| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için Kayıt olmalısınız.
|
| Kimler Çevrimiçi |
Toplam: 155 kullanıcı aktif » 0 Kayıtlı » 150 Ziyaretçi Applebot, Baidu, Bing, GoogleBot, Yandex
|
| Son Aktiviteler |
Bir Demet Söz
Forum: Güzel Sözler
Son Yorum: SunSet
05-07-2026, Saat: 11:22 AM
» Yorumlar: 70
» Okunma: 10,486
|
Kur’an’da Allah Zekâtı, M...
Forum: İslam
Son Yorum: halukgta
05-03-2026, Saat: 11:57 AM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 44
|
İslam’ı Yaşarken İzlediği...
Forum: İslam
Son Yorum: halukgta
04-30-2026, Saat: 01:06 PM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 38
|
Allah’ın Bizlere Güvendiğ...
Forum: İslam
Son Yorum: halukgta
04-25-2026, Saat: 11:04 AM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 64
|
Allah’ın Dini İslam’ı Yaş...
Forum: İslam
Son Yorum: halukgta
04-24-2026, Saat: 12:01 PM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 60
|
Saff Suresi 6. Ayet Üzeri...
Forum: İslam
Son Yorum: halukgta
04-18-2026, Saat: 12:14 PM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 60
|
Namaz Dinin Direği Midir?
Forum: İslam
Son Yorum: halukgta
04-13-2026, Saat: 10:12 AM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 77
|
Atatürk'ün Çocukluk Anıla...
Forum: Hayatı ve Anıları
Son Yorum: Serdar102
03-28-2026, Saat: 09:08 PM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 122
|
Mavi'ye..
Forum: Aşk Hikayeleri
Son Yorum: SunSet
03-11-2026, Saat: 08:23 AM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 208
|
Keloğlan Çataltepe Tekfur...
Forum: Hikaye Uydurma Bölümü
Son Yorum: Serdar102
02-12-2026, Saat: 11:45 PM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 384
|
|
|
| Kabağın Sahibi Vardır Elbet! |
|
Yazar: MaSaL - 01-16-2011, Saat: 12:40 AM - Forum: Hikayeler
- Yorum Yok
|
 |
Vaktiyle bir derviş, nefisle mücadele makamının sonuna gelir.
Meşrebin usulünce bundan sonra her türlü süsten, gösterişten arınacak,
varlıktan vazgeçecektir. Fakat iş yamalı bir hırka giymekten ibaret değildir. Her türlü görünür süslerden arınması gereklidir.. .
Saç, sakal, bıyık, kaş, ne varsa hepsinden. Derviş, usule uygun hareket
eder, soluğu berberde alır. - Vur usturayı berber efendi, der.
Berber dervişin saçlarını kazımaya baslar. Derviş aynada kendini takip
etmektedir. Başının sağ kısmı tamamen kazınmıştır. Berber tam diğer tarafa usturayı vuracakken, yağız mı yağız, bıçkın mı bıçkın bir kabadayı girer içeri. Doğruca dervişin yanına gider, başının kazınmış kısmına okkalı bir tokat atarak: - Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım, diye kükrer. Dervişlik bu... Sövene dilsiz, vurana elsiz gerek. Kaideyi bozmaz derviş. Ses çıkarmaz, usulca kalkar yerinden. Berber mahcup, fakat korkmuştur. Ses çıkaramaz. Kabadayı koltuğa oturur, berber tıraşa başlar. Fakat küstah kabadayı tıraş esnasında da sürekli aşağılar dervişi, alay eder: 'Kabak aşağı, kabak yukarı.' Nihayet tıraş biter, kabadayı dükkândan çıkar. Henüz birkaç metre gitmiştir ki, gemden boşanmış bir at arabası yokuştan aşağı hızla üzerine gelir. Kabadayı şaşkınlıkla yol ortasında kalakalır. Derken, iki atın ortasına denge için yerleştirilmiş uzun sivri demir karnına dalıverir. Kabadayı oracığa yığılır, kalır. Ölmüştür. Görenler çığlığı basar. Berber ise şaşkın, bir manzaraya, bir dervişe bakar, gayri ihtiyarî sorar: - Biraz ağır olmadı mı derviş efendi?
Derviş mahzun, düşünceli cevap verir: - Vallahi gücenmedim ona. Hakkımı da helal etmiştim. Gel gör ki kabağın bir sahibi var. O gücenmiş olmalı!
|
|
|
| Bir Kız Kulesi Macerası |
|
Yazar: MaSaL - 01-16-2011, Saat: 12:39 AM - Forum: Hikayeler
- Yorum Yok
|
 |

Sıradan bir hikâye değil bu; kendi hayat hikâyemde kayboluşumun hikâyesi Anlatacak çok şey var aslında, ama anlatmam gerekenlerin bir çoğu halüsinasyon bir kısmı da simülasyon. Bilmenizi istediğim tek şey bu hikayenin bir başlangıcı olan her şey gibi zamanla değiştiği ve acizleşerek sonlandığı kadar gerçek oluşudur.
Otuz iki yıllık bir iş temposunun neticesinde aldığım emekli ikramiyemle hatıralarıma ev sahipliği yapmış Üsküdarda, Kız Kulesini tam karşıdan gören, tarihin değil de insanların eskittiği köhne bir binanın teras katındaki stüdyo daireyi alıp yerleşeli yaklaşık iki ay kadar olmuştu.her gün batımında balkonumdan kız kulesini cephesine alan oturma bankındaki misafirlerimle güneşin batışını seyretme fırsatı buluyordum. Kimi zaman yalnız bir bayan, çoğunlukla yalnız bir erkek ya da birbirine aşkla sarılmış sevgililer ve nadiren ikinci baharını yaşayan yaşını almış çiftler bu emsalsiz manzarayı seyretmeme eşlik ediyor, bense biraz onları, gözümü acıtana kadar güneşin batışını ama genellikle Kız kulesinde oluşan o müthiş görüntüyü süzüyor, hayallere dalıyor, içimdeki yaramı kanatıyordum. Semaverimde hiç soğumayan sıcak çayım , sigaram ve martılar benim safımda aldığım hazzı bir kademe daha yükseltmek için birbirleriyle yarışa dursunlar ben üçünü de çok sevdiğimi kendimden başka kimseye itiraf etmiyordum.
Son bir haftada banka hep aynı gencin gelişini geçte olsa fark etmiştim. Yirmi beş yaşlarında, kirli sakallı, uzun siyah mont giymiş bu gencin her gün aynı saatlerde gün batımını seyretmek için aynı mekânı seçmesini önceleri bir arzu ya da takıntı gibi nedenlere bağlamıştım. Ama günler geçip o genci her defasında orda görünce gün batımını bırakıp genci izlemeye koyuldum. Genç her akşam saat beş sularında banka geliyor, önce sakince bir sigara yakıyor, sonra ayağa kalkıp denize yaklaşıyor, birinin elini tutacakmış gibi ellerini uzatıyor, sonra tekrar oturuyor, gün batımı başlayınca da anlayamadığım daha doğrusu bulunduğum yerden tam duyamadığım nidalar atıyordu. Fakat bu rutinleri hiç sıra sektirmeden her gün aynı şekilde yaşanması beni bu garip gencin ruhsal bir bunalım ya da duygusal bir çöküntü içinde olduğuna inanmaya zorluyordu.
Zamanla Kız kulesi ve gün batımından kendimi izole edip gence yoğunlaşmaya başladım. Uzaktan duyamadığım nidaları öğrenmek istiyor, merakımdan kendi kendimi tüketiyordum. Bir gün batımında gencin rahatsız olmayacağı bir yerde banka yakın durmak mantıklı geliyordu. Öylede yaptım Güneş gökyüzünden usulca kaymaya başlayınca kızıla kesmiş gözleriyle yaklaştı banka. Onu kirli sakallarından tanıdım. İlk kez bu kadar yakından görüyordum. İtiraf etmeliyim ki dış görünüşündeki bu aşırı bitkinlik ve durgunluk beni fazlasıyla etkilemişti. Kendimi gencin beyninde dolaşanları öğrenmeye şartlıyor, paranoyak düşüncelerle sarmaş dolaş oluyordum.
Banka oturduğunda ondan beklediğim şeyi yaptı. Her zaman ki gibi sigara paketini çıkarıp bir sigara yaktı. Çok bilindik bir marka değildi ama dikkatimi çekme nedeni benimde yıllardır o marka sigarayı kullanışımdı. Bu güne kadar çok az insanın kullandığına tanık olduğum bu sigarayı kullanması ortak yönümüzdü ve ben olası bir tanışma sohbetine yol bulmuş misali sevincimden yerimde duramıyordum.
Düşünceli bir edayla Kız kulesine doğru tüttürdü sigarasını. Şimdi ayağı kalkıp denize yaklaşması, ellerini denizin ellerini tutacakmış gibi uzatması ve sonra tekrar oturması gerekiyordu. İçimden üç-beş sayı saydığımı biliyorum. Yerinden kalktı, rıhtıma iyice sokulup denizle olan mesafesini neredeyse sıfıra düşürdü. Evet her şey yolunda gidiyordu. Bu rutinler böyle devam ederse birazdan neler olup bittiğini . öğrenme fırsatı yakalayacaktım. Yerine tekrar oturduğu andan itibaren gün batımının bir an önce başlaması için dua etmeye başladım. Ne kadar vakit geçti tam hatırlamıyorum. Gencin kuvvetli fakat titrek sesiyle irkildim. İçinde büyük bir nefret varmış gibi kin kusuyordu sanki. Artık dayanamıyorum, yeter artık bul beni !!! diye bağırıyordu. İkinci kez, üçüncü kez sürekli aynı kelimeleri tekrarlayıp durdu. !Artık dayanamıyorum, yeter artık , bul beni !!!
Afallayıp kalmıştım. Kimdi bu çocuk, kimi çağırıyordu? Aradığını bulunca ne olacaktı? Neye dayana mıyordu ?
Garip bir hikayenin ortasında konuya sonradan dâhil edilmiş bir kahraman gibi benden önce yazılanlardan habersi, tanık olmam gereken bir olaya tanık olarak katılıyordum hikayeye.
Tam gitti gidecek derken elini uzun siyah montun cebine sokup nikelaj kaplamalı bir silah çıkarıp şakağına dayadı. Ve yine aynı sözleri tekrarladı.!artık dayanamıyorum, yeter artık, bul beni!!! Bir an bir şok durumu yaşadım sanırım. Bu olmaması gereken bir ayrıntıydı ve hikaye giderek garipleşiyordu. Kendini vuracağını anladığım . anda gizlendiğim yerden fırlayıp üzerine atladım. Silahı elinden bırakması zor olmadı. Elinden tutup kaldırırken göz göze geldik. Bu çocukta bana tanıdık gelen o kadar çok şey vardı ki Birbirimizin gözlerine takıldık bir süre. Göz bebeklerimizin içine bakıyor onlara birbirini tanıma fırsatı sunuyorduk sanki. Sonra gülümsediğini fark ettim. Ne olmuştu da az önce intiharın eşiğinden kurtardığım bu çocuk şimdi bana tebessüm ediyordu. Ruhsal bir hastalığının olduğuna kesin karar vermiştim artık. Ama yine de hikâyesini öğrenmem gerekiyordu. Onca şeyi başka ne için yapmış olabilirdim ki
Banka oturduk beraber. Anlat dedim ona. Her şeyi bilmek, sana yardımcı olmak istiyorum. Sanki hiçbir şey olmamış gibi fazla sakin sinir bozucu bir tavırla kız kulesine dikti gözlerini. Bir süre sonra anlatmaya başladı.
Yaklaşık üç yıl oldu. Ona ilk defa bu bankta sevdiğimi söylemiştim. İlk defa burada elini tuttum. Kız kulesi ne bakıp hayaller kurduk kurulması güç olmayan. Bana hayallerime dokunmayı yine burada öğretti. Evlenme teklifimi . yine burada balıklar ve martıları şahit kılarak yaptım ona. Nihayetinde evlendik. Her şey olabileceğinin en iyisi olarak şekilleniyordu. İkimizde çok mutluyduk. Birinci yılın sonunda eşim hamile kaldı. Gözlerimi ayırmış hikâyeye son noktayı koymasını bekliyordum. Ve dedi eşim çocuğumu dünyaya getirirken yavrumla beraber kaybettim. Yıllardır onu arıyorum. Beni bulmasını bekliyorum. Bazen . onu hayal edip ona dokunabilmeyi deniyorum. Sadece bir kez Dur dedim ona. Hikâyenin geri kalanını biliyorum. Ter içinde kalmıştım. Bütün bunlar benim hikâyemin ta kendisi idi. Kız kulesi, gün batımı, martılar arkasına sığındığım bahanelerdi sadece. Üsküdarda ki o evi sadece onu belki bir gün döner umuduyla aldığımı, onu yeniden görebileceğim inancıyla hatırasına hiç leke sürmeden, yeni birini sevmeden, sevemeden ve onsuz bir yaşamın sadece şizofren bir yaşam olacağı bilinciyle onca zaman geçirdiğimi benden başka kimse bilmiyordu ki.
Genci bankta bırakıp koşar adım üç-beş dakika mesafedeki evime döndüm. Hatıralarımı sakladığım sandığı açtığımda kafamdaki soru işaretleri netleşmeye başladı. Zira uzun siyah bir mont, nikelaj kaplı bir silah, gençlik yıllarıma ait birkaç özel eşya ve kirli sakallarımla çektirdiğim onca resim vardı sandığın içinde. Neler oluyordu bana böyle. O banktaki genç benmiydim. Hızlı adımlarla balkona çıktım. Tüm dikkatli taramalarıma rağmen göremedim onu. Tanrı bana bir işaret vermişti sanki. İntiharın eşiğinden döndüğüm o günü hatırladım ansızın. Onu yeniden görüşümü. Ellerimi uzatıp ona ve yavruma dokunuşumu. Bana seni bekliyoruz ama bu şekilde gelirsen cennette beraber olamayız, hadi bırak elindeki silahı deyişini
Gülümsedim. Balkondaki sandalyeme oturup sigaramı yaktım. Derin bir nefes alıp dumanı dışarı öyle bir verdim ki birden her şey buğulanmaya başladı. Mavi deniz . bembeyaz duvarlara dönüştü. Kız kulesi küçülüp matlaşarak beyaz duvarda bir tablo olarak hayat buldu. Semaverim vazoya, sandalyem mavi çarşaflı bir yatağa dönüştü. Bir anlık göz kırpışıyla her şey değişivermişti. Yanımdaki yataklarda yatan hastaların bana şaşkın bakışlarını fark ettim aniden. Ruh ve sinir hastalıkları otuziki nolu yatakhanenin karşısında kız kulesi tablosu olan yatağımdaydım. Hemşire başucumdaydı. Hilmi Bey dedi. Dakikalardır sizinle uğraşıyorum. Bu sefer her seferkinden daha zor oldu sizi kurduğunuz dünyadan çıkarmak. Yine sabah ilaçlarınızı almamışsınız. Söyleyin bana yine bir kız kulesi macerasındaydınız değil mi ? Bu seferki hikaye nasıl ?
Hadi anlatın sizi dinliyorum
|
|
|
| Tık Tık Tık...! |
|
Yazar: MaSaL - 01-16-2011, Saat: 12:38 AM - Forum: Hikayeler
- Yorum Yok
|
 |
tık, tık, tık...
-kım o?
-hazırlan gıdıyoruz.
-sen kımsın? Nereye gıdıyoruz?
-sıran geldı. Gerçek evıne gıdıyoruz.
-gerçek ev mı? Sen! Yoksa!
-evet. Hadı gıdelım.
-dur bir dakika..bir sürü yarım isim var.
-is yarım kalmaz. Birileri tamamlar. Oyalanma artık.
-cocuklar, onlar daha cok kuçuk, barı vedalassaydım.
-sen olmadan da buyurler, hadı beklıyorlar.
-beklıyorlar mı? Onlar da kım?
-gıdınce gorursun.
-anladım. Anladım ama kalbını kırıp, gonlunu alamadıklarım, ıyılıgını gorup, karsılık veremedıklerım var. Anlayacagın borclu gıtmek ıstemıyorum.
-bunu zamanında dusunseydın!
-zamanında mı? ıyı de ben daha zamanım var sanıyordum.
-hepınız aynısınız.. Zaman dedıgın, ıçınde bulundugun an.. Bunun otesı yok.
-keske, keske....
-devam etme. Bugunu yasarken hep yarın var gıbı davrandın. Ustundekı ünıformanın sorumlulukları var.. Yerıne getırmedın.. Bu sana bır uyarıydı. Sımdı gıtmıyoruz... Ama her an gıdebılırız.. Bır daha geldıgımde onunde umut,arkanda pişmanlık olmasın !
alıntı
|
|
|
| Sevdamız en büyük zaafımı |
|
Yazar: MaSaL - 01-16-2011, Saat: 12:36 AM - Forum: Hikayeler
- Yorum Yok
|
 |
Sevdamız en büyük zaafımız
Kedilerle ilgili bu durumu yeni ögrenmistim:
Normalde sokak kedisi kendini saldirgan köpeklere
karsi koruyabilirmis. Bu direnci kiran tek sey neymis biliyor musunuz:
Sevgi... Insanoglu, eger bir sokak kedisinin basini oksar ve ona sefkat gösterirse kedicik kendisinin koruma altinda oldugunu zanneder ve sivri tirnaklarini içeri çekermis. Ve vahsi köpeklerin azgin dislerini girtlaklarinda veya itlaf ekiplerinin zehirli etlerini midesinde bulurmus. Küçücük bir dokunusta gardi düsen ve ölümcül yaralara açik hale gelen sarmanlarin kaderinde kendi ask hayatimizin hülasasini buldum.Biz de Eros'un sefkatine siginip, sevdalaninca en mahrem zaaflarimizi elevermiyor muyuz? Yillar yili ardina sigindigimiz barikatlarin anahtarini gönüllü teslim edip, tirnaklarimizi içeri çekmiyormuyuz? Sevginin bizi kollayacagina,
sarip sarmalayacagina dair ön kabulümüz yüzünden koruma duvarlarimizi gönüllü kaldirip,
yaralarimizi açik hale getirmiyor muyuz? Sonra neoluyor? Sevdamiz en büyük zaafimiza dönüsüyor. Saçimizi oksayan elin bizi ilelebet kollayacagina inaniyor, tatli sözlere kaniyoruz. Taklalar atip, cilveler yapiyoruz. Ve en ummadigimiz anda, en korunaksiz halimizle Kalaniyoruz askin hoyrat yüzüne... Sefkatimiz katilimiz oluyor. Ders almak mi? Ne münasebet!..Daha son ihanetin yarasi kabuk baglamadan, yeni yaralar için araliyoruz
kalbimizin kapilarini... Zavalli bir kedi yavrusundan farkimiz yok askin karsisinda...
Boynumuzda, kalbimizde pençe pençe darbe izleriyle, her sicak dokunusta çocukça
uysallasip, her hayalkirikliginda "köpek gibi" pisman olarak, her terkediste aci çekip her
dönüste biraz daha kanayarak, kanayan yerlerimizi kediler gibi dilimizle yalayarak, "Bir daha
asla"larla "Daima"lar arasinda yalpalayarak yara bere içinde yasiyoruz. O yüzden "Melek"ler, içe kivrik patilerle gömülüyor. Ve hayata "Seytan"lar hükmediyor.
|
|
|
| Benimle Çıkar mısın? |
|
Yazar: MaSaL - 01-16-2011, Saat: 12:35 AM - Forum: Hikayeler
- Yorum Yok
|
 |
^^ Benimle Çıkar mısın?^^

Daha henüz 18 yaşındaydı,ama hayatının sonundaydı. Tedavisi mümkün olmayan kanser hastalığına yakalanmıştı. Kahır içinde kendini eve kapatmıştı. Sokağa bile çıkmıyordu. Annesi,birde kendisi. Bunlardan ibaretti hayat onun için. Bir gün çok sıkıldı. Sokaklara attı kendini.. Bir yığın vitrinin önünden geçti. CD satan bir dükkanı geçerken aniden durdu, geriye dönüp kapıdan içeri bakarak hayal meyal gördüğü tezgahtar kıza bir kez daha baktı. Kendi yaşlarında harika bir genç kızdı. Gözleri ve yüreği takılı kalmıştı. Bir süre düşündükten sonra CD dükkanına girdi. Kız gülümseyerek koştu ona doğru "Size nasıl yardımcı olabilirim" diye... Öyle bir gülümseyişti ki genç şaşırdı, geveledi, bocaladı sonra "Evet" diyebildi.. Rasgele bir plağı işaret ederek "Evet,bu CD yi almak istiyorum" dedi. Genç kız plağı aldı, içeri gitti. Az sonra paketlemiş bir şekilde geri geldi. Genç paketi aldı evine geldi ve hiç açmadan paketi dolabına attı... Ertesi sabah yine aynı dükkana gitti. Yine bir CD sardırdı kıza, yine eve gelip açmadan paketi dolaba attı. Günler hep sardırılıp açılmayan CD alımları ile geçti gitti. Bir türlü genç kıza açılmaya cesaret edemiyordu. Annesine açıldı sonunda... Annesi "Git konuş oğlum, ne var bunda" dedi.Ertesi sabah cesaretini toplayıp aynı dükkana gitti, ve yine bir plak seçti. Kız plağı sarmak üzere arka kısma gidince genç "sizinle bir gece çıkabilir miyiz ?" diye yazarak altında telefonunu ekleyip gizlice kasanın üstüne koydu.Sonra genç kızdan plağı alarak kaçarcasına uzaklaştı dükkandan. İki gün sonra evin telefonu çaldı. Anne açtı telefonu. CD dükkanındaki tezgahtar kızdı arayan. Delikanlıyı istedi. Gizlenen notu daha yeni bulmuş, ve görür görmez aramıştı. Ama delikanlının annesi ağlıyordu... "Duymadınız mı ? " dedi, "Dün kaybettik oğlumu" Cenazeden birkaç gün sonra anne oğlunun odasındaki eşyaları düzenlerken gözüne dolabındaki paketler ilişti. Paketleri aldı oğlunun yatağına oturdu ve bir tanesini açtı. İçinde bir CD ve birde not vardı. "Merhaba,sizi öyle talı buldum ki, bir akşam birlikte çıkalım mı ? Jacelyn !... Bir başka paketi açtı. Yine başka bir not vardı. "Siz gerçekten çok tatlı birisiniz, hadi beni bu gece için davet edin artık... Sevgiler...
Jacelyn !...
|
|
|
| Ayazda bir yürek |
|
Yazar: MaSaL - 01-16-2011, Saat: 12:34 AM - Forum: Hikayeler
- Yorum Yok
|
 |
::: AYAZDA BİR YÜREK :::
Bu sabah beni uyandırmadan işe gitti. Giyindiğini duydum, ama kalkmadım. Kalkmak istemedim. Bir ara yataga eğilip bir süre yüzümü seyretti. Soluğunu hissettim. Uyumadığımı farketti sanıyorum. Ama birşey demedi. Gözlerim kapalıydı, ama yüzüme umutsuz bir hüzünle baktigini hissettim. Günlerdir dogru dürüst birsey konusamıyoruz. Birbirimizden saklanarak yaşıyoruz sanki. Oysa bir yıl önce ne büyük bir hevesle başlamıştık birbirimizi sevmeye... 5 aydır bende kalıyor. Günlük hayatın o basit, o bayağı ayrıntıları sevgimizi acımasızca kemiriyor. Ama o bu konuyu açmaktan ısrarla kaçıyor. Ne zaman ilişkimizin nereye gittiğini konuşmak istesem, ya konuyu değiştiriyor, ya kaçamak cevaplar veriyor...
Kalktığımda mutfakta notunu gördüm: Sevgilim, öyle güzel uyuyordun ki, uyandırmaya kıyamadım. Bu gece işyerinde nöbetçiyim. Beni merak etme. Sevgiyle, yazıyordu...
Notunu okuyunca gözlerim doldu. Bir bıçağın ucu kalbimde hafifçe gezindi sanki... Ona karşi hoyrat davrandığımı hissettim bir an. İlişkimizin sürmesi için asıl çırpınan oydu sanki. Bir de bana bu aralar çok ihtiyaci vardı. Başka bir eve taşınacak gücü yoktu. Asıinda ben de onu hayatımdan kolay kolay çıkaramazdım. Bir tek onunla huzur içinde uyuyabiliyordum. Bu sevginin en gerekli koşullarından biridir, bilirsiniz. Ama başka bir sevgiliyi, başka bir aşkı özlüyordum. Ve bu kentten uzaklara, çok uzaklara gitmek istiyordum. Hem onsuz uyuyamıyordum, hem de çok yalnızdım. Ben ondan uzaklaştıkça, o da benden uzaklaşıyordu. Uzaklaştıkça ruhumuz üşüyor, üşüdükçe de örtünüyor, birbirimizden gizleniyorduk. Gizlendikçe daha bir yalnızlaşıyorduk... Bütün gün onu düşünüp içtim. Başka hiçbir şey yapmadım. Akşam oldu. Şehrin ışıkları yandı. Kalktım internetimin başına geçtim. Aslında yaptığım büyük bir hataydı. Bu ilişkiyi tamamen bitirebilirdim. Ama nedense kendime karşı koyamadım. Ve internette onun sayfasına girdim... Sayfasının ismi Ayazdaki Bir Yürek'ti. Fransız yönetmen Claude Saute'nin bu filmini birlikte gözyaşları içinde seyretmiştik... Filmin ismini günlerce sayıklayıp durmuştu. "Benim de yüreğim hep ayazdadır", diyordu. Sinema tutkunuydu. Para bulduğunda çekmeyi düşündüğü birsürü senaryosu vardı... Ama parası hiç olmuyordu. Zamanının daraldığını düşünüyor, yaptığı işlerin onu asıl yapmak istediklerinden uzaklaştırdığını farkettikçe hırçınlaşıyor, bu yüzden çalıştığı yerlerde fazla barınamıyordu...
Kendimi tiyatrocu Ümit olarak tanıttım ona... Dedim ya, yaptığım büyük bir hataydı diye...
- Sizi tanımak istiyorum.. Ben tiyatroyla uğraşıyorum. Adım Ümit. Arada sırada dublaj yaparım. Adını söyledikten sonra, onu aramama iten nedenin ne oldugunu sordu.
- Sitenizin ismi Ayazda Bir Yürek. Yanılmıyorsam bu bir filmin adı...
- Evet, Claude Saute'nin filmi. Çok etkilenmiştim. Siz seyrettiniz mi?..
- Seyrettim. Ben de çok etkilenmiştim. Sinemayla ilgilisiniz galiba.
İlgili ne demek. Sinema benim tek tutkumdur. Senaryo yazıyorum. En büyük idealim yazdığım senaryoları çekebilmek... Ama para meselesi işte...
- Şu an ne iş yapıyorsunuz?
- Reklamcılıkla ilgili bir dergide editörlük yapıyorum. Çok sıkılıyorum ve atılmam an meselesi... Sizin işler nasil?
- Pek iyi sayılmaz, hatta berbat diyebilirim. Tiyatro çevresini bilir misiniz, bilmem. Hep ahbap çavus iliskileri geçerlidir. Yoz, çürümüs bir dünya. İdealist, dürüst insanlara yer yoktur bu dünyada...
-Desenize sinema dünyasından pek bir farkı yok. Peki söyler misiniz, bizim gibi insanlara ne zaman şans tanınacak?
- İşimiz çok zor. Ya kurallara uyacağız, ya da köşemizde bekleyip hüzün biriktireceğiz...
- Hayır, ben köşemde oturup beklemek istemiyorum. Mutlaka birseyler yapmalıyım.
-Şu an neredesiniz?
-Lanet olası işyerimdeyim. Bitirilmesi gereken sayfalar var. Yarın dergi baskıya girecek. Ya siz, siz neredesiniz?
- Ben evimdeyim. Ve canım hiçbir şey yapmak istemiyor.
-Yalnız mısınız?
- Evet, yalnızım.
- Birlikte oldugunuz kimse yok mu?
-Neden sordunuz?
- Hiç işte, öylesine sordum.
- Hayatımda biri var. Ama şu an evde değil. Peki siz, sizin hayatınızda biri var mı?
- Evet, var...
- Ne iş yapıyor?
- Yazar. Oldukça da tanınmıs bir yazar. Bir yılı aşkındır beraberiz.
- Nerede yazıyor?
- Nerede yazdığını söylemesem. Onu bilmenizi istemiyorum. Kitapları da var. Peki, siz ne zamandır birliktesiniz?
- Ne tesadüf bizim de ilişkimiz bir yılı aşıtı. Ama yolunda gitmeyen şeyler var. Tıkandık. Galiba. Birbirimizden gizlenerek yaşıyoruz ne zamandır. Aynı evdeyiz, ama birbirimizden çok uzaktayız...
-Bizim ilişkimiz de pek farklı sayılmaz. Biz de tıkandık. Ne zamandır yoğunlaşamıyor bana. Varsa yoksa yazıları ve okurları. Bazen beni görmediğini bile düşünüyorum. İlişkimiz tıkandıkça kendini yaptiği işe daha çok veriyor ve benden daha çok uzaklaşıyor.
-Hayatında başka biri olabilir mi?
-Biri degil, birileri var. Flört etmeyi çok sever. Ama ilişkiler biraz derinleşmeye, ciddileşmeye başlamaya görsün, hemen bitirir. Bağlanmaktan çok korkar.
-Peki, nasıl katlanıyorsunuz bu duruma, çok zor olsa gerek. Ben olsam dayanamazdım. Ayrılmayı düşünmüyor musunuz?
- Çok düşündüm. Ama bu konuda biraz korkağım galiba. Bir de ona çok alıştım. Yalnızca onunla uyuyabiliyorum.
- Sizin de hayatınıza başkaları giriyor mu?
- Evet, giriyor. Ama hiçbiri onun yerini tutmuyor. Hay Allah, neler konuşuyorum sizinle ben böyle... Ben en yakın arkadaşlarımla bile bunları rahat konuşamıyorum...
- Ama bana rahatça anlatıyorsunuz...
-Bilmiyorum, belki sizi hiç tanımadığım için, bana bir yabancı olduğunuz için bu kadar rahatım sizinle... Hiç tanımadığı insanlara daha kolay anlatıyor insan kendisini...
Peki, siz birlikte olduğunuz insanla herşeyinizi konuşabiliyor musunuz?..
- Evet, desem yalan olur. Ben de sizin gibi hiç tanımadıklarıma daha rahat anlatıyorum kendimi...
-Sevgilinizin yerinde olmak istemezdim...
-Ben de sizin sevgilinizin yerinde olmak istemezdim.
- Hayatımız ne kadar yorucu değil mi? Belirsizlikler beni çok yıpratıyor. Herşey net olsun isterdim. Hiç tanımadığım birine en gizli şeylerimi anlatmak bana acı veriyor. Kendimden utanıyorum. Ama yine de yapıyorum. Ne kadar yalnızım demek ki, ne kadar susamışım birine kendimi anlatmaya... Sabah işe gelirken onu uyurken seyrettim. Öyle masum görünüyordu ki... Neden hiç başladığı gibi sürmez ilişkiler...
- Aşk çok güzel birşeydir, ama kısa ömürlüdür.
-Kısa ömürlü olduğuna inanmıyorum. Aşkta hata aramayalım. Aslında bizler benciliz. Sahip olduklarımızın değerini bilmiyoruz, hemen tüketiyoruz. İlk günlerimizi öylesine çok özlüyorum ki. Soluk alamazdım bazen. Kış günü bütün pencereleri açardım. Yanımdayken bile özlerdim. Soluksuz kalıp öleceğim sanırdım hep. Nereye dokunsam ona dokunmus gibi olurdum. Nereye gitsem beni gördügünü hissederdim. Tanrım gibiydi o. Bedenime dokunurdum ve dokunduğum yer hazla titrerdi. Çünkü kendime dokunduğumda ona dokunmuş gibi olurdum. Ama son zamanlarda onu öptüğümde bir boşluğu öper gibiyim... Artık birbirimize tahammül etmek zorundayız. Para biriktiriyorum,ayrı bir eve çıkmak için. Bir süre daha onun evinde kalmaya ihtiyacim var.
- O bunları biliyor mu?
-Biliyor, ama bunları hiç konuşmuyoruz onunla. Gitmemi bekliyor sanırım.
Yalnızlığı ve yazılarıyla başbaşa kalmak istiyor ve uzaktaki bir sürü sevgilisiyle... Ayazda iki yüreğiz biz şimdi...
-Soluksuz kalırdım, dediniz ya, aklıma birşey geldi. Gazetelerden birinde yazmıştı. Küçük bir çocuk karpuz yerken, çekirdeklerinden birini soluk borusuna kaçırmış. Aradan günler geçmis. Çocuk gittikçe soluk almakta zorlanıyormuş. Tıkanmaları artınca doktora götürmüşler. Röntgen çekilmiş ve soluk borusunda karpuz çekirdeğinin kök yaptığı görülmüş... Soluğunu tıkayan buymuş. Hemen ameliyata sokmuşlar ve bu kökü söküp almışlar. Çocuk rahat soluk almaya başlamış. Ama birkaç gün sonra ölmüş!.. Aşktan sözedilince hep bu olay gelir aklıma. Aşıkken soluk almakta zorlanırız, ama aşk olmayınca, onu bizden aldıklarında ölürüz. Ve kimse niye öldügümüzü anlamaz...
- Çok kötü oldum. Bütün bedenim ürperdi. Bana ne yaptınız böyle. Herşeyi unutmaya çalışıyordum oysa. Bütün duygularım ayaklandı birden... Sizde anlayamadığım birşey var...
- Nasıl birşey?
- Sanki sizi çok eskiden beri taniyormuşum gibiyim... Biliyor musunuz, insanda uzun yola çıkmak duygusu uyandırıyorsunuz.
- Aşık olduğumu hissettiğim anlarda uzun bir yola çıkmayı çok isterim..
-En çok nereye mesela?..
- Trabzon'daki Uzungöl'e... Orada hem kendinizi sonsuzluk içinde hissedersiniz, hem de acı veren, ama şefkatli bir korunaklılık içindesinizdir... Tıpkı aşk gibi...
- İnanmayacaksaniz belki ama, ben de orasını düşünmüştüm. Ne tuhaf, internette kurulan dostluklara, yakınlıklara pek inanmaz, gülüp geçerdim. Ama şu an sizi görmeyi ve yüzyüze tanışmayı öyle çok istiyorum ki...
- Farkında mısınız, sabah oluyor?..
- Evet, vaktin nasıl geçtiğini farketmemişim bile. Peki siz, siz benimle yüzyüze görüşmek istiyor musunuz?
- İstemiyorum, desem yalan olur.. Hatta ben sizinle hemen bugün Uzungöl'e yola çıkmak istiyorum..
-Siz ciddi misiniz, yoksa benimle dalga mı geçiyorsunuz?
- Hayır, hiç olmadığı kadar ciddiyim. Ama siz bu yolculuğa hazır mısınız, sorun o...
- Hazırım... Ben biraz deliyimdir.Siz benim deli yanımı bilmiyorsunuz daha...
- Peki işiniz, asıl önemlisi sevgiliniz...
-İşimin canı cehenneme. Zaten bugün yarın çıkartacaklardı. Onlar atmadan ben ayrılırım şerefimle...
- Peki sevgiliniz?..
-Nasıldı o dizeler: Can çekişen aşkları vurmalı
Vurmalı ve sıradan bir intihar süsü verilmeli...
-Akif Kurtuluş'un dizeleri yanılmıyorsam..
-Sevgilinizin yerinde olmak istemezdim...
-Nerede ve kaçta buluşuyoruz?
- Atatür Kültür Merkezi'nin önünde, saat 12.00'de... Peki sevgilinize ne diyeceksiniz?
- Onu arar, herşeyi söylerim, o işi bana bırakın. Hadi, şimdilik hoşçakalın...
Ve birkaç dakika sonra telefonum ardarda 2 kez çaldı. Açmadım tabii ki, telesekreter devreye girdi. Telesekreterin sesini iyice açtım. Konuşması tedirgindi. Beni incitmekten korktuğu belliydi: Canım, birbirimizi çok sevdik, ama ne zamandır sevgimiz bizi korumuyordu. Son günlerde ikimizde çok yalnızdık. Bitmesi ikimiz için de iyi olacak. Seni hep güzel anmak istiyorum. Uzun bir yola çıkıyorum. Beni merak etme ve bekleme. Belki bir gün seni ararım. Hiç beklemediğin bir anda... Seni incittiysem bağışla.
Evet, ben de en az onun kadar deliydim. Hemen bavulumu hazırlamaya koyuldum. Beni görünce ya mahvolacak ya da uzun yola çıkacaktık. Birlikte ne zamandır çıkmayı düşlediğimiz ama bir türlü çıkamadığımız o uzun yola..
Alıntı.
|
|
|
| Çok İbretli Bir Hayat Hikâyesi... |
|
Yazar: MaSaL - 01-16-2011, Saat: 12:33 AM - Forum: Hikayeler
- Yorum Yok
|
 |
Köle Pazarında Bir Müslüman Prens:
Abdurrahman İbrahim İbn Sori

Abdurrahman İbrahim İbn Sori Amerika’ya köle olarak götürülmüş batı Afrikalı Müslüman bir prenstir. Prens, 1828’de tam 40 yıl süren esaretten sonra Fas Sultanının ricasıyla dönemin Dış İşleri Bakanı Henry Clay ve Başkan John Quincy Adams’ın emriyle serbest kalmıştır.
Abdurrahman İbrahim İbn Sori 1762’de Batı Afrika Timbo’da (günümüzde Gine Futa Djallon) doğdu. 1774’te Mali Timbuktu’da tahsil görmek için Futa’dan ayrıldı.
Bir prens olan Abdurrahman İbrahim babasının askeri bir birliğini de komuta etmiştir. Prens 1788 yılında 26 yaşındayken girdiği bir savaşı kazanır ve 5 askeriyle babasının karargâhına zafer haberini götürürken yolda kurulan bir tuzakla esir edilerek köle tacirlerine satılır. Köle olarak Amerika’ya getirilen Prens İbrahim, Natchez Mississippi pamuk çiftliği sahibi Thomas Foster tarafından satın alınır. Pamuk çiftliğindeki konumu kısa bir süre içerisinde yükselerek çiftliğin yöneticisi olan Prens yine kendisi gibi çiftlikte bir köle olan Isabella ile evlenerek 5 erkek ve 4 kız çocuk babası olur.
Memleketi Futa’daki pamuk yetiştiriciliği tecrübesinden de faydalanarak çiftlikte yönetici olan Prens, bu sayede kendi tarlalarını ekerek yerel piyasada ürünlerini satma şansı yakalar. Çiftlikte geçirdiği yıllarda eski bir tanışı Dr. John Cox ile karşılaşır. Dr. Cox bir İngiliz gemisinde cerrah olarak görev yapmış ve geminin Afrika kıyılarında sahile vurmasıyla mahsur kaldığı kıyıda Prensin ailesi tarafından 6 ay misafir edilmiş bir İrlandalıydı. Cox Prensin özgür kalması ve Afrika’ya dönmesi için çiftlik sahibi Foster’a ricada bulunur ancak Foster bu ricayı olumlu karşılamaz çünkü Prens onun için artık vazgeçilmezdir.
1826’da Prens Afrika’daki akrabalarına mektup yazar. Newyork’ta Yerel bir gazeteci Andrew Marschalk bu mektubun bir kopyasını Washinton’a Senatör Tomas Reed’e gönderir. Senatör ve ABD hükümeti, mektup Arapça yazıldığı için Prensi Arap zannederek mektubu Fas’taki Amerikan Elçiliğine gönderir. Fas Sultanı Abdurrahman mektubu okuduktan sonra Birleşik Devletler Başkanı John Quincy ve Dışişleri Bakanı Henry Clay’dan Prensin serbest kalmasını rica eder. Çiftlik sahibi Foster herhangi bir bedel olmaksızın Prense özgürlüğünü verir ancak Prensin Amerika’da özgür olarak yaşamaması Afrika’ya dönmesi şart koşulur.
Prens Abdurrahman İbrahim Amerika’dan ayrılmadan önce Washington başta olmak üzere birçok eyaleti ziyaret eder. Çeşitli bağışlar ve kamuoyu çalışmalarıyla Mississippi’de kalan ailenin diğer fertlerinin özgür kalması için mücadele eder. Eski sahibi Foster, bunun anlaşmayı bozduğunu ileri sürer ve bu durum Amerika’da seçim kampanyaları boyunca sonraki başkan Andrew Jackson tarafından siyasi malzeme yapılır.
On ay sonra servetlerinin yarısını bağışlayarak çocuklarını kurtaran Prens ve eşi Isabella Amerika’dan ayrılır ve Liberya’ya gider. Burada hastalığa yakalanan Prens 4 ay sonra hayatını kaybeder. Prens Abdurrahman İbrahim, Memleketi Futa’ya hiç dönememiş ve çocuklarını da bir daha görememiştir.
Babalarından kalan servetle Prensin çocukları özgürlüklerini alarak aileleriyle Liberya Monrovia’ya döner ve burada anneleriyle tekrar buluşurlar. Çiftlik sahibi Foster Prensle aynı yıl ölür. Fotser’ın serveti kendi mirasçıları ve Abdurrahman’ın çocuklarına kalır. Bugün Prens Abdurrahman İbrahim İbn-i Sori’nin torunları Birleşik Devletler’de ve Monrovia’da ikamet etmektedir. 2006 yılında Prens Abdurrahman’ın torunları Foster’ın çiftliğinde bir araya gelmiştir.
Prens Abdurrahman İbrahim İbni Sori iki otobiyografi yazmıştır. Kongre kütüphanesinde onunla ilgili bir çizim bulunmaktadır.
1977’de tarih profesörü Terry Alfrod Prensin hayatıyla ilgili bir çalışma hazırladı ve Köleler Arasındaki Prens (Prince Among Slaves) adıylayayınladı. Profesör Alfrod 1 Ocak 1929 tarihli dönemin Dış İşleri Bakanı Henry Clay’ın notları arasında şu ifadeyi görür: “Prens İbrahim, 40 yıl önce köle olarak satılmış Müslüman bir Prenstir, Afrika’ya geri dönme şartıyla özgür bırakılmış, yeni yılın ilk günü kutlamalarına yukarı Lombard, Walnut ve aşağı Chestnut, Spruce caddelerindeki geçit törenine Fledelfiya Siyahi Vatandaşlar Topluluğunun onur konuğu olarak katılmıştır”.
2008’in başlarında PBS’de (Amerika’daki bir televizyon kanalı) Andrea Kalin’in yönettiği Köleler Arasındaki Prens (Prince Among Slaves)adlı filmde prensin hayatı anlatılmıştır
|
|
|
| Püf nokta |
|
Yazar: MaSaL - 01-16-2011, Saat: 12:33 AM - Forum: Hikayeler
- Yorum Yok
|
 |

Adamın biri her zaman yaptığı gibi saç ve sakal traşı olmak için berbere gitti. Onunla ilgilenen ber......berle güzel bir sohbete başladılar.Değişik konular üzerinde konuştular. Birden Allah ile ilgili konu açıldı.
Berber: ” Bak adamım, ben senin söylediğin gibi Allah’ın varlığına inanmıyorum.”
Adam: ” Peki neden böyle diyorsun?”
Berber: ” Bunu açıklamak çok kolay. Bunu görmek için dışarıya çıkmalısın. Lütfen bana söyler misin, eğer Allah var olsaydı, bu kadar çok sorunlu, sıkıntılı, hasta insan olur muydu, terkedilmiş çocuklar olur muydu? Allah olsaydı, kimseye acı çektirmez, birbirini üzmezdi.Allah olsaydı, bunların olmasına izin vereceğini sanmıyorum…”
Adam bir an durdu ve düşündü, ama gereksiz bir tartışmaya girmek istemediği için cevap vermedi. Berber işini bitirdikten sonra adam dışarıya çıktı. Tam o anda caddede uzun saçlı ve sakallı bir adam gördü.Adam bu kadar dağınık göründüğüne göre belli ki traş olmayalı uzun süre geçmişti. Adam berberin dükkanına geri döndü.
Adam: ” Biliyor musun ne var, bence berber diye birşey yok”
Berber: ” Bu nasıl olabilir ki? Ben buradayım ve bir berberim.”
Adam: ” Hayır, yok. çünkü olsaydı, caddede yürüyen uzun saçlı ve sakallı adamlar olmazdı.”
Berber: ” Hımmm. Berber diye birşey var ama o insanlar bana gelmiyorsa, ben ne yapabilirim ki?”
Adam: ” Kesinlikle doğru! Püf noktası da bu! Allah var, ve insanlar ona gitmiyorsa, o ne yapabilir.
|
|
|
| Hayata farklı bir bakış açısı |
|
Yazar: MaSaL - 01-16-2011, Saat: 12:32 AM - Forum: Hikayeler
- Yorum Yok
|
 |
Amerika'da bir adam lotodan bir milyon dolar kazanıyor, arabasına giderken bir bayan kızının çok ağır..., ölümcül bir hastalığa yakalandığını ve beş yüz bin dolar bulamazsa yarın kızının öleceğini söylüyor. Adam hiç düşünmeden parasının beş... yüz bin dolarını veriyor. Ertesi gün bu olaya şahit olan biri, adama o parayı verdiği bayanın bir dolandırıcı olduğunu ve onu kandırdığını söylüyor. (adam gerçekten de kandırılmış) Bu konuşmanın sonunda adam sadece gülüyor, Bu duruma barmen oldukça şaşırıyor. -Nasıl olur, kadın seni kandırdı hiç mi üzülmedin? Barmenin aldığı cevap ilginçtir: -Benim sevincim yarın ölecek bir kızın olmaması
|
|
|
| Bir dilenciye aşık oldum |
|
Yazar: MaSaL - 01-16-2011, Saat: 12:31 AM - Forum: Hikayeler
- Yorum Yok
|
 |
Mutluluktan uzak hüzünlerle büyüdüm ben. Acı çekmediğim bir gün bile yoktu. Aslında çok zengindik. Ama ailemin tek mutluluğu, konken partileri ve kumarhanelerdi.Anıları düşünerek dileniyordu Engin. Onu gören uzamış sakalının, yırtık elbiselerinin içinde, geçmişinde varlıklı olduğunu anlayamazdı.
Nilgün hergün parktan geçerek işine gittiğinde görürdü Engin'i. Para vermeden geçemezdi. Birgün merak edip ismini sormuştu yalnızca.Aslında yaşamını da merak ediyordu.Bir gün elbet sorarım diye düşünürdü hep.Nilgün mütevazi bir ailenin kızıydı. Mutsuz bir nişanlılık geçirmişti.İki gün oluyordu ayrılalı. Oysa hayallerinde evlenip mutlu olacaktı. Ama nerdee.. beklediği gibi geçmemişti nişanlılığı. Büyük sitres içindeydi. Aklını nedense Engin'e takmıştı. Bir bakımada iyi oluyordu. Düşüncelerinden uzaklaşıyordu en azından.
--Engin'e güzel kıyafetler giydirsem, yıkansa, traş olsa nasıl olur acaba.
Saçma bir düşünceydi belki, ama kafasına da koyduğunu yapan biriydi.Bir gece iş yerinde mesaiye kalmıştı. Saat geçti.Eve gitmesi için parktan geçmesi gerekiyordu. Kendi kendine
--Hertaraf aydınlık birşey olmaz diye telkin veriyordu.
Parkın sonuna geldiğinde bir bankta bir adamın yattığını gördü. Onun yanından geçmesi gerekiyordu. Bayağı ürktüğünü hissetti. Adamın yüzüne bakınca bankta yatanın Engin olduğunu anladı. Engin de gözünü açmış ona bakıyordu.
--Bu saatte ne işiniz var burada.
--İşim geç bitti. Evim de iki sokak ötede.. Parktan geçmem gerekiyordu.
Nilgün fırsat bu fırsat Engin'le konuşmam gerek diye düşündü.
--Yanınıza oturabilir miyim?
--Ne demek buyrun.
Nilgün Engin'in yanına oturmuştu. Engin den gelen dayanılmaz koku, onu rahatsız etmeye başlamıştı. Ama belli etmemeye çalıştı.
--Sizi çok merak ediyorum. Lütfen bana hayatınızı anlatır mısınız?
--Gördüğün gibi pis bir dilenciyim. Neden merak ediyorsunuz.
--Konuşma şekliniz kültürlü birine benziyor. Ben de anlıyamıyorum. Kimseyi merak etmem aslında. Ne olur sıkılmazsanız anlatın.
--Geçmişi konuşmak hiç hoşuma gitmez. Ama sizi kırmak istemem.
--Sağol Engin çok teşekkürler.
--Ben tek çocuk olarak büyüdüm. Ailem şımarık olarak yetiştirdi beni. Dadıların elinde hizmetçilerle büyüdüm. Babam çok zengindi. Benimle ne annem ne de babam ilgilenirdi. Annem konken de babam da kumarhaneler de sabahlardı. Özel okullar da okudum. Yüksek öğrenimimi de Amerika da yaptım.
--Gerçek mi insanın inanası gelmiyor.
--Amerika dan döndüğümde ailem, zengin bir fabrikatörün kızıyla nişanladı beni. Önceleri istemedim.Ama sonraları deliler gibi sevdim. O da beni çok seviyordu. Düğün hazırlıklarına bile başlamıştık.
--Eee sonra..,
Gözleri faltaşı gibi açılmıştı. Merakla Engin'i izliyor anlattıklarına inanamıyordu.
Üniversite mezunu bir dilenci diye içinden düşünüyordu.
--Ben Amerikadayken babam herşeyini kumarda kaybetmiş. Onun için beni de zengin arkadaşının kızıyla evlendirmeye karar vermiş ve kimseye de durumunu belli etmemiş. Biz evlendikten sonra kayınpederden borç para istiyecekmiş. Ama herşey öyle çabuk gelişti ki bir anda ailecek sokakta kaldık. Haciz memurları herşeyimize el koydu. Tülay'la yani nişanlım birbirimizi çok seviyorduk. Babası durumumuzu öğrenince ayırdı bizi.
Ben ruhsal bunalım geçirdim. Bir sene hastanede psikolojik tedavi gördüm.
Yani akıl hastanesinde yattım. Ailem bu müddet zarfında beni aramadı. benim de aklım yerinde değildi. Sonradan öğrendim babam intihar etmiş, annem de acılara dayanamayıp kalp krizinden ölmüş.
--Çok üzüldüm Engin. Peki bukadar tahsil yaptın çıktıktan sonr işe girebilirdin.
--Girmez istemezmiyim. Akıl hastanesinden çıktım diye beni kimse işe almadı. Birgün Tülay'ı gördüm. Evlenmişti. O beni görmedi. Ondan sonra dünyaya boşverdim. Hangi tanıdığın yanına gittiysem beni misafir bile etmedi.
Ömrüm parklar da geçiyor. Birkaç kuruşla da karnımı doyuruyorum.
--Anladım zor durum. Geç oldu benim gitmem gerek teşekkürler herşey için. Görüşürüz Engin.
Nilgün hızlı adımlarla parktan çıktı kafası düşünceliydi.
--Bukadar tahsil yap. Şu hayata bak. Hiçbirşey anlamıyorum bu hayattan.
Anahtarla kapıyı açıp apartmana girdi.Üçüncü kata çıktı. Daire kapısını da açıp evine girdi. Annesi yatmamıştı.
--Kızım nerde kaldın.
--Anne mesaiye kalacağım demiştim ya.
--Tamam da amma çalıştırıyorlar seni.
--Yemek hazırlıyayım mı sana.
--Yok yatacağım yemek yedim anne.
Aslında aklı Engindeydi. Ne yapabilir di onu hayata bağlamak için. yatağına yattı düşüncelere daldı. Çalıştığı yerin sahibi kuzeniydi. kendisi de şirketin muhasebe müdürüydü.
--önce Kuzenle bir konuşayım derken aniden uykuya daldı.
Sabah olmuştu. Öyle heyecanlıydı ki kalbi güm güm atıyordu.
--Kahvaltı et kızım.
--Hayır işim çok anne çıkıyorum.
Düşüncelerle yürüyordu. Havalar da soğumaya başlamıştı artık. Sonbahara girmeye kaç gün kalmıştı.
--Engin ne yapar bu soğukta bir an önce bir düzen kurmalıyım ona. Hayret o da yerinde yok. Nerede acaba?
İş yerine gelmişti.
--Ahmet Bey geldimi?
--Geldi efendim odasında.
Alelacele hızlı adımlarla kuzeninin odasına doğru yürüdü. Kapıyı çalmadan içeri girdi. Ahmet şaşırmıştı.
--Hayrola Nilgün. Bu ne şiddet bu celal.
--Afedersin Ahmet kapıyı çalmadığımı biliyorum.Seninle acil konuşacaklarım var.
--Anlat bakalım dinliyorum.
--Bir arkadaşım var ismi Engin. Amerika da yüksek lisansını İşletme olarak yapmış. Elemana ihtiyacım yok biliyorum. Ama ben çok bunaldım. Bir yardımcıya ihtiyacım var. Ne dersin? Engin'i yardımcım olarak alabilirmiyim?
--Sen istersin de olmaz mı.
--Söyle hemen gelsin işe başlasın.
--Çok teşekkürler Ahmetciğim bu iyiliğini hiç unutmayacağım. Sen den bugün izin istiyorum. Dışarda biraz işlerim var. Arabanı alabilir miyim? .
--Tamam alabilirsin. Yarın ikiniz sabahtan burada olun.
Nilgün sevinçliydi. Ama Engin'e bunu nasıl anlatacak ve onu nasıl değiştirecekti.
Arabayı parkın yanında müsahit bir yere parketti.
--Engin yerinde mi acaba.
Evet karşıda bir bankın üzerinde oturuyordu. Üzerinde incecik bir gömlekle
üşüdüğü belliydi. Nilgün'ün birden içi sızladı.
--Merhaba Engin.
--Siz ne yapıyorsunuz bu satte işte olmalıydınız.
--Hiç konuşmuyorsun ve benimle geliyorsun.
Engin'in sesi titriyordu.
--Nereye?
--Soru sorma lütfen. Hadi benimle gel.
Engin çaresizdi. Yüzünde soru sorar bir ifadeyle Nilgün'ün yanında yürümeye başladı.
Nilgün arabanın kapısını açtı. Engin oturdu.
--Nereye Nilgün hanım.
--Soru sorma Engin. Bundan sonra olacaklara karışma lütfen.
Yinede Enginin onurlu hareketlerini pis kokan eski elbiselerinin içinde görebiliyordu.
Nilgün arabayı bir erkek giyim mağazasının önünde durdurdu. Bu halde Engini mağazanın kapısından bile sokmazlardı. Ona birşey demeden.
--Bir dakika sen bekle ben hemen geliyorum.
Çabucak arabadan indi hızlı adımlarla mağazaya girdi. Tezgahtar kız hemen Nilgünle ilgilendi.
--Buyrun hanfendi.
--Erkek kazağı, pantolon, iç çamaşırı çorap kaç numara ayakkabı giyiyor acaba diye düşündü.
--Herhalde 42 fazla büyüğe benzemiyor.ayağı.
Biraz sonra elinde torbalarla arabaya bindi.
--Neler aldınız Nilgün hanım.
--Engin soru sorma lütfen.
Arabayı çalıştırmış gidiyorlardı. Bir hamamın önünde durdu.
--Engin yıkanmalısın eski elbiselerini çıkışta at ve bunları giy.
Engin gerçekten çaresiz bir durumda olduğunu biliyordu. Şaşkındı.
--Bu parayıda al çıkışta hamam işletenlerine verirsin. Ben şu yanda ki börekçi de bekliyeceğim.
--Peki nasıl isterseniz.
Bir saat olmuştu.Engin daha gelmemişti. Gözleri hamamın kapısındaydı..
Masada ki gazeteyi okumaya başladı. Birden yanında birinin durduğunu hissetti. Başını kaldırıp baktığında..
--Olamaz diye çığlık attı.
Karşısında çok yakışıklı bir erkek duruyordu.
--Bir de sakallarını kestirsek diye düşündü.
--Otur Engin bayağı değişmişsin.
--Neden benimle ilgileniyorsunuz?
--Bilmem kendime hep sordum. Sebebini ben de bilmiyorum. Belki de okadar tahsil yapmışsın emeğinin boşa gitmesi beni üzüyor olabilir.
--hadi börek söyliyeyim çayla banyonun üzerine iyi gider.
--Engin çok acıkmıştı börekleri ağzına tıkarcasına yiyiyordu.
--Özür dilerim çok acıkmışım dünden beri fazla birşey yemedim.
Çayını böreğini yemişti Engin.
--Kalkalım mı
--Şimdi nereye?
--Bugün hep seninleyim.
Engin kaderine razı olmuştu. Rabbimin bir lutfu bu diye düşündü. Sesini çıkarmadan Nilgün'ü takip etti.
İki adım ötede berber vardı. Birlikte içeri girdiler. Berber şaşkındı.
--Buyrun efendim.
--Arkadaşımı çok güzel traş edecekiniz. saç sakal.
--Tamam efendim.
Nilgün bir koltuğa oturdu. Gözü Engindeydi.
Yarım saat sonra karşısında yakışıklı bir bey vardı. Enginin yeşil gözleri ortaya çıkmıştı. İçinden,
--Nekadar yakışıklıymış diye düşünmeden duramadı Nilgün.
Berberde de işleri bitmişti.
--Şimdi nereye Nilgün hanım.
--Şimdi sana güzel kıyafetler alacağım.
--Bukadarını kabul edemem. Size verebilecek param yok benim. Ayrıca gece yine parkta yatacağım neden temiz kıyafetler alıyorsunuz?
--Hayır artık parkta yatmayacaksın. Soru sorma lütfen. Akşam yemekte sana herşeyi anlatacağım.
Nilgün arabayı erkek giyim mağazasının önüne çekti. Arabadan indiler. Kapıdaki görevliler prens ve prenses gibi karşıladılar onları. İçerde de karşılama aynıydı.
Nilgün güzel bir takım elbiseyi ve gömleği eline aldı.
--Bunu lütfen giyermisin?
Engin takımı aldı kabine girdi. Biraz sonra karşısındaydı. Göz kamaştırıyordu.
Çok şükür işleri bitmişti. Akşam da olmuştu. Biraz sonra güzel bir restaurana
giriyorlardı. Garson onları cam kenarında mumlar yanan bir masaya oturttu.
--Senelerdir böyle bir yere gelmemiştim.
Engin büyülenmişti sanki.
--Bir rüya mı bu. Nilgün hanım neler oluyor. Neden ben? .
--Yemek yerken konuşacağız. ne yemek istersin.?
--Ben ızgara türü birşeyler istiyebilirmiyim.
--Tabii. Bir de iyisinden kırmızı şarap garson bey.
Biraz sonra garson donatmıştı masayı. İçkilerini kadehlere dolduruyordu.
--Sıhhatine ve geleceğine Engin.
--Size nekadar teşekkür etsem azdır.
--Peki bundan sonra neler olacak söylermisiniz bana.
Nilgün Engin'e baktı. Nekadar yakışıklıydı.
--hayret bana neler oluyor diye düşündü.
Yoksa dilencilik yaptığından beri mi beğeniyordu Engin'i. Düşünceleri karışıktı.
Engin cevap bekliyordu.
--Önce hayatına bukadar karıştığım için senden özür dilerim. Ama yüksek öğrenim yapmış birinin gözümün önünde ölmesine izin veremezdim.
Kuzenimin bir şirketi var. Orada muhasebe müdürüyüm. Bana yardımcı olacak bir arkadaşa ihtiyacım var. Lütfen kabul et.
--Nilgün hanım neden kabul etmiyeyim. Dilencilik hoş birşey değil. Görüyorsunuz sokaklardayım. Önümüz kış. Size nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum.
--Peki sizi bir otele yerleştireceğim şimdilik sonra ev için birşeyler düşünürüz. Yemekleri bitmişti.
--Kalkalım mı.
--Tabii.
Biraz sonra orta halli bir otele yerleştirmişti Engin'i.
--Senelerdir ilk defa bir yatakta uyuyacağım.bana yaptığınız iyiliği nasıl ödeyeceğimi bilemiyorum.
--Hiç önemi yok. İnşallah hakkettiğin kariyere ve mutluluğa kavuşursun.
Tek dileğim bu.
Nilgün eve gelmişti. Mutluydu. Annesi uyumamış yine beklemişti.
--Ben yatıyorum güzel annem.
--Yemek yemeyecekmisin?
--Yedim canım. İyi geceler sana.
Nilgün düşünüyordu. Yaptıklarına inanamıyordu. Çok mutluydu ve Engin'e aşık olmuştu. Dilenci Prens ve ben, yazsam roman olur. Uykuya dalmıştı bile.
Sabah 8.30 da otelin kapısındaydı. Engin bekliyordu. hemen arabanın önüne
oturdu.
--Neden içerde beklemedin hava soğuk.
--Sizin arabadan çıkmanızı istemedim.
--Kahvaltı ettin mi?
--Hayır.
Aslında parası yoktu kahvaltı etmeye.
--O zaman bir yerde kahvaltı edip öyle işe gidelim.
Engin'in dinlenmiş yüzü etrafa ışıklar saçıyordu. Bir kafe de kahvaltılarını yaptılar. Şirketin yolunu tuttular. Enginle birlikte Ahmet'in kapısını çalıyordu.
--Gelin
--Merhaba Ahmet biz geldik. Sana bahsettiğim arkadaşım Engin.
--Hoşgeldiniz Engin Bey memnun oldum tanıştığıma.
--Nilgün odana bir masa koydum. Sen artık şirket hakkında bilgi verirsin Engin beye. Bir de yapılacak işleri anlatırsın.
--Tamam sağol.
--Haydi Engin Gel.
Birlikte Nilgün'ün odasına gittiler.
--Harika dekarasyon güzel bir odaymış. Benim işimi anlatırsanız hemen başlamak isterim.
Nilgün yapacağı işleri tek tek anlattı. Engin gerçekten çalışkan biriydi. Nilgün'e ait işleri bile büyük zevkle yapıyordu.
Aylar geçti. Engin kendine ufak bir ev tutmuştu. Nilgün de yardımını esirgemeyip mobilya seçiminde yardım etmişti. Bir akşam işten çıkmalarına beş dakika kalmıştı.
--Nilgün hanım bu akşam sizi yemeğe davet ediyorum. Herhalde beni reddetmezsiniz umarım. Çünki size kendimi borçlu hissediyorum.
--Olur mu öyle şey ne borcu. Ben senin için mutluyum. Bu da bana yeter.
--Ben bir taksi çağırayım.
--Yok şirketin arabasını alırım ben.
Biraz sonra deniz kenarında lüks bir restauranta giriyorlardı. Garson güzel bir masaya oturttu onları.
--Ne yemek istersiniz Nilgün hanım.
--Bu sefer ben de sana bırakıyorum.
--Peki o zaman karışık et, masayı donat. Bir de şampanya garson bey
--Engin de beni beğeniyor gözlerinden belli.
--Nilgün'e evlenme teklif etsem ne der acaba. Bir de aramız bozulmasın. Yok oda ben den hoşlanıyor belli.
İkisinin düşüncesi de aynıydı. Birbirlerine söylemekten çekiniyorlardı.
Garson masayı donatmıştı şampanyayı patlatıp kadehlere doldurup gitti.
--Nilgün hanım.
--Bana ismimle hitap edebilirsin.
--Peki Nilgün.
--Sana çok şey borçluyum. Beni hayata döndürdün. benim kurtarıcımsın.
Ben lafları dolandırmayı sevmem. benimle evlenirmisin?
nilgün şampanyasını yudumlarken aniden gelen teklif karşısında tıkandığını hissetti. Hemen kendini toparladı.
--Ne dedin benimle evlenmek mi istiyorsun.
--Evet işim, kurulu düzenim üstelik annemin babamdan habersiz çocukluğumdan beri biriktirdiği para da elime geçti.
--Peki neden ben. Bana borçlu hissttiğin için mi.
--Hayır seni seviyorum ben.
--Sahi mi anlamadım
--Bunda ne va Nilgün Bir dilencinin aşık olmaya hakkı yok mu.
--Aslında biliyormusun ben sana o zamandan beri aşıktım.
--Yarın size geliyorum annen den seni istiyorum tamam mı.
--Nasıl istersen.
Nilgün çok mutluydu seviyor ve seviliyordu. Yaşadıklarına inanamıyordu. Bir rüya görmüştü sanki, ama gerçekti.
Kırk yıl düşünsem bir dilenciye aşık olacağımı düşünemezdim. Ama ben sana aşığım Engin...
Alıntı
|
|
|
|