrahide doğru olarak bilinen yanlışlar hakkında bilgi verdi.
Estetik dikiş atılırsa iz kalmaz
Yanlış! Bilimsel literatürde “Estetik dikiş” olarak adlandırılan bir teknik bulunmamaktadır. Dokulara özenli yaklaşılan, ince dikiş iplikleriyle uygulanmış, uygun teknikler ile yapılmış dikiş, estetik olarak iyi bir sonuç verebilir. Özensiz bir dikişe göre daha az dikkat çeken, daha ince bir iz kalması sağlanabilir. Hiç iz kalmadan kesiler yapılabilseydi; ameliyatlar çok daha kolay olur, istenilen bölgeye istenilen uzunlukta kesiler yapılabilirdi. Ancak sanıldığı gibi henüz böyle bir teknoloji bulunmamaktadır.
Liposuction ameliyatı ile kilo verebilirim
Yanlış! Liposuction ameliyatı kilo verdirmeye yönelik bir yöntem değildir. Normal veya normalin biraz üzerinde kiloya sahip insanlarda, belli bölgelerde kümelenen yağ birikimlerinin alınması ile vücut görünümünün daha ideal olmasını sağlayan bir yöntemdir. Bir ameliyatta vücuttan güvenli bir şekilde alınabilecek toplam yağ miktarı 3- 5 litre arasındadır. Bu miktarın üzerine çıkıldığında ciddi risklerin ortaya çıkma olasılığı artmaktadır.
Botoks yılan zehiridir
Yanlış! Botoks, çok iyi bilinen bir bakteriden, kontrollü bir şekilde laboratuvar ortamında saflaştırılarak üretilen bir ilaçtır. Sadece kozmetik amaçlı değil, birçok hastalığın tedavisinde de yıllardır güvenle kullanılmaktadır. Tıbbi bir ilaç olduğu için sadece hekimler tarafından uygulanmalıdır.
Botoks yapılan kişilerin yüzleri ifadesiz ve maske gibi olur
Yanlış! Botoks uygun dozlarda ve doğru bölgelere yapıldığı takdirde böyle bir durumun ortaya çıkması mümkün değildir. Çünkü amaç, yüz kaslarını tamamen hareketsiz hale getirmek değil, ince mimik çizgilerde yumuşama sağlamaktır.
Benlere bıçak değince kansere dönüşür
Yanlış! Dermatoloji ve estetik cerrahi uzmanı tarafından riskli olduğu düşünülen bir benin alınması kişiyi çok önemli bir hastalıktan kurtarabilir. Benler alındığında, kansere dönüştüğü düşüncesi tamamen asılsızdır.
Estetikte en iyi yöntemler en yeni yöntemlerdir
Yanlış! Bir yöntemin yeni olması en iyi olduğu anlamına gelmez. Bir yöntem hakkında uzun dönem tecrübe ve sonuçların tespiti çok önemlidir.
Silikon protez ile meme büyütme sonrası kanser riski artar, bebek emzirilmez
Yanlış! Meme büyütmede kullanılan silikon protezlerin meme kanseri riskini arttırdığı düşüncesi bilimsel olarak ispatlanmış bir bilgiye dayanmamaktadır. Meme büyütme operasyonu sonrasında bebeğin emzirilmesinde de hiçbir sakınca yoktur.
Sigara içmek yaraların çabuk iyileşmesini sağlar
Yanlış! Sigaranın küçük kan damarlarını büzüştürerek kan dolaşımını yavaşlattığı bilinmektedir. Kan dolaşımı yavaşladığı için; iyileşme süresi uzar, şişlik ve morluklar olabilir. Bu nedenle cerrahi girişim öncesinde 3 hafta, sonrasında da 3 hafta, sigarayı bırakmak faydalı olacaktır. Mümkünse sigaranın tamamen bırakılması en doğru tercih olacaktır.
Estetik ameliyat olursam hayatım değişir, evliliğimi kurtarabilirim, işimde yükselebilirim
Yanlış! Estetik ameliyatlara çok fazla anlam yüklemek ve gerçekçi olmayan beklentilere girmek son derece tehlikeli olabilir ve hastayı daha da mutsuz olmaya itebilir. Çok iyi görünmeyen bir burnu olan hastanın başarılı bir burun ameliyatı sonunda morali çok düzelebilir, öz güveni artabilir, kişi hayata daha pozitif bakmaya başlayabilir. Hasta dolaylı olarak da özel hayatında ve iş hayatında daha mutlu ve başarılı olabilir. Zaten hedeflenen de bu sonuçtur. Fakat sadece estetik ameliyat olduğu için hayatında iyi yönde radikal bir değişiklik olmasını beklemek hüsranla sonuçlanabilir.
hürriyet
|
|
|
| Akromegaliye kan testi ile erken tanı |
|
Yazar: MaSaL - 04-18-2011, Saat: 09:12 PM - Forum: Sağlık
- Yorum Yok
|
 |
A.A
13 Nisan 2011







Vücutta orantısız büyüme sonucu yüzde 60'ı kalp ve yüzde 25'i solunum sistemi hastalıklarına bağlı ölüme yol açabilen “Akromegali” hastalığında, büyüme hormonu ve IGF-1 düzeyinin ölçümü ve şeker yükleme testi ile erken tanı ve tedavi mümkün.

El ve ayaklarda büyüme, yumuşak doku şişliği, kas güçsüzlüğü, yağlanma, sivilcelenme, alın-burun-dudaklar-dil ve çenede orantısız büyüme gibi şikayetler halinde vakit kaybetmeden hekime başvurması, hastalığın daha fazla ilerlemeden kontrol altına alınabilmesi açısından önem taşıyor.
Uzmanlar, akromegalik hastalarda tedavi ile büyüme hormonu kontrol edildiğinde, hastalıkların önlenmesi ve hastaların daha uzun bir yaşama kavuşması mümkün olabiliyor. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi ve Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği Başkanı Prof. Dr. Sadi Gündoğdu, akromegali'nin, büyüme hormonunun aşırı salgılanması ve buna bağlı olarak IGF-1'in aşırı üretiminden meydana gelen kronik, organ ve dokuların büyümesine neden olan bir hastalık olduğunu söyledi.
Her bir milyon kişiden 40-60'nın akromegali hastası olduğu ve her yıl bir milyonda 3 kişinin akromegali tanısı aldığının öngörüldüğünü belirten Gündoğdu, akromegali hastalığının bilinirliğini arttırmak ve erken önlem alınmasını sağlamak amacıyla Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü tarafından da onaylanan Akromegali Günü'nün her yıl 15 Nisan'da gerçekleştirildiğini ifade etti.
Gündoğdu, akromegali hastalığının erkek ve kadınları eşit oranda etkilediğini, hastaların ortalama 40-50 yaşlarında tanı aldığını dile getirerek, hastaların genellikle geç dönemde tanı aldığına, semptomların başlaması ile tanı arasında geçen sürenin 8-12 yıla kadar uzayabildiğine dikkati çekti. Akromegali belirtilerinin kolayca gözden kaçırılabileceği için, gerçek hasta sayısının daha yüksek olabileceğini belirten Sadi Gündoğdu, akromegalinin yüzde 98'inde nedenin büyüme hormonu salgılanmasıyla ilgili sorunlardan kaynaklandığını söyledi. Gündoğdu, akromegaliye neden olan hipofiz adenomlarının, yüzde 80-85'inin, bir santimetreden büyük, yüzde 15-20'sinin ise bir santimetreden küçük olduğunu anlattı.
Kemik büyüme hatları kapandıktan sonra oluşan, büyüme hormonu salgılayan tümörlerin akromegaliye yol açtığını anlatan Gündoğdu, “GH salgılayan adenomlar çocuklarda ve gençlerde kemik büyüme hatları kapanmadan önce gelişirse devlik tablosu oluşur” dedi.
Alın, burun, dudaklar, dil ve çenede büyümeye dikkat
İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi ve Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği Başkanı Prof. Dr. Sadi Gündoğdu, akromegalinin hem fiziksel görünüşü hem de genel sağlığı etkileyebildiğini belirterek, fiziksel görünüşte meydana gelen değişikliklerin yıllar içinde oluşabileceğinden hemen göze çarpmayabildiğini ifade etti.
Akromegalinin erken evrede ortaya çıkan bazı belirti ve bulgularının yanlışlıkla yaşlanmaya veya başka hastalıklara bağlı olduğunun düşünülebildiğini ifade eden Gündoğdu, akromegalide birçok belirti ve bulgu olabildiğini dile getirdi.
Gündoğdu'nun verdiği bilgiye göre, en sık el ve ayaklarda kademeli olarak büyüme, yumuşak doku şişliği, adet düzensizlikleri, iktidarsızlık, terleme, baş ağrısı, görme bozuklukları, karpal tünel sendromu (özellikle el bileklerinde sinir sıkışması ve sıkışma sonucu ellerde uyuşma, ağrı), kas güçsüzlüğü, yorgunluk, eklem ağrısı, sinüs ödemi, uyku apnesi (solunumun geçici olarak durması), ciltte kalınlaşma, yağlanma, sivilcelenme, kaba yüz görünümü, özellikle alın, burun, dudaklar, dil ve çenede büyüme gibi durumların dikkat çekiyor.
Bu gibi şikayetleri olan kişilerin, vakit geçirmeden hekime başvurması, hastalığın daha fazla ilerlemeden kontrol altına alınabilmesinin sağlaması açısından son derece önem taşıyor. Akromegali hastalarına tanı koyarken, büyüme hormonu ve IGF-1 düzeyi ölçülüyor. Akromegali tanısında şeker yükleme testi yapılıyor. Klinik bulgular akromegaliyi desteklediğinde ise hipofiz görüntülemesi için MR isteniyor.
Hormon kontrolü ile sağlıklı yaşam şansı artıyor
Akromegalik hastaların yaklaşık yüzde 60'ı kalp ve yüzde 25'i solunum sistemi hastalıklarına bağlı yaşamını yitiriyor. Akromegalik hastalarda tedavi ile büyüme hormonu kontrol edildiğinde, hastalıkların önlenmesi ve hastaların daha uzun bir yaşama kavuşması mümkün olabiliyor.
Adenomun oluşturduğu bası semptomları baş ağrısına, görmede azalmaya ve kafa sinirlerinde felçlere neden olabiliyor. Büyük adenomların oluşturduğu lokal baskı, diğer hipofiz hormonların salgılanmasında azalmaya yol açarak hormon eksikliği oluşturuyor.
El ve ayaktaki büyüme ile yumuşak doku şişliği, ayakkabı ve yüzük numarasında artışa neden oluyor. Burunda ve dilde büyüme ile birlikte çenenin öne doğru çıkması ve alın kemiklerindeki büyüme, yüzde kabalaşmaya yol açıyor.
Akromegalik hastaların yüzde 60-70'inde eklem ağrıları görülüyor. Karpal tünel sendromu akromegalik hastaların yüzde 20-30'unda ortaya çıkıyor. Aşırı terleme, ciltte yağlanma, kalınlaşma akromegalinin cilt bulguları olarak dikkat çekiyor.
Akromegali ile birlikte şeker hastalığı da hastaların yaklaşık yüzde 20-40'ında görülüyor. Hastaların 60'ında hipertansiyon gelişiyor. Kalp yetmezliği ise hastalığın ileri dönemlerinde ortaya çıkıyor. Dil büyümesi, burun polipleri, bademciklerdeki büyüme solunum fonksiyonlarını etkiliyor. Akromegalik hastaların yüzde 60-70'inde uyku apnesi gelişiyor ve horlama ile birlikte seyrediyor.
Bu hastalarda ayrıca, kalın bağırsak polipi görülme sıklığı artıyor ve hastaların yarısında kendini gösteriyor.
Hastalarda noduler guatr görülme sıklığı ise yüzde 30-90 olarak bildiriliyor. Akromegalik hastaların yaklaşık yüzde 3-6'sında tiroid kanseri gelişiyor.
Akromegalik hastalarda, cerrahi, ilaç ve ışın tedavisi uygulanıyor. Ameliyatlar için deneyimli merkezlerin seçilmesi gerekiyor. Ameliyat tedavisinden sonra hastaların büyük çoğunluğuna ilaç tedavisi uygulanması gerekiyor. Akromegalik hastalarda, tedavi ile büyüme hormonu kontrol altına alındığında ölüm oranları azalıyor.
|
|
|
| Hangi cilde hangi bakım kürü |
|
Yazar: MaSaL - 04-18-2011, Saat: 09:11 PM - Forum: Sağlık
- Yorum Yok
|
 |
A.A
7 Nisan 2011




Daha güzel, daha genç, daha aydınlık bir cilt, profesyonel bakımla mümkün olabiliyor.

Uzmanlar, lekeli ciltlere üzüm çekirdeği, dut ve meyan kökü ekstresi ile bakım ve orta derinlikte peeling; kuru ciltlere jojoba yağı, primrose oil, avokado yağı ile masaj; yağlı ve akneli ciltlere ise beyaz kil maskesi ile deniz yosunu özü, lipozom maya konsantresi ile bakım ile genç ve sağlıklı bir cilt ile zamana meydan okunulabileceğini belirtiyor.
Normal cilde oksijen veren maskeler ile bakımın etkinliğini arttırılırken; hassas cilt bakımında yeşil çay, aloe vera, yaban mersini, ahududu gibi yatıştırıcıların kullanılabileceği ve K vitamini ile damar duvarlarının güçlendirilebileceğini ifade ediliyor.
Koru Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Doç. Dr. Muhterem Polat, derinin organizmayı dış etkenlere karşı koruyan, sıvı ve ısı dengesini sağlayan, salgı yapan, duysal ve immünolojik işlevi olan, insan vücudunun yaklaşık 2 metrekaresini kaplayan en büyük organ olduğunu söyledi.
Çevredeki değişikliklerden ilk olarak cildin etkilendiğini, cildin iç ve dış ortam arasında bariyer görevi yaptığını belirten Polat, çevresel ve mevsimsel değişikliklere uyum sağlayamayan cildin zamanla inceldiğine ve yıprandığına dikkati çekti. Polat, cildin, güneş ışınları, olumsuz çevre koşulları, uzun süreli rahatsızlıklar ve ilaç kullanımı, hormonlu gıdalar, dengesiz beslenme ve sigara gibi etkenlerle yıprandığını dile getiren Polat, zamanla ciltte kırışıklıklar, sararma, kahverengi lekeler, ince kırmızı damarlanmalar gibi renk değişikliği, gevşeklik ve esneklik kaybı gözlendiğini ve bu durumun bakımsızlık halinde daha da hızlandığı uyarısında bulundu.
Polat, zamanın ve olumsuz faktörlerin cilde vereceği zararın azaltılması ya da geciktirilmesinin cilt yapısına uygun bakımla mümkün olduğunu belirterek, cilt bakımının yanlış uygulandığında da zararlı olabileceğini belirtti.
Kuru cilt erken kırışmaya müsait
Bakımın, kişinin cilt tipine göre yapılması gerektiğinin altını çizen Polat'ın verdiği bilgiye göre, kozmetik kullanımına ya da güneş hasarına bağlı, gebelik sırasında veya ilaçlara bağlı oluşan lekeli ciltlere pretinol, glikolik bileşik, vitamin C, vitamin E, üzüm çekirdeği ekstresi, dut ve meyan kökü ekstresi aktif içerikleri ile temel bakım öneriliyor. Aydınlatıcı komplex serum ve maskeler kullanılıyor. UVA ve UVB'ye karşı tam koruma sağlayan mikronize çinko oksit ve titanyum dioksit filtreler içeren koruyucular uygulanıyor. Daha iyi sonuçlar için orta derinlikte peeling yapılması tavsiye ediliyor.
Gözenekler küçük, ince bir üst deriye sahip, yağ salgısı normalin altında özellik taşıyan, mat ve nem oranı düşük kuru ciltler, erken kırışmaya müsait oluyor. Soğuk hava, rüzgar, uv ışınları, kötü hava şartları cildin kötüleşmesine yol açabiliyor. Kuru ciltlerde erken yaştan itibaren bilinçli bir bakım uygulanırsa, erken yaşlanmanın önüne geçilebiliyor.
Kuru cilt bakımında, nazikçe cilt ölü hücrelerden arındırılıyor, kir ve makyajı temizleniyor. Vitamin E, Superoxide dismutase, green tea extract, co-enzyme Q-10 aktif içerikleri ile serbest oksijen radikalleri gideriliyor, allantoin, bisabolol, maya extract aktif içerikleri ile yatıştırılıyor. Cilt özelliğine göre maskeler ile bakımın etkinliğini arttırılıyor. Hyaluronik asit ve gliserin ile nemlendiriliyor, jojoba yağı, primrose oil, avokado yağı ile masajdan sonra UVA ve UVB'ye karşı tam koruma sağlayan mikronize çinko oksit ve titanyum dioksit filtreler içeren koruyucular öneriliyor.
Yağlı ciltlerde sarkma riski yüksek
Parlak görüntülü yağlı ciltlerde ise parlaklık yüzün her bölgesinde görülüyor ve gözeneklerin içi dolu, siyah nokta ve sivilce oluşumuna müsait oluyor. Yağlı cilt, daha uzun süre diri kalıyor, daha az çizgi oluşabiliyor, ancak bakımına dikkat edilmezse sarkma riski artıyor. Yaşlandıkça kırışıklıktan çok derin çizgiler belirgin hale geliyor.
Glikolik bileşik, cildin doğal pH'sı ile uyumlu olarak en hassas ciltlerde bile sağlıklı ve genç bir görünüm sağlıyor, genişlemiş gözeneklerin görünümü azalıyor ve tıkalı gözenekleri açmaya, yağ salgısını düzenlemeye yardımcı oluyor. Salisilik bileşik gözeneklerdeki yağ blokajını azaltan lipidde çözülebilen bir soyucudur. Aynı zamanda yağlı, problemli ciltler için çok gereken antimikrobik, antiseptik özelliği bulunuyor. Komedon temizliği yağlı cilt bakımının en önemli parçasını teşkil ediyor. A vitamini, laktik asit, deniz yosunu özü, lipozom maya konsantresi de yağlı ciltlerde öneriliyor. Fransız beyaz kil maskesi ile yağlı parlak görünüm, genişlemiş gözenekler ve sivilceler kontrol altına alınıyor, cilt arındırılıyor ve onarılıyor. UVA ve UVB'ye karşı tam koruma sağlayan mikronize çinko oksit ve titanyum dioksit filtreler içeren koruyucular ile yağlı cilt bakımı tamamlanıyor.
Üzüm çekirdeği ekstresi olgun ciltler için
Kadınların ciltlerinde, menopoz öncesinde, sırasında ve sonrasında hormonal değişikliklere bağlı olarak sivilcelenme, tüylenme, lekelenme ya da çizgilerin çoğalması gibi durumlar gelişebiliyor.
Olgun cilt bakımında cilt ölü hücrelerden arındırılıyor, kir ve makyajı temizleniyor, E vitamini, Co-enzyme Q-10, C vitamini, üzüm çekirdeği ekstresi, yeşilçay özü, papaya enzimi, retinyl palmitate aktif içerikleri ile temel bakım yapılıyor. Peptid içeren serumlar, lifting maskeler ile bakımın etkinliğini arttırdıktan sonra yine koruyucular sürülüyor.
Avokado yağı normal ciltler için
Ortalama gözenekli normal ciltlerde ise burun ve çenede daha çok gözenek olabiliyor, ancak siyah nokta ve sivilce sorunu görülmüyor. Yaş ilerledikçe derinin güzelliğini ve kalitesini kaybetmemesi için genç yaşlardan itibaren koruyucu bakım uygulanması ve doğru bakım ürünleri ile cildin desteklenmesi tavsiye ediliyor.
Normal cilt bakımında da cilt, ölü hücrelerden arındırıyor, temizleniyor ve vitamin E, Superoxide dismutase, green tea extract, aloe vera, co-enzyme Q-10, allantoin, bisabolol, maya extract, GM glukan aktif içerikleri ile temel bakım yapılıyor. Oksijen veren maskeler ile bakımın etkinliğini arttırılıyor. Avokado yağı ile masajın ardından UVA ve UVB'ye karşı tam koruma sağlayan koruyucular kullanılıyor.
Hassas ciltlere K vitamini
Açık tenli ve renkli gözlü insanlarda hassas cilt yapısı görülüyor. Bariyer fonksiyonu azalmış olan bu cilt, üzerine sürülen herşeye karşı savunmasız olduğundan, yumuşak ürünler kullanılıyor.
Ciltteki hassasiyet uygun cilt bakımı ile kontrol altına alınıyor. Ceramidler, cholesterol, linoleik ve linolenik asit, dimethicon, cyclomethicone cildi koruyan ve epidermisi güçlendiren aktif içerikler, nemlendirici ve antioksidanlar bu bakımın temelini oluşturuyor. Yeşil çay, aloe vera, yaban mersini, ahududu gibi yatıştırıcılar kullanılıyor. K vitamini ile damar duvarları güçlendiriliyor ve UVA ve UVB'ye karşı tam koruma sağlayan koruyucular uygulanıyor.
Akneli ciltlere deniz yosunu özü
Gözeneklerin içinde şeffaf yağ birikimleri olan akneli ciltlerde, glikolik bileşik cildin doğal pH'sı ile uyumlu olarak en hassas ciltlerde bile sağlıklı genç bir görünüm sağlıyor. Genişlemiş gözeneklerin görünümünü azaltıyor ve tıkalı gözenekleri açmaya, yağ salgısını düzenlemeye yardımcı oluyor. Salisilik bileşik gözeneklerdeki yağ blokajını azaltan lipidde çözülebilen bir soyucu olarak kullanılıyor ve aynı zamanda yağlı, problemli ciltler için çok gereken antimikrobik, antiseptik özelliği içeriyor.
Komedon temizliği yağlı cilt bakımının en önemli parçasını oluşturuyor. A vitamini, laktik asit, deniz yosunu özü, lipozom maya konsantresi uygulanıyor. Fransız beyaz kil maskesi ile yağlı parlak görünüm, genişlemiş gözenekleri ve sivilceler kontrol altına alınıyor, cilt arındırılıyor ve onarılıyor. Son adımda güneş koruyucu uygulanıyor.
Bunların dışında modern hayatın getirmiş olduğu stres, kirlilik, güneş ve serbest radikallere maruz kalan ciltler de temizlenip, arındırıldıktan sonra yoğun C vitamini, retinol, super okside dismutase, co-enzyme Q-10, yeşil çay aktif içerikleri uygulanıyor. Antioksidan serumlar ve maskeler ile bakımın etkinliği arttırılıyor ve koruyucu ile bakım tamamlanıyor.
|
|
|
| Reçetesiz antibiyotik satışına sıkı denetim |
|
Yazar: MaSaL - 04-18-2011, Saat: 09:10 PM - Forum: Sağlık
- Yorum Yok
|
 |
A.A
14 Nisan 2011



Bilinçsiz antibiyotik kullanımının yol açtığı direnç sorununun dünyada olduğu gibi Türkiye'de de giderek büyüyen bir tehlike haline gelmesi, Sağlık Bakanlığını harekete geçirdi.

Bakanlığın hazırladığı strateji eylem planı taslağında, reçetesiz antibiyotik satışına sıkı denetim getirilmesi ve Türkiye'deki antibiyotik direnç sıklığının belirlenmesi gibi önlemler yer alıyor. Sağlık Bakanlığı Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanı Doç. Dr. Mustafa Ertek, ilk keşfedildiğinde bir çok hastalığa çare olan, ancak zaman içinde bilinçsiz kullanım sonucu giderek etkisizleşen antibiyotiklerin yerinde kullanımı için Bakanlığın yürüttüğü çalışmalarla ilgili bilgi verdi.
Akılcı antibiyotik kullanımı için stratejik eylem planı taslağı hazırlandığını bildiren Ertek, bu taslak planda şunların öngörüldüğünü bildirdi:
“Antibiyotik kullanımında hekimlere yol gösterici rehberler hazırlanacak.
-Eczanelerden reçetesiz antibiyotik satışına sıkı denetim getirilecek. Denetimler İlaç Takip Sistemi üzerinden yapılacak. Bu sistem sayesinde reçetesiz antibiyotik satışı yaptığı belirlenen eczanelere yaptırım uygulanacak.
-Hastanelerde görevli antibiyotik kontrol ekipleri eğitilerek görev tanımları düzenlenecek.
-Sağlık kurumlarında ameliyat öncesi kullanılan antibiyotiklerle ilgili düzenlemeler getirilecek.
-Türkiye'de antibiyotik kullanımı ile ilgili gerçekler araştırılacak. Bu çerçevede, ülkedeki antibiyotik kullanım sıklığı, bunun ne kadarının akılcı olduğu ve antibiyotik direnç sıklığı belirlenecek.
-Ulusal antimikrobiyal direnç surveyans sistemi ile hastaneler Türkiye İstatistik Kurumunun belirlediği 12 bölgeden eşit dağılım sağlayacak şekilde seçildi. Bu çalışmayla 79 hastanenin antimikrobiyal direnç oranları toplanacak ve ülkedeki durum bilimsel anlamda geçerli yöntemlerle incelenecek. Verilerin bu yıl içinde analiz ve rapor edilmesi planlanıyor.
-Gerekli yasal düzenlemelere gidilecek.
-Diş, eczacılık, veteriner ve ziraat fakültelerinde antibiyotikle ilgili eğitim gözden geçirilerek varsa eksikler giderilecek. Tıp doktorlarına hizmet içi, halka da bilinçli kullanım için eğitim verilecek.
-Antibiyotik kullanımın yaygın olduğu veterinerlik ve tarım uygulamaları ile ilgili bir proje yapılacak.”
Antibiyotiklerin yarısı gereksiz yere kullanılıyor
İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Klinik Mikrobiyoloji ve Enfeksiyon Hastalıkları Derneği Antibiyotik Direnci Çalışma Grubu Başkanı Prof. Dr. Neşe Saltoğlu, bilinçsiz antibiyotik kullanımının önlenmesine yönelik uyarılarda bulundu.
Antibiyotiklerin uygunsuz kullanımının antibiyotik direncine, istenmeyen etkilere ve sağlık bakımı harcamalarında artışa yol açtığını anlatan Saltoğlu, Dünya Sağlık Örgütüne göre antibiyotiklerin yaklaşık yarısının gereksiz yere kullanıldığına işaret etti.
Türkiye'de en sık reçetelenen ilaçların yüzde 20-40'ının antibiyotikler olduğunu belirten Saltoğlu, şu bilgileri aktardı:
“Antibiyotiklerin yanlış kullanımı sonucunda çok ilaca direnç gelişimi dünyanın bir çok ülkesinde gözlenen bir sorun. Direnç özellikle antibiyotik kullanımının yüksek olduğu gelişmekte olan ülkelerde daha sık görülüyor. Bakterilerde, antibiyotik kullanımı ile direnç gelişimi arasında yakın ilişki bulunuyor. Toplum ve hastane kaynaklı enfeksiyonlarda antibiyotik tüketimiyle direnç artırıyor.”
Antibiyotiklerin toplumda yaygın oranda kullanımı halinde dirençli bakterilerin baskın hale geçtiğini anlatan Saltoğlu, bu durumun son 20 yıldır solunum yolu enfeksiyonu etkenleri ve idrar yolu ile ilişkili enfeksiyonların etkenlerinde gözlendiğini ve tedavi başarısını etkilediğini bildirdi.
Antibiyotiklere direncin özellikle yoğun bakım ünitelerinde yatan hastaların sağ kalımı üzerinde önemli bir belirleyici olduğuna işaret eden Saltoğlu, “Günümüzde hastanelerde tüm antibiyotiklere dirençli mikroorganizmalar izole edilmekte ve hastalar bu nedenle yaşamlarını kaybedebilmektedir” dedi. Prof. Dr. Saltoğlu, bilinçli antibiyotik kullanımıyla ilgili şu önerileri dile getirdi:
-Antibiyotiklere direnç gelişimi izlenmeli ve mikrobiyolojik sonuçlar klinisyene zamanında bildirilmelidir.
-Gereksiz antibiyotik kutlanımını önlemek için tanı koyma ve tedavide kanıta dayalı stratejilerin hayata geçirilmesi önemlidir.
-Uygun eğitimle klasik bilgi aktarmadan çok her hekimin uygun antibiyotik kullanımını davranış biçimi haline getirilmesi hedeflenmelidir. Antibiyotikler hakkında her şeyi içeren veri tabanları oluşturulmalıdır. Kanıta dayalı, maliyet-etkin, sorun çözmeye dayalı öğrenmeyi hedefleyen bir yaklaşım sergilenmelidir.
-Hastanede olduğu gibi toplumda da özellikle birinci basamakta
antibiyotiklerin kullanımını izleyen denetim mekanizması sağlık otoritesince
kurulmalı, sürekli geri bildirimler alınmalıdır.
-Uzmanlık eğitimi sırasında ve sonrasında da uygun antibiyotik kullanımı konusu sürekli canlı tutulmalıdır.
-Eczacılar için akılcı antibiyotik kullanımı hakkında yaşam boyu eğitim devam etmeli, yenilikler-değişiklikler sürekli izlenmelidir.
-Hastalarda antibiyotiklerin uygun kullanımı hakkında farkındalık oluşturulmalıdır. Antibiyotiklerin hangi durumlarda kullanılması gerektiği hakkında halka eğitim verilmeli işbirliği sağlanmalıdır.
(SBK-JM)
10:03 11/04/11
|
|
|
| Türkiye'deki şeker hastalarına müjde |
|
Yazar: MaSaL - 04-18-2011, Saat: 09:10 PM - Forum: Sağlık
- Yorum Yok
|
 |
A.A
11 Nisan 2011




Paraguay'da yüzyıllardır tatlandırıcı olarak kullanılan bilimsel adı 'steviya' olan şeker otu, Akdeniz Üniversitesi'nde üretilmeye başladı.

Kalori, yağ, sakarin ve toksik maddeler içermediği için şeker hastalarının tatlandırıcı olarak rahatlıkla kullanabileceği şeker otunun toz halinin ise normal şekerden 200-300 kat daha tatlı olduğu bildirildi. Özel bir firma tarafından da Antalya'da 10 dekar alanda üretimine başlanan şeker otunun, kısa sürede ekonomiye kazandırılması planlanıyor.
Akdeniz Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarla Bitkileri Bölüm Başkanı Prof. Dr. Kenan Turgut, Latince ismi steviya olan şeker otunun, tropik kuşakta yetiştiğini belirtti.
Şeker otunun Paraguay'da 1500 yıldır tatlandırıcı olarak kullanıldığını, Brezilya, Japonya, Hindistan'da da kullanımının yaygın olduğunu ifade eden Turgut, Türkiye'de de bitkinin üretimi ve kullanımına izin verildiğini vurguladı. Türkiye'de kullanılıyor olmasına rağmen, üretimi olmadığını ve ithal edildiğini kaydeden Prof. Dr. Kenan Turgut, şu bilgileri verdi:
“Bu bitkinin en büyük özelliği, içerdiği farklı tipteki tatlandırıcı. Sakorozdan çok farklı, steviyol glikozit adı verilen bir tatlandırıcı. Kurutulmuş haldeki şeker otu yaprakları, normal şekerden 10-15 kat daha tatlıdır. İşlenerek toz haline getirilmiş şeker otu ise normal şekerden 200-300 kat daha tatlıdır. Stevia ekstresinin en büyük özelliği, doğal tatlandırıcı ve diyet gıdası olarak hiç bir şekilde kalori, yağ, sakarin ve toksik maddeler içermemesidir.”
Turgut, bir dekardan yaprak olarak 1.5 ton verim alınabildiğini belirterek, “Tatlandırıcı dediğimiz içerik olarak da yüzde 7-15 arasında verim alınabiliyor. Bu da çok yüksek bir rakam” dedi.
Japon şeker hastaları kullanıyor
Japonya, Brezilya ve Paraguay'da şeker otunun diyabet hastaları tarafından yoğun kullanıldığını bildiren Kenan Turgut, “Çünkü olumsuz etkisi yok. Diyabetikler bunu şeker niyetine kullanabilirler. Yapılan araştırmalar şeker otunun, şeker hastaları tarafından kullanılabileceğini göstermektedir. Kalorisi olmayan şeker otunda diğer tatlandırıcılar gibi olumsuzluklar tespit edilmedi. Yüzde 100 doğal olan bu ürünü şeker hastaları rahatlıkla kullanabilir” diye konuştu.
Turgut, şeker otunun dişlere zarar vermediğini de bildirdi.
Şeker otunun, yapay tatlandırıcıların yoğun olarak kullanıldığı gazlı içecekler, meyve suları, reçel, marmelat hatta pasta yapımında rahatlıkla kullanabileceğini vurgulayan Turgut, özellikle diyet ürünlerde kullanılabileceğine işaret etti.
Kandaki şeker oranını düşürüyor
Brezilya, Hindistan gibi ülkelerin şeker otunun üretimine yatırım yaptığına dikkati çeken Prof. Dr. Kenan Turgut, şeker otunun yapay tatlandırıcıların önüne geçecek bir ürün olduğunu kaydetti. “Yüzde yüz doğal bir ürün, kalorisi yok” diyen Prof. Dr. Turgut, hatta bazı yerlerde tedavi edici özelliğinin olduğu, kandaki şeker oranını düşürdüğü, kalp damar hastalıklarına iyi geldiği şeklinde bulgular da olduğunu belirtti.
Tarımsal potansiyeli olmasına rağmen şeker otunun Türkiye'de üretilmediğini vurgulayan Prof. Dr. Kenan Turgut, şunları söyledi:
“Bunu ilk defa Akdeniz Üniversitesi üretiyor. Akdeniz Üniversitesi'nde 1.5 yıl önce başladığımız araştırmalar olumlu sonuçlar verdi. Şu anda ilk planlı deneme alanını kurduk. Yaptığımız çalışmalarla çimlenme oranını yüzde 5'ten yüzde 50'nin üzerine çıkardık. Tropik kökenli bir bitki olmasından dolayı Türkiye'nin her yerinde yetişmez. ODTÜ teknokentte bulunan üretim alanı bulunan özel bir firma da bu işe sahip çıktı. Şimdi Antalya'da 10 dekar alanda üretimine başladı. Yılda üç defa hasat edilebilen şeker otu kısa sürede piyasaya sürülmeye başlanacak.”
Turgut, şeker otunun üniversitede doktora tezi olduğunu da bildirdi.
|
|
|
| Reflüde en etkili tedavi |
|
Yazar: MaSaL - 04-18-2011, Saat: 09:09 PM - Forum: Sağlık
- Yorum Yok
|
 |

14 Nisan 2011




Reflü tedavisinde en sık kullanılan yöntemlerden biri olan cerrahi tedaviler, artık laparoskopik yöntemlerle yapılıyor. Böylece hastanın hastanede kalma ve işe dönme süresi çok daha kısalıyor.

Laparoskopik reflü ameliyatlarının mutlaka bu konuda deneyim sahibi uzman hekimler tarafından yapılması gerektiğine dikkat çeken Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Metin Çakmakçı mide fıtığının reflüye eşlik ettiği hastalarda öncelikli seçeneğin ameliyat olduğunun altını çiziyor.
Reflü tedavisinde sık kullanılan yöntemlerden birinin cerrahi olduğunu belirten Çakmakçı, “Mide fıtığı olmayan hastalarda öncelikle tıbbi tedavinin denenmesi gerekiyor. Tıbbi tedavi ile yakınmaları geçmeyen veya tedavinin iyi gelmesine karşın, tedaviyi bıraktıktan sonra yakınmaları tekrar başlayan hastaları da ameliyat etmek gerekebiliyor. Genç, aktif bir yaşam süren ve uzun süreli ilaç kullanmayı yeğlemeyen hastalarda da ameliyatı düşünmek gerekiyor. Kullanılan ilaçların yan etki oluşturduğu hastalar da ameliyat planlamasının uygun olacağı diğer bir grup. Çünkü ilaç, ömür boyu kullanılması gereken bir tedavi yöntemi. Bu yüzden cerrahi tedavi, mide reflüsünün en etkin tedavisi oluyor” diyor.
Hastanede kalma ve işe dönme süresi daha kısa
Bu ameliyatların uzun süredir laparoskopik yöntemlerle yapılabildiğini böylece hastanın hastanede kalma ve işe dönme süresinin çok daha kısa olduğunu ifade eden Çakmakçı, "Ameliyat sırasında laparoskopik olarak fıtıklaşan mide, bulunması gereken yere geri çekiliyor. Sağlıklı bireylerde yemek borusu göğüs boşluğu ve mide, karın içerisinde bulunuyor. Yemek borusunun içinden geçtiği ve bu iki yapının birleştiği alanı saran hiyatus da yemek borusu ile mide arasında bir kelepçe mekanizması oluşturuyor. Bu ameliyatla anatomisi bozulmuş hiyatus onarılıyor. Yemek borusu ile midenin birleşim alanı çevresine midenin kendisi sarılarak anatomi onarılıp, hastanın reflüsü engelleniyor." diyor.
Her reflü hastası elbette ameliyat olabilir ancak esas önemli nokta hangi hastada ameliyatı tercih etmek gerektiği. Bu konuda hastanın hikayesinin ve fizik muayenesinin önemli olduğunu vurgulayan Çakmakçı, "Ayrıca yapılacak endoskopi ile reflünün ciddiyetini saptamak ve eşlik eden mide fıtığı olup olmadığını anlamak da gerekiyor. Bazı hastalarda 24 saatlik asit ölçümü de yapılarak tedavinin seçiminde yol gösterici olabiliyor." diye konuşuyor.
Hasta, ameliyatın ertesi günü hafif ve sıvı ağırlıklı olmak üzere beslenmeye başlayabiliyor. Hastaların bir bölümünde ameliyattan sonra yutma güçlüğü meydana gelebiliyor ama bu durum kısa sürede geçiyor. Tamamen normal beslenme ise ortalama 5 - 7 gün arasında gerçekleşiyor.
hürriyet
|
|
|
| Yüz germe yaşı 40'a indi |
|
Yazar: MaSaL - 04-18-2011, Saat: 09:08 PM - Forum: Sağlık
- Yorum Yok
|
 |


Günümüzde yüz germe operasyonları 60’lı yaşlardan 40’lı yaşlara indi. Artık daha genç yaştaki insanlar da genç bir yüze kavuşmak istiyor.

Amerika'da "ünlülerin estetikçisi" olarak tanınan ve yüz estetiğinde sayısız operasyon gerçekleştiren Prof. Dr. Vito Qutela, yine yüz estetiğinde dünyaca tanınmış bir isim olan Amerikan Yüz Plastik ve Rekonstrüktif Akademisi Başkanı Prof. Dr. Jonathan Sykes ve özelikle burun estetiğinde ses getirecek çalışmalara imza atmış Avrupa Yüz Plastik Cerrahi Akademisi Başkanı Prof. Dr. Pietro Palma yüz estetiğinde son yenilikleri anlattı.
KBB, Baş ve Boyun Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Özcan Çakmak da yüzün orta ve alt bölümünde gerçekleştirdikleri germe işlemleri ve diğer gençleştirme işlemleri hakkında şu bilgilerdi verdi:
Orta yüz germe: En etkili yapacak işlem, şakak bölgesinden yapılacak kesiyle endoskopik olarak yanaklara doğru ilerleyip o dokuları yukarı doğru çekme işlemidir. Bu ameliyat genellikle kaş kaldırma işleminin bir parçası olarak yapılıyor. Özellikle yanaklarda oluşan derin katlanmaların giderilmesinde etkili. Bunlar da endoskopların gelişmesiyle güvenli ve etkili bir şekilde yapılabiliyor. Bu tekniğin dışında daha basit işlemlerle de orta yüz bölgesini gençleştirmek mümkün. Örneğin göz kapağı ameliyatlarında yapılan kesilerle gençleştirebiliyoruz.
Alt yüz germe: Kulak etrafından yapılan kesilerle gerçekleştiriliyor, kulak konturlarına uyacak ve kulak kıvrımlarının içinde kalacak şekilde yapıldığından, gözle görülür bir iz bırakmayacak şekilde gerçekleştiriliyor. Buradaki amaç; yanakların alt kısmındaki ve çene kemikleri etrafındaki yumuşak dokuların zaman içinde gelişen sarkıklıklarını arka ve yukarı doğru çekerek düzeltmektir.
Kaş kaldırma: Son zamanlarda endoskopların tıbbi uygulamalara girmesinden sonra daha az komplikasyon yaratarak etkili sonuç elde etme imkanımız oldu. Daha önceden kaş kaldırma için başın üstünden boylu boyunca kesilerle giriliyordu, şimdi saçların içine yapılan küçük kesilerle endoskop yardımıyla klasik tekniklerle elde edilen sonuçlara eşdeğer etkili sonuçlar elde edilebiliyor. Bu müdahaleye Endoskopik Kaş Kaldırma işlemi deniliyor. Bunun avantajı hastaların çok kısa zamanda hiç anlaşılmayacak şekilde günlük yaşama dönebilmesidir. Doğru yapılırsa iyi sonuç alınıyor.
Göz kapağı estetiği: Yaşlandıkça ciltte sarkmalar oluşuyor, gözdeki yağ dokuları da zamanla dışarı doğru daha belirgin olabiliyor. Gözkapağı ameliyatlarında hastanın ihtiyacına göre sarkık cildin fazla kısımları çıkartılabilir, dışarı doğru uzanan yağ dokusu fazlalıkları düzeltilebilir. İhtiyaç halinde bu yağ dokularının yeri değiştirilerek daha alt bölgeler çökmüş olan kısımlara doğru ilerletilebilir. Çoğu zaman kaş kaldırma işlemi de eklenerek üst gözkapağında daha ideal sonucu elde etmek mümkün olabiliyor.
Dolgu maddeleri: Cerrahi tekniklerde son yıllarda bazı değişiklikler oldu ama asıl prensipler çok değişmedi. Yüz plastik cerrahisindeki esas değişiklik her gün bir yenisi eklenen dolgular ve gergin tutucu maddeler ile ilgili olarak yaşanmıştır. Dolgular çok çabuk bir şekilde hastanın günlük yaşantısına dönebileceği kısa süreli ve etkili bir işlem olarak en sık yapılan yüz plastik cerrahi işlemlerinden birisi haline gelmiştir. Piyasada pek çok dolgu maddesi bulunuyor. Her birinin farklı emilim süreleri var. Ortalama 8 ay ile 2 yıl arasında dokular içerisinde kaldıkları söylenebilir. Yüzü gergin tutmaya yarayan maddeler ise; fazla kasılmış olan adalelerin gevşetilmesi esasına dayalı, ancak etkisi ortalama 4-6 ay süren ve doğru kullanıldığında çok etkili sonuçlar verir. En çok kullanıldığı yerler iki kaş arasındaki dik ve yatay çizgiler, alındaki yatay çizgiler, gözlerin alt dış tarafındaki kaz ayağı çizgileri, üst dudaktaki fazla kasılmayla oluşmuş ince dik çizgilerdir. Bunların her birindeki uygulama ideale yakın sonuç verebiliyor. Ancak dolgu ve gerginleştirici maddeler, yaşlanmayla oluşan sarkıklıklara çözüm getiremiyor. Çoğu zaman bu işlemler cerrahi ile birlikte kullanıldıklarında sonuç çok daha başarılı oluyor.
hürriyet
|
|
|
| Domateslerde Hepatit A şoku |
|
Yazar: MaSaL - 04-18-2011, Saat: 09:07 PM - Forum: Sağlık
- Yorum Yok
|
 |
A.A
15 Nisan 2011




Fransa'da, Türkiye'den ithal edilen yarı kurutulmuş domateslerde Hepatit A tespit edildi.

Fransa Sağlık Gözetim Enstitüsü, Fransa'da 2009'da rastlanan 59 Hepatit A vakasının Türkiye'den ithal edilen bu domateslere bağlı olduğunu açıkladı. Haftalık Bulaşıcı Hastalıklar Dergisi'nde (BEH) yayımlanan sonuçlara göre, vakalara Kasım 2009-Ocak 2010'da Orta Pireneler, Lot ve Batı Pireneler bölgelerinde rastlandı.
Virüsü kapanların tümünün aynı sandviç zincirine gittiği belirtildi. Söz konusu restoranın Türkiye'den dondurulmuş şekilde ithal edilen domateslerden sattığı belirlendi. Yapılan araştırma, Ocak başından Aralık sonuna kadar 8,5 ton kurutulmuş domates satıldığını gösterdi. Bu domateslerin son kullanma tarihinin Aralık sonu olduğu bildirildi.
İspanya, Belçika, İtalya, Lüksemburg ve İsviçre'ye de gönderilen kurutulmuş domateslerin bu ülkelerde hastalığa yol açmadığı belirtilirken, uzmanlar virüsün domateslere büyük olasılıkla Türkiye'de bulaştığını açıkladı.
Konuya ilişkin makale Fransız “Le Figaro” gazetesinin internet sitesinde yer alıyor.
|
|
|
|