| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için Kayıt olmalısınız.
|
| Kimler Çevrimiçi |
Toplam: 169 kullanıcı aktif » 0 Kayıtlı » 164 Ziyaretçi Applebot, Baidu, Bing, GoogleBot, Yandex Metrika
|
| Son Aktiviteler |
Bir Demet Söz
Forum: Güzel Sözler
Son Yorum: SunSet
05-07-2026, Saat: 11:22 AM
» Yorumlar: 70
» Okunma: 10,460
|
Kur’an’da Allah Zekâtı, M...
Forum: İslam
Son Yorum: halukgta
05-03-2026, Saat: 11:57 AM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 42
|
İslam’ı Yaşarken İzlediği...
Forum: İslam
Son Yorum: halukgta
04-30-2026, Saat: 01:06 PM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 36
|
Allah’ın Bizlere Güvendiğ...
Forum: İslam
Son Yorum: halukgta
04-25-2026, Saat: 11:04 AM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 61
|
Allah’ın Dini İslam’ı Yaş...
Forum: İslam
Son Yorum: halukgta
04-24-2026, Saat: 12:01 PM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 60
|
Saff Suresi 6. Ayet Üzeri...
Forum: İslam
Son Yorum: halukgta
04-18-2026, Saat: 12:14 PM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 57
|
Namaz Dinin Direği Midir?
Forum: İslam
Son Yorum: halukgta
04-13-2026, Saat: 10:12 AM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 76
|
Atatürk'ün Çocukluk Anıla...
Forum: Hayatı ve Anıları
Son Yorum: Serdar102
03-28-2026, Saat: 09:08 PM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 120
|
Mavi'ye..
Forum: Aşk Hikayeleri
Son Yorum: SunSet
03-11-2026, Saat: 08:23 AM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 205
|
Keloğlan Çataltepe Tekfur...
Forum: Hikaye Uydurma Bölümü
Son Yorum: Serdar102
02-12-2026, Saat: 11:45 PM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 380
|
|
|
| Kelimelerin arasında |
|
Yazar: MaSaL - 01-24-2011, Saat: 12:53 AM - Forum: Makale
- Yorum Yok
|
 |
Kelimelerin arasında
Yollarına bir ömür harcettiğim iki sevgili: 'mânâ' ve 'mefhum'...
İlkinin önünde 'kelimeler', ikincisinin önündeyse 'şeyler' vardı. Mânâ'nın da, mefhum'un da ardında beni bekleyen güzelin adıysa 'hakikat' idi.
Kelimelerden mânâlara, şeylerden mefhumlara ulaşacak, en nihayet mânâların ve mefhumların sayesinde de bizatihi 'hakikat'i görecektim.
Peki ama, mânâ ve mefhumun varlığını nerede bulacaktım? (Nereden değil, nerede!)
Elbette zihinde. Mânâ da zihindeydi, mefhum da. Kelimeler dilde, şeyler ise dışarıdaydı; zihnin dışında...
Dili tanımak için kitaplara, şeyleri tanımak içinse hayata karışmak gerekiyordu. İlki ikincisinden kolay oldu. Kitapların içine daldım. Çaresiz, kelimeleri de, mânâlarını da hep kitaplarda aradım. Çünkü kelâm'ı anlamak istiyorsam önce kelime'yi anlamak zorundaydım; kelimeyi ve mânâsını...
'İlim' dedikleri buydu galiba. Kelimelerin ve şeylerin bilgisi. Mânânın ve mefhumun bilgisi.
* * *
'Galiba' kelimesi, Türkçe'de genellikle ihtimal ve tereddüt bildirir; muhtemelen mânâsında. Fakat zayıf ihtimal değil, galib-i ihtimal mânâsında; "galiben böyledir" mânâsında. Nitekim Türkçede 'belki' ve 'herhâlde' kelimeleri de bir yönleriyle ihtimal, tereddüt ve kuşkuya delâlet ederler. Oysa bu kelimeler de tıpkı 'galiba' gibi, tahkik ve katiyet de ifade ederler.
Her hâlde, yani her hâlukârda...
Belki, yani bilâkis, aksine...
Galiba, yani umumiyetle, ekseriyetle...
* * *
Kelimeler hakikat ile bizim aramızdaki geçittir. Bizim, yani hayvan-ı natık'ın... düşünen-konuşan insanın... Hem de en büyük perdedir. Evet, hakikat ile aramızdaki en büyük perde...
Kelimeleri tanımak, bir açıdan şeyleri de tanımak demektir; zira kelimeler her hâlukârda bir 'şey' hakkındadır. İster istemez hakikatin talibi, şey'i tanımak için de kelimelerin dünyasına girmek zorunda.
Köşe yazılarında, umumiyetle 'şeyler'den söz edemiyoruz; söz ettiğimiz, hep şeyleri temsilen kelimeler...
Sürekli kelimelerden konuşuyoruz; çünkü kelimelerle konuşuyoruz.
* * *
Kelimelerin bilgisi, acep ilim midir, malumat mı?
Şu bir cevap olabilir mi: İlim eşyanın zihindeki suretidir; yani aslın... Kelimelerse zihindeki suretlerin dildeki karşılıklarıdır; yani kelimeler gerçekte suretlerin suretleridir.
Bu mertebeden bakıldıkta, birincil suretlerin bilgisine ilim denebilir; ikincil suretlerin bilgisine de malumat...
İlginç olanı şu ki malumat olmadan ilim olmaz. Yani önce malumat, sonra ilim. Önce dil, sonra varlık.
Dilin izin verdiği kadarıyla dünya.
Konuşabildiğin kadarıyla.
* * *
Meraklısına notlar:
'Cennet' kelimesi Arapça'da 'bahçe' demektir. Bir tür "saklı bahçe". Yani, etrafı çit veya duvarlarla çevrilmek suretiyle gözlerden saklı kalan bahçe.
Bu kadarı erbabınca bilinir. Ancak kelimenin Arapça'daki serüveni biraz farklıdır.
Kadim Arapça'da 'cenne' fiili 'örtmek' mânâsında kullanılırdı. Meselâ "Gece üzerini örttü" (qad cenne aleyhi'l-leyl).
Keza ins'in, insan'ın karşıtı olarak 'cin' kelimesi, tanınmayan, bilinmeyen, yabancı kimseler için kullanılırdı. Kendisine âşinalık, ünsiyet peyda edilmemiş (örtülü) kimse demektir. Bazı insanlar gibi, melekler ve şeytanlar da birer 'cin' olarak telâkki edilirdi; çünkü bu varlıkların gözlerden saklı olduklarına inanılırdı. "İns u cin" demek, "bilinen bilinmeyen ne kadar varlık varsa, hepsi" demektir.
'Cinnet' aklın örtülmesi hâlini anlatır. 'Tecennün' cinlenmek, yani delirmek, çıldırmak demektir. 'Mecnun' cinlerin istilasına uğramış, yani cinlenmiş demek olduğu kadar, "aklı örtülü" anlamına da gelir. 'Cenin', anne karnında gözlerden saklı çocuk için kullanılır.
"Bahçe" anlamına gelen 'cennet' kelimesindeki gizlilik, saklılık, sadece bahçenin etrafının çevrili olmasıyla açıklanamaz. Çünkü bahçe'yi tarla'dan, arazi'den ayıran asıl tarafı, üzerinin bitkilerle, çiçeklerle örtülü olmasıdır. Yani bahçe (cennet), sadece etrafı çitlerle çevrili değil, üzeri bitkilerle örtülü toprak parçasının da adıdır. (bahçe=bağçe.)
Kur'an'ın, bu bahçelerin 'altlarından' ırmaklar aktığını vurgulaması boşuna değildir. Tahkik ve tedkik nedir bilmez çoğu ilâhiyatçı, bu ifadeyi okuduklarında, önlerinden ırmaklar geçen yalılar tahayyül etmektedirler. Oysa kastedilen, "sulak bahçeler" demektir. Altlarından ırmaklar akan cennetler, yani bitkilerinin, ağaçlarının, çiçeklerinin altlarından neredeyse ırmaklar akan sulak bahçeler...
* * *
Dünya-ahiret karşıtlığı etimolojik olarak temellendirilemez. Kur'an'ın sonradan oluşturduğu bir karşıtlıktır. Zira dünya kelimesi 'dünuvv' kökünden gelir, "aşağı olan, aşağıda olan, alçak, denî" demektir. Karşıtı ise sümuvv'dur ve "yukarıda olan, yüce olan" anlamına gelir. Nitekim 'sema' ve 'isim' kelimeleri bu kökten türer.
"el-Hayatu'd-Dünya", "dünya hayatı, dünyadaki hayat" anlamından ziyade, Elmalılı Hamdi Yazır'ın da tercih ettiği üzere, "alçak/denî hayat" demektir.
Dünyevî-uhrevî karşıtlığının aslı dünyevi-semavî'dir. Ahir'in karşıtı ise evvel'dir. Yani karşıtlığın kökeninde "burası-ötesi" (öncesi-sonrası) değil, "aşağısı-yukarısı" vardır.
* * *
Kur'an'ın süreç içerisinde kendi dilini, kendi terminolojisini oluşturduğu erbabının malumudur. Bir örnek daha vermek gerekirse, küfr'ün karşıtı 'iman', ilm'in karşıtı 'cehl' değildir. Bilâkis etimolojik olarak küfr'ün karşıtı 'şükr', ilmin karşıtıysa 'zan'dır.
Bu yeni karşıtlıkların bir kısmı Kur'an'ın tasarrufuyla, bir kısmı ulemanın tasarrufuyla oluşmuştur. Bunları birbirine karıştırmamak gerekir.
dücane cündioğlu
|
|
|
| Dolmanın yanına cacık da lazım... |
|
Yazar: MaSaL - 01-24-2011, Saat: 12:51 AM - Forum: Makale
- Yorum Yok
|
 |
Memleketin
fabrikalarını sat...
Telefonlarını sat...
Bankalarını sat...
Bana mısın demez.
*
Kendi tarlasına
inek girsin...
Komşusunu tarar!
*
Evindeki boş tenekeyi
bile atmaz.
Eli titrer, kıyamaz.
Ama, Kıbrıs’ı ver...
Kılını kıpırdatmaz.
*
Vahdettin sendromudur bu.
*
İşgal gemilerini getir Boğaz’a demirle, gıkını çıkarmaz...
"O boğaz bu vatanın" diyene, idam fermanı çıkartır!
*
Nabucco da böyle bi şey.
*
Nasıl olsa, memleket topraklarına döşenen dünyanın en uzun borusu, kendi tarlasından geçmiyor... Onun için alkışlıyor. Halbuki, istimlak başlasın, görürüz hangi boru, kimin tarlasına döşeniyor!
*
Üstelik...
Belirsiz olan sadece
güzergáh değil.
Gazı kim verecek?
*
Rusya yok... Çünkü, bu boru, Rusya’nın kolunu bükmek için bize döşeniyor. İran olmaz... ABD cızzz yapar sonra bizi... Zaten İran’a izin verseler bile, kendine zor yetiyor; hatırlayın, geçen sene ağır kış oldu İran’da, parasını ödediğimiz gazı bile kesti de, paniğe kapılmıştınız, "Doncak mıyız?" diye, taaa Nijeryalardan gemilerle getirmek zorunda kalmıştık... Kazakistan desen, imzaya bile gelmedi, ne gazı? Mısır, bırakın ihracatı, önümüzdeki yıl ithalatçı olması bekleniyor. Irak’ta terör var; borunun döşenmesi ile havaya uçması arasındaki süre 4.5 dakika... Azeri gazı, yetersiz; kendileri söylüyor... Türkmenistan, senede 70 milyar metreküp gaz üretiyor, sadece bu yıl için "Satacağım" diye söz verdiği, 80 milyar metreküp Rusya’ya, 40 Çin’e, 10 İran’a, etti 130, kendi de 20 kullanıyor, 150... Yani, ürettiğinin iki mislini satacağım diye taahhüt etmiş, kara kara düşünüyor, nerden bulacağım diye!
*
Kuru fasulyeyle
olmuyor bu iş.
Gazı kim verecek?
*
İşte onu da ben yazayım...
*
"Tarihi" dedikleri imza töreni için bir basın merkezi kuruldu... "Tarihi" dedikleri törene, o kadar dandik dundik hazırlanmışlardı ki, gazetecileri "bilgilendiren" görevlilerin yaka kartlarında "personel" anlamına gelen "staff" kelimesi yerine, yanlışlıkla "stuff" yazıyordu.
*
Nedir "stuff" birader?
"Dolma içi!"
*
E dolma içinden alınan bilgilerle de, anca dolma yapılabiliyor tabii...
Onun için "doldurdular" manşetleri, "rüya değil gerçek, asrın rüyası, yüzyılın imzası" filan.
*
Şimdi bu dolmanın yanına "hıyar"dan bi de cacık yapın, daha güzel girersiniz AB’ye... Hadi afiyet olsun.
Yılmaz Özdil
|
|
|
| İyiler erken ölür |
|
Yazar: MaSaL - 01-24-2011, Saat: 12:50 AM - Forum: Makale
- Yorum Yok
|
 |
Çünkü dert ederler dünyayı.
Kendilerinden başka kimler yaşıyor diye etraflarına bakınırlar. Ağaca, toprağa, karıncaya, kediye, çocuğa, ezilene, güçsüze yakın dururlar...
İyiler erken ölür...
Dünyanın zehrini çekerler içlerine.
Çocuk okuturlar. Hasta bakarlar. Dert dinlerler. İtiraz ederler. Görev edinirler.
Ve yorulurlar. Ama durmazlar. Çünkü başka türlüsünü bilmezler...
İyiler erken ölür.
Seçilmiş bir hayattır onlarınki ve bu yüzden hiç şikayet etmezler.
Onlar muhteşem hikâyelerinin muhteşem kahramanlarıdırlar.
Ve bütün kahramanlar ne yazık ki erken ölür...
Bugün yazılacak konu bellidir. Ve bence mesele Prof. Dr. Türkan Saylan’a hasta yatağında çektirilen sıkıntılar değil, iyi kalpli bir kahramanın daha erken ölümüdür.
Bu kayıp büyük ve erken bir kayıp.
Ömrünün son günlerini Arnavutköy’deki evinin penceresinin önünde kitap okuyarak huzurlu geçirmesini bütün kalbimle isterdim.
Ne yazık ki iyiler erken ölür...
Geride iyiliklerinden ve inançlarından yükselen büyük bir yapı bırakarak.
Geride kalanların o yapıyı korumak dışında bir ödevi yok aslında.
Pek çoğumuz bugün yeni düşünceler içindeyiz. Türkiye’nin başı sağolsun...
***
Not: Bu başlığı attıktan sonra, internet üzerinde bu başlıkla yazılmış yazıları bulmak istedim. Pek çok sayfada (kendisine doğrulatamadığım için emin değilim) sevgili Cezmi Ersöz’e ait olduğu not edilen çok güzel bir yazı çıktı karşıma. Resmi internet sitesinde rastlayamadığım yazıyı o kadar sevdim ki alıntılamak istedim. Eğer onun yazısıysa izniyle diyeceğim, değilse sizin hoşgörünüzle, sizin beğeninize...
Cezmi Ersöz’den...
“Birini ay çağırır yanına, öbürünü uçurumlar, bir diğerini denizler... İyiler hisseder önce iyiliklerine bu hayatta yer olmadığını... Ama acı verir onlara iyiliklerini karanlık bir yerde gizlice terk etmek... Bu yüzden ne kadar acı verse de, ait olmadıkları bu dünyayı herkesten daha çok ciddiye alırlar... Geride kalanlar bilmeseler de onların incitilmiş kalpleri sayesinde yaşadıklarını... Sonunda iyiler erken ölür...”
iclal aydın
|
|
|
| Ruhunuzdaki çatışmayla yüzleşmek! |
|
Yazar: MaSaL - 01-24-2011, Saat: 12:50 AM - Forum: Makale
- Yorum Yok
|
 |
İnsan ruhu çatışmalarla doludur. Çatışma olabilmesi için iki taraf olması gerektiğini hatırlayın. Peki o zaman ruhunuzdaki çatışmanın tarafları kimlerdir dersiniz?
Ruhunuzdaki çatışmanın bir tarafında “gerçek özünüz” var. Bu sizsiniz. Saklamaya da çalışsanız, yok da saysanız, beğenmeseniz de sizin kumaşınız bu. Diğer tarafta ise “ideal özünüz” var. Yani sizin olmak istediğiniz, kendinize yarattığınız öz. İç çatışmalarımız, bu iki öz arasındaki sürtüşmelerden ibarettir. Çatışma huzursuzluk getirir. Ruh huzursuzluğu sevmez ve hemen bu durumla başa çıkmak için kendince yöntemler devreye sokar. Bu yöntemler bazı düşünce ve davranışların yapılanmasına sebep olur. İşte sizlerin kendinizde ve çevrenizde gözlemlediğiniz veya deneyimlediğiniz pek çok tutum ve davranış aslında bu çatışmanın bitmesi adına ruhun keşfettiği çıkış yollarından başka bir şey değildir. Ruhun bu manevrasının, rahatsızlığın temeline yönelik bir çözüm yaratamadığı, sadece çatışmanın yoğunluğunu dindirmeye yönelik bir manevra olduğunu hatırlatmak isterim.
Çatışmaların her zaman “adil çözümlerle” değil, bazen de “boyun eğmelerle” sona erdiğini unutmayın! İşin püf noktası tam da buradadır. Mesela ekonomik özgürlüğü olmayan bir hanımın, baskın ve olumsuz davranışlar içindeki kocasına ses çıkaramaması durumu, ortada bir çatışma yokmuş izlenimi verse de, bu durum bir rahatsızlığın olmadığı anlamına da gelmez.
Çatışma bazen aslında kendine acıyan gerçek özle, bu duyguyu ortaya koymaya izin vermeyen yapay (ideal) öz arasındadır. Ruhun çatışmayı bitirmek için bulduğu yol, bu kişinin başkalarına acıyarak yaşamasını sağlamaktır. Bu kişi çevresinde acınacak bir şeyler ve acıyacak insanlar görmeye ihtiyaç duyar. Onlara acıması, kendine olan acımasının getirdiği rahatsızlıkla yüzleşmesine kalkan olmaktadır.
Kendi içinde sıkışmış ve kurtuluş özlemi yaşayan bir kişi, eğer koşulları bu özleminin yaşanmasına izin vermiyor ise başkalarını kurtararak içindeki çatışmayı dindirme uğraşında olabilecektir. Kendi sıkışmışlığı ve kurtuluş özlemi ile yüzleşmesi mümkün olamıyorsa, yolda gördüğü sahipsiz kedilerin tümünü kurtarma çabası üzerine bir hayat kurmaya çalışabilir.
İnsan psikolojisinin gizli matematiği
Kimi zaman çatışması, kendince veya inancı gereği uyulması şart olan emirlere karşı giriştiği içsel başkaldırıdır. Bu başkaldırıyı oluşturamadıkça veya ruhu oluşturmasını cezalandıracağından buna cüret dahi edemedikçe en çok bunaldığı ve reddetmek istediği şeye en fazla sarılan kişi olmaya başlar. İsyanını ise artık başka yerlerde ortaya koyması gerekecektir. İçsel çatışmanın büyüklüğü, isyanın büyüklüğünü de belirleyeceğinden, yasalara ve düzene başkaldırmaya dek gidebilir.
Dışa vurulma haline bakıldığında, bana en ilginç görünen ruhsal çatışmalardan biri, kendisini sevmeyen kişilerdedir. Bu kendini sevmeme hali, kişiyi çok rahatsız edecek, kendini sabote etmesine sebep olabilecek veya kendine karşı çok acımasız davranmasına sebep olabilecektir. Ruhun bunun önüne geçmek için yaptığı manevra bir Pollyanna tutumu yaratmak şeklinde dışa vurulur. Yaşamı tüm acımasızlıklardan, haksızlıklardan, hatta ölümden arındıran bu tutum aslında salt kişinin kendisine yönelmiş nefretinin kıyımını yumuşatmak adına girişilmiş bir manevradır.
Dışarıdan bakıldığı zaman, soyut içeriği sebebiyle, somut niceliklerle değerlendirilemez gibi görünen insan psikolojisinin gizli matematiğini büyüleyici buluyorum. İnsan ruhu söz konusu olduğu zaman her şeyin göründüğü gibi olmadığını bilmeniz gerekiyor. Şifreleri çözme gücünü bir kez elde ettiniz mi, gerek kendi dünyanızdaki, gerekse çevrenizdeki pek çok görüntünün gerçeğini çok çarpıcı bir şekilde keşfetmeye başlarsınız. Tabii, bunları keşfetmek size her zaman keyif verir mi bilemem. Hatta bu süreci yaşamanın ağrılı olduğunu dahi söyleyebilirim.
Hepinize, içinizde hiçbir savaşın olmadığı zamanların çatışmalarınızı çözdüğünüz zamanlar olduğunu zannetmediğiniz, tam tersine gerçek özünüz güçlendikçe içinizdeki savaşın şiddetlenebileceğini bildiğiniz bir hafta diliyorum
alıntı
|
|
|
| Neden Hıçkırırız?? |
|
Yazar: MaSaL - 01-24-2011, Saat: 12:46 AM - Forum: Genel
- Yorum Yok
|
 |
Neden Hıçkırırız??
Akciğerlerimiz kaburgalarımızın içinde birer torba gibi dururlar. Nefes aldığımızda bu torbalar içerlerine alabildikleri kadar hava alarak şişerler. Göğsümüzü karnımızdan ayıran ve akciğerlerimizin altına bitişik büyük bir kas olan diyafram, büzüşerek ciğerlerimizin genişlemesini sağlar, nefes almamıza yardımcı olur.
Süratli yemek yenildiğinde, yutkunma neticesinde yemek ile birlikte bir miktar da hava alınır. Hıçkırık, yiyeceğin yüzeyine yapışarak sindirim sistemine giren bu havayı atmak için sistemin gösterdiği bir tepkidir. Diyafram süratle büzüşerek, çok ani ve hızlı nefes almamızı sağlar. Bu arada boğazımızın üst tarafında, ses tellerimizin bulunduğu kısımda bir kapanma olur ve buradan geçen hava bir an bloke edilir. Bu da 'hıck' şeklinde bir sesin çıkmasına neden olur.
Midedeki bir olayla diyaframın ilişkisi, bu iki organdaki sinirlerin birbirine çok yakın hatta iç içe geçmiş olmalarındandır. Bu nedenle en çok yemekten sonra hıckırırız. Sindirim işlemi bittikten sonra hıçkırık olmaz. Hıçkırığı önlemek için çok çeşitli öneriler vardır. Baş aşağı durmak, yavaş yavaş su içmek, kollan yukarıda tutmak, nefesi tutmak, ileride bir noktaya bakarak derin nefes almak, buzlu su içmek, nefesi tutarak üç kere yutkunmak, nane yutmak, parmağı kulağa bastırarak su içmek ve korkutmak gibi.
Bunlardan korkutarak insanı şok etmek, dolayısıyla sinir sistemini etkilemek, derin nefes alarak diyaframın mideyi itmesini sağlamak ve de kandaki düşük karbondioksit seviyesinin hıçkırığın oluşumunu hızlandırdığı bilindiğinden nefesi tutmak en mantıklı önlemlerdir.
Aslında ise bu önlemlerin hiçbirine gerek yoktur. Hıçkırıklar yaklaşık 5 saniyede bir olur ve genellikle bir dakikadan fazla sürmezler. Siz önlemlerle uğraşırken, o zaten kendi kendine kesilir. Hıçkırığı kesmek için kabul edilen genel görüş hiçbir önlemin hıçkırığı kesmediğidir. Ancak aylarca süren istisnai durumlarda, muhakkak tıbbi müdahale gerekir, hatta bu durumlarda sinirler üzerinde operasyon yapılması bile gündeme gelebilir.
Çok miktarda biber yemek gibi kimyasal yanmaların, enfeksiyonların ve ülser gibi hastalıkların da hıçkırığı meydana getirebilecekleri ileri sürülüyor. Hıçkırık süresince bir şey yememekte ve içmemekte fayda vardır, çünkü bu sırada tekrar fazla hava alınabilir.
Hıçkırığı önlemek için en iyisi yemeği yavaş yiyin, çok miktarda yemeyin, yemek yerken karbonatlı içki içmeyin, yemeğe konsantre olun, çok konuşmayın ve gülmeyin. Yemeğe saygınız ne kadar artarsa, hıçkırık o kadar azalır.
|
|
|
| Neden Kaşınırız? |
|
Yazar: MaSaL - 01-24-2011, Saat: 12:45 AM - Forum: Genel
- Yorum Yok
|
 |
Kaşınmak
Kaşınmak, beyindeki "nahoş duygular ve anılarla ilgili bölgeleri" geçici bir süre etkisiz duruma getiriyor. Kaşıma işleminin yoğunlaşması beynin bu bölgelerindeki faaliyetini iyice düşürüyor.
Kaşınmak etkisiz kılıyor
Kuzey Carolina’daki Wake Forest Üniversitesi’nden Dr. Gil Yosipovitch ve ekibi, kaşınmanın, beyindeki "nahoş duygular ve anılarla ilgili bölgeleri" geçici bir süre etkisiz duruma getirdiğini belirledi.
Yosipovitch, kaşınma sırasında beyin aktivitesini izlemeye aldıkları araştırmanın, “kaşımanın, kaşınma hissini nasıl geçirdiğinin yanıtını veren” ilk araştırma olduğunu söyledi.
Acı hissi azalıyor
Araştırma kapsamında uzmanlar, 13 sağlıklı insanın bacaklarının alt kısmını 30 dakika süresince aralıklı olarak toplam 5 dakika yumuşak bir fırçayla kaşıdı. Bu sırada deneklerin beyinlerini MR yardımıyla izlemeye alan araştırmacılar, kaşıma işlemi sırasında beyindeki "acıyı algılama ve hatırlamayla ilgili" bölgelerin aktivitesinin azaldığını saptadı. Kaşıma işleminin yoğunlaşması, beynin bu bölgelerindeki faaliyetini iyice düşürdü.
Yosipovitch, "kaşımanın, kaşınma hissi yaratan duyguları bastırarak rahatlama getirdiğini" sandıklarını bildirdi.
Kaşındıkça kaşınmak
Araştırmacılar ayrıca, "kaşındıkça kaşınmak istemenin" de nedenini buldular. Kaşınma eyleminin, beyindeki ağrı ve aynı zamanda kompulsif (tekrarlayan) davranışlarla ilgili bir bölgedeki aktiviteyi artırdığını saptayan uzmanlar, bunun "sürekli kaşınmak istemenin" yanıtı olabileceğini kaydettiler.
Kronik hastalıklara çözüm olabilir
Deneyin, gerçekten "kaşınma isteği" duymayan insanlar üzerinde yapılması nedeniyle sınırlı sonuçlar verdiği, ancak bu sonuçların, sürekli kaşıntı yaratan egzama gibi kronik hastalıklara sahip kişilerin tedavisinde yararlı olabileceği belirtildi.
|
|
|
| Ağlamanın faydaları AğLa gÖZüm sEN ağLA |
|
Yazar: MaSaL - 01-24-2011, Saat: 12:44 AM - Forum: Genel
- Yorum Yok
|
 |
Ağlamanın faydaları AğLa gÖZüm sEN ağLA
“Size ağlamayın demeyeceğim; çünkü her gözyaşı şerden akmaz.” diyordu Gandalf, J.R.R. Tolkien’in unutulmaz eseri Yüzüklerin Efendisi’nde...
Sizin de özellikle stres altındayken içinizden kendinizi bir odaya kapayıp ağlayarak içinizi boşaltmak gelir mi? Bazı zamanlar ağladığınızda kendinizi daha iyi hissettiğiniz olur mu?
Cevabınız ‘evet’ ise, yalnız değilsiniz! Size Dr. Leslie Beth’in ağzından bu durumun nedenleri aktarmak istedik:
Çoğumuz şöyle güzel bir ağladıktan sonra kendimizi daha iyi hissederiz. Bu rahatlama duygusu hayali sayılmaz. Sağlam bir ağlama nöbeti duygusal yükümüzü içimizden atmamıza yardımcı olduğu gibi, bütün vücudunuzu da rahatlatabilir ve sakinleştirebilir.
Çeşitli gözyaşı çeşitleri vardır. Hepimiz duman, soğan, sis ve polenler gibi çevresel faktörler nedeniyle tepkisel gözyaşları dökmüşüzdür. Eğer dökmeseydik, gözümüz kuru ve aşırı hassas olacaktı. Bu tür gözyaşları refleks olarak oluşur ve gözümüzü oluşabilecek herhangi bir dışsal tehlikeye karşı korumaya yarar.
Duygusal gözyaşlarımızın da vücudun kendi içinde oluşan bazı toksinlere karşı korumasına yaraması ise şaşırtıcı değildir. Soğan gibi dışsal faktörlere tepkisel olarak oluşan gözyaşlarının biyokimyasal bileşimi, duygusal gözyaşlarınınkinden farklıdır.
Duygusal bir deneyimden sonra ağladığımızda, gözyaşlarımızda biriken ve stresin neden olduğu proteinler çok daha yoğundurlar. Hatta William H. Frey, Muriel Langseth gibi kabul görmüş araştırmacılar, 1985’te yayımlanan "Ağlamak: Gözyaşlarının Gizemi –Crying: The Mystery of Tears" adlı kitaplarında gözyaşının önemi hakkında yazmışlardır.
Başka bir deyişle vücudumuzun duygusal ya da fiziksel durumuna göre zehirli olabilecek hormonlardan kurtulması için ağlarız ve ağlama ihtiyacı duyarız. Aşırı stres hormonları bağışıklık, kilo alma ve psikolojik moda etki eder. Ağlamak ise sadece parasempatetik sinir sistemimizin, sempatetik sinir sisteminin acıya, kaçışa, kavgaya, krizlere hatta yoğun bir sevince verdiği tepkiyi yönetmesinin etkisini azaltmakta kullandığı metotlardan biridir.
Yani iyi bir ağlama nöbetinin, iyi haberlerle rahatladığımızda, aşırı bir şekilde sevindiğimizde, yas tuttuğumuzda veya korkutucu bir olaydan sonraki hislerimiz için en iyi (ve yutması en kolay) ilaç olduğunu söyleyebiliriz.
Tedbir olsun diye de söylemek gerek: Uzun süreli ve tekrarlanan ağlama hali, ciddi depresyon nedeniyle doktorun reçeteli olarak verdiği antidepresan ilaçların beyindeki kimyasal yapıyı değiştirmesiyle alakalı olabilir.
Ama genel olarak; gelecek sefer ağlamak istediğinizde, kendinizi ağlamaya bırakın gitsin. Unutmayın, ağlamak bir zayıflık göstergesi değildir.
|
|
|
| Yalan üzerine | Aforizmalar |
|
Yazar: ÐŽeşaren - 01-24-2011, Saat: 12:41 AM - Forum: Güzel Sözler
- Yorumlar (5)
|
 |
• Bir yalancı, iyi bir hafızaya sahip olmalıdır. G.Berkeley
• Ah!.. nice üstün görünümler altında yalan dolan vardır. W.Shakespeare
• Asla yalan söyleme. Yalan söyleyen, yakalanmak korkusu içinde yaşayan hırsız gibidir. A.Fuat Başgil
• Ayran içinde yağ nasıl gizliyse, doğruluk cevherinde de yalan gizlidir. Mevlâna
• Az yalan söylenmez; yalan söyleyen her yalanı söyler. Victor Hugo
• Bana yalan isnat eden, ateşten bir yatağa kendini hazırlasın. Hz.Muhammed
• Belli bir amaçla söylenen yalan, en ahlaksız yalan biçimidir. Ama en çok da o işe yarar. Finley Peter Dunne
• Benim ağzımdan yalan uydurmak, başka bir kişinin ağzından yalan uydurmaya benzemez. O halde, benim ağzımdan yalan uyduran cehennem deki yerine hazırlansın. Hz.Muhammed
• Beyaz yalan; ama unutmamalı ki, en kolay kirlenen renkte beyazdır. Tuğrul Şavkav
• Bir insan, hiçbir durumda yalan söylemek özgürlüğüne sahip değildir. Thomas Carlyle
• Bir kez yalan söyleyenler, ikincisini de söyleyebilirler. Henry Fielding
• Bir yalan ne kadar hızlı olursa olsun, hakikat onu yetişip geçer. Kenya Özdeyişi
|
|
|
| Dayanılmaz cazibenin sırrı terde gizli |
|
Yazar: MaSaL - 01-24-2011, Saat: 12:39 AM - Forum: Genel
- Yorum Yok
|
 |
150 üniversite öğrencisinin DNA'ları üzerinde araştırma yapan Avustralyalı uzmanlara göre, cazibenin sırrı anne ve babamızdan aldığımız bağışıklık genlerinde gizli.
Araştırmada aralarında doktor ve mühendis adaylarının da bulunduğu gönüllü öğrencilerden aşk hayatlarına dair detaylı bilgiler ortaya koyan soruları cevaplamaları da istendi. Bu cevaplar, genetik testlerle karşılaştırıldı.
En farklı farklı MHC genlerine (Major Histocompatibility Complex genes) sahip olan kadınların, daha cinselliğe yatkın partnerler oldukları ortaya çıktı.
Batı Avustralya Üniversitesi'nden uzmanlar, bir kadının bağışıklık sisteminin neden erkeklerle olan ilişkilerindeki başarısını etkilediğini kesin olarak bilemiyor. Ancak bir kadının terinin özelliğinin bu etkileşimi doğrudan etkiliyor olabileceğini belirtiyor.
Önceki araştırmalar da bir kişinin kendi terinden daha farklı ter kokusuna sahip olan kişiyi daha hoş bulduğunu ortaya koymuştu.
Uzmanlar, erkeklerin MHC genlerinin ise kadınlarla olan ilişkilerinde başarılı olmalarına bir etkisinin olmadığına da dikkat çekiyor.
|
|
|
| İlk çocuk uyumlu, ikinci çocuk bağımsız |
|
Yazar: MaSaL - 01-24-2011, Saat: 12:38 AM - Forum: Anne ve Bebek
- Yorum Yok
|
 |
Child Development dergisinde yayımlanan bir araştırmaya göre, genelde
ilk doğan çocuk daha uyumlu ve boyun eğen bir mizaca, ikinci çocuk
daha bağımsız bir kişiliğe sahip oluyor.
Pennsylvania Devlet Üniversitesi, Hawaii Üniversitesi ve Purdue
Üniversitesi'ndeki araştırmacılar, ABD'de 7-19 yaş arası 364 çocuk ve
genç ile bunların aileleri arasında yaptıkları araştırmada; çocuk ve
ebeveynleriyle görüştüler, çocuklardan okul dışındaki faaliyetleriyle
ilgili günlük tutmalarını istediler ve testosteron hormonu testi
yaptılar.
Araştırma sonucunda, ikinci çocukların ergenlik dönemlerinde daha
maceracı ve bağımsız oldukları, ilk doğanlarda ise bu yönde bir
değişim görülmediği, bu çocukların daha muhafazakar oldukları
belirlendi.
Devrimciler ikinci çocuklar arasından çıkıyor
Doğum sırasının kişilik üzerindeki etkisi konusundaki ilk ciddi
araştırma, 19. yüzyılda, psikiyatrist Alfred Adler tarafından
yapılmıştı. Adler, ikincinin gelmesiyle birinci çocuğun "tahtından
indirildiğini" öne sürmüştü.
Daha önce yapılan başka bazı araştırmalar da muhafazakar siyasi
liderlerin ilk doğanlar, isyancı ve devrimcilerin ise ikinci çocuklar
arasından çıkma ihtimallerinin daha fazla olduğunu iddia etmişti.
Kızlarla vakit geçirmek faydalı
Araştırmada ayrıca, kız ve erkek çocukların hayata aynı kişilik
özellikleriyle başlamalarına rağmen, erkek çocukların ergenlik
yaşlarına geldiklerinde daha soğuk ve daha az hassas hale geldikleri
kaydedildi.
Kız ve erkek çocukların kişiliklerindeki değişimin, nasıl vakit
geçirdikleriyle de ilintili olduğunun belirlendiği araştırmada, gerek
kız, gerekse erkek çocukların kızlarla vakit geçirmelerinin,
erkeklerle vakit geçirmelerine oranla daha fazla yarar sağladığının
görüldüğü belirtildi. Buna göre, kızlarla arkadaşlık eden erkek ve kız
çocukları daha bağımsız ve maceracı bir kişilik geliştiriyor.
Kızlarla daha fazla vakit geçiren kız çocukları daha feminen,
erkeklerle daha fazla vakit geçiren erkek çocuklar ise daha erkeksi
özellikler geliştiriyor.
Pasific Luhheran Üniversitesi ile Michigan Üniversitesi'nin 5-18 yaş
arasındaki 450 çocukla yaptığı bir başka araştırmada, küçük kızların
erkekleri "farklı bir tür" olarak gördüklerini, erkek çocukların da
kızları "kedinin köpekten farklı olduğu kadar" kendilerine yabancı
saydıkları saptadı. Bunun, çocukların karşı cinsle oynama
isteksizliğine açıklama getirebileceği belirtiliyor.
|
|
|
|