| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için Kayıt olmalısınız.
|
| Kimler Çevrimiçi |
Toplam: 184 kullanıcı aktif » 0 Kayıtlı » 179 Ziyaretçi Applebot, Baidu, Bing, GoogleBot, Yandex
|
| Son Aktiviteler |
Allah’ın Bizlere Güvendiğ...
Forum: İslam
Son Yorum: halukgta
04-25-2026, Saat: 11:04 AM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 26
|
Allah’ın Dini İslam’ı Yaş...
Forum: İslam
Son Yorum: halukgta
04-24-2026, Saat: 12:01 PM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 28
|
Saff Suresi 6. Ayet Üzeri...
Forum: İslam
Son Yorum: halukgta
04-18-2026, Saat: 12:14 PM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 39
|
Namaz Dinin Direği Midir?
Forum: İslam
Son Yorum: halukgta
04-13-2026, Saat: 10:12 AM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 57
|
Atatürk'ün Çocukluk Anıla...
Forum: Hayatı ve Anıları
Son Yorum: Serdar102
03-28-2026, Saat: 09:08 PM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 96
|
Mavi'ye..
Forum: Aşk Hikayeleri
Son Yorum: SunSet
03-11-2026, Saat: 08:23 AM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 177
|
Keloğlan Çataltepe Tekfur...
Forum: Hikaye Uydurma Bölümü
Son Yorum: Serdar102
02-12-2026, Saat: 11:45 PM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 348
|
Kısa Keloğlan Masalları -...
Forum: Hikaye Uydurma Bölümü
Son Yorum: Serdar102
02-12-2026, Saat: 11:26 PM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 222
|
Keloğlan Ve Pinokyo - Ser...
Forum: Hikaye Uydurma Bölümü
Son Yorum: Serdar102
02-12-2026, Saat: 11:22 PM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 202
|
Dev Hamsi - Serdar Yıldır...
Forum: Hikaye Uydurma Bölümü
Son Yorum: Serdar102
02-12-2026, Saat: 11:19 PM
» Yorumlar: 0
» Okunma: 194
|
|
|
| En İlginç 9 Restoran |
|
Yazar: ÐŽeşaren - 04-23-2011, Saat: 11:02 PM - Forum: Enteresan Olaylar
- Yorumlar (5)
|
 |
1. Yamyam Restoran (Japonya)
Japonca'da "Kadın vücudu tabağı" anlamına gelen "Nyotaimori" japonya'da çıplak bir kadın vücudu üzerinde sushi ve sashimi servis eden restoranın adı. Yemekten yapılan vücut, ameliyat masasının üzerine konularak müşterilere sunuluyor. Gelen yemek-ceseti bacak, kafa yahut iç organları gibi istediğiniz yerden başlayarak yiyebiliyorsunuz. Vücudu kestiğinizde kanayan oraganlar da tamamen yenilmek üzere hazırlanmış. Bir çeşit yamyamlık...

2. Tuvalet Restoran (Tayvan)
Banyo tuvaletinde yemek yiyip çok eğlenen biri duydunuz mu hiç? Tayvan, Kaohsiung'ta Marton Theme isimli restorana tuvalet teması hakim. Epey mağbet gören mekan banyo dekorlarıyla süslenmiş ve standart sandalyeler yerine renkli klozetler barındırıyor. Ayrıca yemek servisinin yapıldığı tabaklar ve kaseler de minik klozet şeklinde. Müşteriler büyük bir banyo küvetinden yapılmış üstü cam kaplı bir masanın çevresinde oturuyor ve neon ışıklı lavabolara ve pisuvarlara bakarak yemek yiyor. Restoran sahibi Eric Wang "Yalnız yemek değil, kahkaha da satıyoruz. Yemeklerimiz diğer restoranlarınkiler kadar güzel, bizde ayrıca eğlenceli bir atmosfer var. Çoğu müşterimiz mekan ne kadar abartılı olursa o kadar güzel bir yemek tecrübesi yaşayacağını söylüyor," diyor.
3. Havadaki Restoran (Belçika)
Brüksel şehrindeki restoran yerden 45 metre yükseklikte 22 kişiye yemek servisi yapıyor. Özel olarak tasarlanmış masa ve sandalyeler vinç ile kaldırılarak takılmış. Burada yemek yiyecekseniz emniyet kemerinizi bağlamayı unutmayın ve tabii ki çatalınızı yere düşürmeyin!
4. Karanlık Restoran (Çin)
Asya'nın ilk karanlık restoranı 23 Aralık 2006 tarihinde resmen açıldı. Çin'in Beijing şehrinde bulunan restoranın içi tamamen siyah boyalı. Müşteriler loş ışıklı lobiden gece görüş gözlüğü takan garson tarafından alınıyor ve karanlık odadaki masalarına yerleştiriliyor. Bu mekanda el fenerleri, cep telefonları ve hatta ışıklı saatler yasak. Burada yenen yemeklerin tamamı görülmeden yeniyor ve söylenilene göre bu yüzden yiyecekler hiç gelmediği kadar lezzetli geliyor. Tuvaletleri merak ediyorsanız şunu söyleyelim; hepsinde loş ışık bulunuyor.

5. Mezar Restoran (Hindistan)
Ahmadabad'taki "New Lucky Restaurant" sütlü çayıyla, tereyağlı köfteleriyle ve masaların aralarındaki mezarlarıyla ünlü. Krishan Kutti Nair, bir yüzyıldan fazla zamandır var olan Müslüman mezarlığının üzerine restoran yapmış, fakat mezarların içinde kimlerin gömülü olduğunu bilmiyor. Müşteriler mezarları sevmiş görünüyorlar, ki onun için önemli olan da bu. Nair "Mezarlık iyi şans getirir. Bunun sayesinde işlerimiz çok daha iyi," diyor.
6. Hapishane Restoran (İtalya)
İtalya'daki Fortezza Medicea hapishanesinin içinde yer alana restoran o kadar popüler ki görevliler işi büyütüyorlar. Cinayet sebebiyle müebbet hapis cezasına çarptırılan piyanist Bruno şarkı çalarken, müşteriler 18 metre yüksekliğindeki duvarların ardındaki dini amacından çıkmış şapelde yemeklerini yiyorlar, kuleleri izliyorlar. Pisa Kulesi'nin yakınlarında yer alan 500 yıllık Fortezza Medicea'da silahlı gardiyanlar güvenlikten sorumlu iken ahçılardan, garsonlardan ve bulaşıkçılardan oluşan 20 kişilik güçlü bir ekip 120 kişilik salona yemek hazırlıyorlar. Sıkı güvenlik önlemleri olan restorana gitmek için haftalar öncesinden rezervasyon yapılıyor.
7. Robot Restoran: İki İkiz Çift İşletiyor (Çin)
İnsanlar Çinli bir çiftin günün 21 saati kalabalık bir restoranı nasıl yorulmadan işletebildiğine şaşırıyor. Fakat işin aslı şu ki restoran hem erkekleri hem de kadınları ikiz olan iki çift tarafından işletiliyor. Yerli halk mekana "Robot Çift Restoranı" lakabını takmış, çünkü çiftin sabah 6'dan gece 3'e kadar burayı nasıl idare ettiklerini anlayamamış. Gerçeği ise Today Morning Post gazetesi muhabiri ortaya çıkarmış.

8. Denizaltı Restoran (Maldivler)
Dünyanın ilk denizaltı restoranı Nisan 2007 tarihinde Hilton Maldives Resort & Spa tarafından açıldı. "İnci" anlamına gelen "Ithaa" isimli mekan Hint Okyanusu dalgalarının 5 metre altında yer alıyor ve etrafı mercan kayalıkları ile bezeli. Müşterilerine su altı manzarası keyfi sunan restoran dünyada bir ilk niteliğinde.
9. Kondom Restoran (Tayland)
"Cabbages and Condoms" Tayland'ta bulunan bir restoran zinciri. Duvarlarda ve halılarda kondom resimleri bulunuyor. Yemekten sonra müşterilere nane şekeri yerine bir kase dolusu kondom sunuluyor. Restoranların geliri Population and Community Development Association'a gidiyor.

10. Medikal Restoran (Taipei, Tayvan)
Tayvan'ın Taipei şehrinde yer alan medikal temalı restoranda garsonlar hemşire kostümleriyle servis yapıyorlar, içecekler ise serum şişesinden bardaklara konuyor. Restoran sahibinin bu şekilde bir mekan yaratmasının sebebi yerel bir hastaneden gördüğü sağlık müdahaleleri karşısında minnettar olması
|
|
|
| Hasan Rıza Soyak'ın Anılarında, Atatürk'ün Hak ve Eşitlik, Görev Anlayışı |
|
Yazar: MaSaL - 04-23-2011, Saat: 11:01 PM - Forum: Mustafa Kemal Atatürk
- Yorum Yok
|
 |
Hasan Rıza Soyak’ın anılarında, Atatürk’ün hak ve eşitlik, görev anlayışı ile ilgi olarak naklettiği sözlerden (bu olayın tarihi konusunda bir açıklama yapılmamıştır)
“İzmir’deki mektepleri ziyareti esnasında Atatürk, Kız Muallim Mektebi’ne de uğramıştı; sınıflara girip, öğrenciler arasında bazı dersleri takip ettikten sonra, mektep müdürünün odasında, öğretmenlerle samimi bir hasbıhalde bulundular; konuşulan çeşitli mevzulardan biri, kadınlarımızın, tam manasiyle, bütün vatandaşlık hak ve vazifelerine sahip olmaları meselesi idi. Bu konu üzerindeki uzunca münakaşalarda; rey vermenin, vatandaş için hem hak, hem de bir vazife olduğu söylendi; erkekle kadın arasındaki ferdî ve siyasi hukuk bakımından bir fark olmadığı gibi vatanî vazifeler bakımından da fark olmaması lâzım geldiği belirtildi.
Buna göre, kadınlarımızın da bir şeref hakkı ve bir vatan borcu olan askerlik vazifesini icabında fiilen yapmasının tabii olduğu, demokrasinin esas noktalarından biri olan eşitliğin ancak bu suretle tahakkuk edebileceği mütalâası ileri sürüldü; kadının uzvi teşekkülâtı, seciyesi, ruh haletleri üzerinde de durulup, “Türk köylü kadınının en ağır işlerde erkekle olan işbirliği ve bu yolda gösterdiği yüksek kabiliyet ve muvaffakiyet ile tarih içinde, hatta son İstiklâl mücadelemizde fedakâr Türk kadınının başardığı büyük işler, kadınlarımızın doğrudan doğruya muharebe meydanlarında da hizmet edebileceklerinin çok açık delilleridir,” denildi.
Neticede Büyük İnkılâpçı; münakaşanın esas noktalarını kısaca tekrar ederek:
“Bugün için Türk kadınının askerlik yapması bahis mevzu olmasa bile, bütün kızlarımızın vatan ve millet yüksek menfaatlerini her suret ve vasıta ile müdafaa ve muhafaza edebilecek kabiliyette yetiştirilmelerini milli terbiyede esas olması, kız çocuklarımızın buna göre bedeni, fikri ve hissi terbiyeye tâbi tutulması lâzım geldiğini” izah buyurdu ve şu cümlelerle konuşmasına son verdi:
“Türk kadınının esasen bu cevherde olduğuna şüphe yoktur; onun içindir ki, Türk kadınları memleketin mukadderatını millet namına idare eden siyasi zümreye girmek arzusunu gösteriyorlar; memleketin ve milletin vatandaşlara yüklediği vazifelerin hiç birinden, kendilerinin uzak bırakılabileceğini de düşünmüyorlar; çünkü vazife karşılığı olmayan hak mevcut değildir.”
Bilindiği gibi bir müddet sonra kadınlarımıza siyasi alanda da erkekle eşit haklar tanınmış ve mebus seçilen kadınlarımız Büyük Millet Meclisi’nde yerlerini almışlardır.”
(Atatürk’ten Hatıralar, Hasan Rıza Soyak, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul,1973; C. II, s. 460-461)
|
|
|
| Atatürk Nasil Bir Toplum İcin Mücadele Verdi? |
|
Yazar: MaSaL - 04-23-2011, Saat: 10:58 PM - Forum: Mustafa Kemal Atatürk
- Yorum Yok
|
 |
Atatürk, Türkiye'nin yalnızca Türklerin olmasını, Türklerin "son müstakil Müslüman-Türk Milleti" olarak kalmasını istiyordu. Kendinden sonra gelecek nesillere iyi bir ortam sağlamak için tüm hayatını vakfetmiş olan Atamız, Müslüman Türk Milleti'nin esaret yaşamaması ve başka milletlerin içinde asimile olmaması için mücadele ediyordu. Bu mücadelenin mukaddes bir dava olduğunu belirten Atatürk bakış açısını şöyle açıklamıştı:
"Türkiye Türkler içindir; ve Türkiye bağımsız olmalıdır. Mütareke imza edildiği zamanki sınırları esas sayılmaktadır. Ve anlaşma şartlarının bu bakış açısıyla uygunsuz olan kısımlarına karşı mücadele edilecektir. Bu bir hak harekatıdır. Ve İslam aleminin yardımına da dayanıyoruz. Türkler son müstakil Müslüman milleti olduğu gibi müstakil kalacaktır."
Ulu Önder Atatürk'ün amacı halkı bir çatı altında toplayarak, Türkiye'yi dünyanın en mamur ve medeni memleketleri seviyesinin üstüne çıkarmaktı. Böylelikle Atatürk tüm Müslüman milletlerin birlik içinde hareket etmesini ve tüm Şark milletlerinin örnek alacağı bir "lider Türkiye" kurulmasını istiyordu:
"Türkiye, azim ve mühim bir gayret sarf ediyor. Çünkü, müdafaa ettiği bütün mazlum milletlerin, bütün şark davasıdır. Ve bunu nihayete getirinceye kadar Türkiye, kendisiyle beraber olan şark milletlerinin beraber yürüyeceğinden emindir."
Ulu Önder Atatürk, güzel ahlakın, özgürlük ve demokrasinin yaşandığı, Türk-İslam birlik ve beraberliğinin olduğu, ırk ve sınıf ayrıcalığının yapılmadığı, çağdaş ve ilerici bir Türkiye hayal ediyordu. Bu ülke fertlerinin yüksek bir ruha özenen, ailenin ve devletin kutsiyetine inanan, kadına değer veren, üretken ve çalışkan bireylerden oluşmasını istiyordu. Dine saygılı bir laiklik anlayışının egemen olduğu, zor ve baskının olmadığı, hoşgörülü uzlaşmacı bir toplum düşünüyordu. Atamızın hayalindeki Türkiye için ilk şart bu hak dava içinde birarada yürümekti. Şimdi bu konuları sırası ile inceleyelim.
YÜKSEK RUHA ÖZENEN BİR MİLLET
"Büyük davamız, en medeni, en müreffeh olarak varlığımızı yükseltmektir."
Müslüman Türk Milleti'nin İslam'dan gelen haysiyeti, onuru ve kabiliyeti çok yüksektir. Milliyetçi-mukaddessatçı bir kültürü benimsemiş Türkler, tüm dünyanın tanıdığı tarihi bir misyona sahip, yüksek bir ruh taşırlar.
Mustafa Kemal Atatürk kendisinde taşıdığı yüksek ruha Müslüman Türk Milleti'nin de layık olduğunu biliyor, bu nedenle, "Yüksel Türk, senin için yükselmenin sınırı yoktur, işte parola budur" diyerek herkesin daima büyük hedeflere doğru yürümesini arzu ediyordu.
Atatürk'e göre Türk Milleti, tarihini övünçle doldurmuş bir ulustur. Tarihin en eski devirlerinde beşeriyete karşı yerine getirdiği kültürel vazifelerini yeniden, bu sefer daha mükemmel bir şekilde gerçekleştirmeye hazırlanan bir millettir. Mustafa Kemal bu konuda şunları söyler:
"İnsanlar daima yüksek necip ve mukaddes hedeflere yürümelidirler. Bu hareket tarzıdır ki, insan olanın vicdanını, dimağını bütün insanlık mefhumunu tatmin eder. Bu tarzda yürüyenler ne kadar büyük fedakarlık yaparlarsa o kadar yükselirler."
İşte Müslüman Türk Milleti'nin bu yüksek ruha ulaşması için Mustafa Kemal'in yukarıdaki paragrafta dediği gibi mukaddes değerlere yürünmesi ve "dört elle' sarılması" gerekir. Atatürk yürünecek bu yolu, "milli ahlak"olarak isimlendirmiştir.
MİLLİ AHLAKIN HAKİM OLDUÄžU BİR TOPLUM
"Mükemmel bir millete 'milli ahlak'ın icapları, o milletin fertleri tarafından, hiç tereddüt etmeksizin vicdani ve hissi bir zevkle yapılır. En büyük milli heyecan işte budur."
Atatürk, Türk Milleti'nin, başka bir milletin boyunduruğu altında yaşayan bir millet olmasını asla istemiyordu. Bunun için yeni kurulan ülkeyi, güçlü bir çizgiye oturtacak maddi-manevi birçok tedbirler almıştı.
Atatürk, güçlü bir millet için ilk şartın milli ahlak ilkelerine riayet etmek olduğunu ifade ederdi. İşte bu sebeple milliyetçi ve muhafazakar bir kimlik belirlemiş olan Atatürk, milletin milli ahlakla ahlaklanmasının ancak mukaddes değerlere sadık kalması ile mümkün olacağını anlamış, milletin sahip olduğu onuru korumak için şu sözleri söylemiştir:
"Bizim dinimiz, milletimize hakir, miskin ve zelil olmayı tavsiye etmez. Tam tersine Allah da Hz. Peygamber de insanların ve milletlerin izzet ve şerefini korumalarını emrediyor."
Atatürk, milli ahlak anlayışını 'mukaddes bir değer' olarak kabul etmiş, bu inancını birçok defa ifade etmiştir. 1930 yılında kendi el yazısı ile yazarak teslim ettiği notlar arasında da, "Ahlak mukaddestir: Çünkü aynı kıymette eşi yoktur. Ve başka hiçbir çeşit değerle ölçülemez" şeklinde bir sözü yer almaktadır.
DAYANIŞMANIN, BİRLİK VE BERABERLİÄžİN OLDUÄžU BİR ÜLKE
"Bütün insanlar bir toplumsal vücudun organlarıdır ve bu sebeple birbirine bağlıdır."
Bir milleti, millet yapan, fertlerin birlik, beraberlik ve dayanışma içinde olmalarıdır. Zira bireyler münferit olarak her ne kadar üstün özelliklere sahip olsalar da dayanışma içinde olmadan tek başlarına bir şey yapamazlar. Bunu çok iyi bilen ve milli ve manevi bir ittifak olduğu takdirde 'kuvvet doğacağını' görebilen Atatürk bu konuda şunları söylemiştir:
"Bir millette güzel şeyler düşünen insanlar, fevkalade iyi işler yapmaya kabiliyetli kahramanlar bulunabilir, lakin öyle kimseler yalnız başına hiçbir şey olamazlar, meğer ki bir hissi umumin amili ifadesi mümessili olsunlar."
Atatürk'ün fikri ve siyasi politikasına baktığımızda Türk Milleti'nin birlik ve beraberliği için milliyetçi-muhafazakar bir politikayı benimsediğini görürüz. Hatta Atatürk, Türk Birliği derken yurt içinde ve yurt dışında yaşayan tüm Türkleri kastetmiş, aynı zamanda etnik olarak Türk olmadığı halde Müslüman olan ve kendini Türklere yakın gören azınlıkları da Türk olarak addetmiştir.
Halkın birlik içinde olmasında dinin rolü çok büyüktür. Gerçekten de Müslüman Türk Milleti'nin Kurtuluş Savaşı'yla vermiş olduğu büyük mücadelenin başarıyla sonuçlanmasında en büyük etken, milletin inançlarıdır. Nitekim tarihte de Atatürk gibi birçok lider savaş, kıtlık, açlık gibi zor anlarda halkı manevi değerlere yönlendirmiş, ancak bu şekilde dayanışma sağlayarak zorlukları yenmişlerdir.
Kuran'da Allah, 'Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın' (Al-i İmran Suresi, 103) şeklinde buyurarak Müslümanlara işbirliği içinde hareket etmelerini emretmiştir. Bir saldırı karşısındaki örnek Müslüman davranışını ise, '... (onlar) haklarına tecavüz edildiği zaman, birlik olup karşı koyanlardır' (Şura Suresi, 39) ayetinde açıklamıştır.
Bir başka ayette Allah, "Şüphesiz Allah Kendi yolunda, sanki birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever" (Saff Suresi, 4) şeklinde buyurmaktadır. Allah yolunda, vatan ve millet için bir bina gibi kenetlenmiş olarak verilen mücadelenin başarılı olacağına inanan Atatürk de, Kurtuluş Savaşı boyunca ve sonraki dönemde ısrarla milli birlik üzerinde durmuştur.. "Millet ve biz yok, birlik halinde millet var. Biz ve millet ayrı ayrı şeyler değiliz" diyerek milli birliği güçlü olan ulusların her zaman kuvvetli olacağını belirtmiştir:
"Bir insan, kendini milletle beraber hissettiği zaman, ne kadar kuvvetli olur bilir misiniz. Bunu tarif müşküldür. Eğer ben, izahata izhar-ı acz edersem, beni mazur görünüz."
KADINLARA DEÄžER VEREN BİR MİLLET
"Bizce Türkiye Cumhuriyeti anlamınca kadın, bütün Türk tarihinde olduğu gibi, bugün de en muhterem mevkide, herşeyin üstünde yüksek mevkide, herşeyin üstünde yüksek ve şerefli bir varlıktır."
Atatürk'ün kadınlara verdiği değeri, toplumun bekasında kadının yerini ve önemini vurgulayan konuşmalarında açıkça görmek mümkündür.
Toplumsal yaşamın başlangıcı olan aile hayatının, toplumun psikolojik ve sosyal yapısının şekillenmesinde önemi çok büyüktür. İslam Dininin aileye verdiği değeri ve bir milletin sürekliliği için din, aile, ahlak gibi kavramlara sahip olmasının gerekliliğini bilen Atatürk de ailenin kutsiyetine inanır, toplumun bekası için aileye ve manevi değerlere sahip çıkılmasının gerekliliğini bilirdi.
Din, ahlak ve aile müesseselerine sahip çıkan Atatürk, ailenin temeli sayılması gereken Türk kadını ile toplum arasında bir köprü kurmak istemiş, kadınlara seçme ve seçilme hakkı, erkekle eşitlik ve kadınların medeni ve siyasi haklarına kavuşması gibi haklar tanınmasını sağlamıştır.
Atatürk'ün kadınlara verdiği değer, İslam ahlakının bir yansımasıdır. Zira İslam, kadına büyük değer veren bir dindir. Kuran indirilmeden önceki dönem, kadına değer verilmeyen, onu ikinci sınıf gören bir zihniyetin hakim olduğu dönemdi. Ancak İslam Dininde kadına pek çok hak verilmiş ve kadınlar üzerindeki baskılar kaldırılmıştır. Kuran'da insanların birbiri arasında hiçbir üstünlüğün olmadığına, üstünlüğün ancak Allah katında ve takva ile olduğuna dikkat çekilmiştir.
Atatürk, kadının değer görmediği, ikinci plana atıldığı bir dönemde, kadınların haklarını korurken İslam Dininden ilham aldığını ima ederek şöyle demiştir:
"Bizim dinimiz hiçbir zaman kadınların erkeklerden geri kalmasını istememiştir. Allah'ın emrettiği şey, Müslüman kadının ve Müslüman erkeğin beraberce bilim ve kültürü aramak, nerede bulursa oraya gitmek ve onu edinmek mecburiyetidir... Türklerin sosyal yaşamında kadınlar bilimde kültürde ve başka alanlarda asla erkeklerden geri kalmamışlardır. Belki daha da ileri gitmişlerdir."
İyi bir aile terbiyesi almış olan Mustafa Kemal, kadının ahlaki durumunun toplum için son derece önemli olduğunu bilerek, kadının ahlakı bozulduğunda toplum yapısının da yara alacağına dikkat çekmiş, "sefil olursa kadın, alçalır beşer" sözünü hatırlatarak bu tehlikeye karşı halkı uyarmıştır.
AHLAKİ DEÄžERLERİN KORUNMASI İÇİN BAÄžIMSIZ BİR TOPLUM
Türkler tarih boyunca, hürriyet ve istiklale sembol olmuş bir millettir. 'Hürriyet ve istiklal benim karakterimdir' diyen Atatürk de Müslüman Türk Milleti'nin özgürlüğünden asla ödün vermemeyi kendine şiar edinmiştir.
Nitekim insanın fıtratı da bunu gerektirir. Allah, insanları Kendine kulluk edecek şekilde yaratmış, bunun dışında herkesin özgür olacağı bir düzen var etmiştir. Bu nedenle Atatürk, Türk Milleti'nin bağımsızlığını tehdit eden unsurlara karşı büyük bir mücadele vermiştir. Ülkemizin yabancı ülkelerin sömürgesi, mandası veya doğrudan bir parçası haline getirilmesinin konuşulduğu bir dönemde, büyük bir kararlılıkla bunlara karşı koymuş ve Milli Mücadele'yi başlatmıştır. Mustafa Kemal Atatürk, "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" diyerek bir milletin bekası için mutlaka o milletin hürriyet ve istiklaline sahip olabilmesinin gerektiğini belirtmiştir.
IRK VE SINIF AYRIMCILIÄžININ YAPILMADIÄžI BİR TOPLUM
"İslam hayatı topluluğunda hiç kimsenin bir sınıfı ayırarak (özel davranarak) korumasını sürdürmeye (koruyup-gözetmeye) hakkı yoktur."
Din ahlakının yaşanmadığı toplumlarda insanlar, birbirlerini ırk, soy, dil, din, cinsiyet gibi özelliklerle değerlendirir, kendi oluşturdukları yapay kavramlarla çeşitli sınıf ayrıcalıkları yaratırlar. Oysa Allah tüm insanları eşit olarak yaratmıştır. Hiç kimse ırk, renk ve soyca birbirinden üstün olamaz.
Allah Kuran-ı Kerim'in Hucurat Suresi'nde üstünlüğün ancak takva ile olacağını şöyle bildirmiştir:
"Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır." (Hucurat Suresi, 13)
İmtiyazsız, sınıfsız halktan oluşan bir millet inşa etmeyi düşünen Mustafa Kemal, herkesin eşit olduğuna inanır, her zaman ayrımcılığa karşı çıkardı. Atatürk'ün milliyet anlayışı da insan şahsiyetine ve hürriyetine değer üzerine kuruludur. Bu anlayış Türk Milleti'nin savaşlarda ve verdiği diğer mücadelelerdeki başarısında önemli rol oynamış, haksızlık ve esarete karşı milletçe başlatılan bir harekete neden olmuştur.
Bir dergide Atatürk'ün bu üstün özelliği ile ilgili olarak şu ifadeler yer almaktadır:
"Atatürk millet kavramını izah ederken fiziki anlamda bir ırk anlayışından asla söz etmemişti. Onun gözünde millet, bir kan, bir ırk, bir biyolojik olgu değil, tarihi sosyolojik ve özellikle de kültürel bir realitedir."
|
|
|
| Atatürk, Cumhuriyet ve Milli Kimlik |
|
Yazar: MaSaL - 04-23-2011, Saat: 10:57 PM - Forum: Mustafa Kemal Atatürk
- Yorum Yok
|
 |
[INDENT] Cumhuriyet kelimesi Arapça’da halk ahali büyük kalabalık anlamına gelen “cumhur”’dan gelmektedir. Kavram olarak baktığımızda ise “cumhuriyet”ten; milletin egemenliği kendi elinde tuttuğu devlet şekli anlaşılır. Burada “demokrasi” kavramıyla “cumhuriyet”i karıştırmamak gerekiyor. Şüphesiz bu her iki kavram birbiriyle ilgili ve içiçe kavramlar olmakla birlikte birbirinin aynısı değildir. Demokrasiden de halkın kendi kendini yönetmesi anlaşılır. Ancak cumhuriyette esas olan devlet pramidinin en üstünde bulunan kişinin yani devlet başkanının seçimle gelmiş olmasıdır. Devlet başkanı babadan oğula geçen bir sistemle yani saltanatla o göreve gelmiş değildir. Bu iki kavrama bir- iki örnekle açıklık getirmek istiyoruz. Bugün İngiltere’de İsveç veya Norveç’te parlamento vardır. Halk yasama organı durumunda olan meclisi kendisi seçer meclisten de yürütme organı çıkar. Yani demokrasi vardır denebilir. Ama devlet pramidinin en üstündeki kişi kral veya kraliçedir. Bu göreve seçimle değil saltanat usulüyle gelmiştir. Bu yüzden bu ülkelerde cumhuriyetten söz edilemez. Öbür taraftan devlet başkanının şu veya bu şekilde seçimle geldiği bazı rejimler vardır ki mesela; Çin Halk Cumhuriyeti Libya Arap Halk Sosyalist Cemahiriyesi ve diğer halk cumhuriyetleri gibi bu rejimlerde de sözde cumhuriyet olmakla birlikte halkın yönetime iştirakinden söz edilemez. Çünkü tek partinin hakimiyeti sözkonusudur. Halk eğer oy verirse bile bu partiye oy vermek durumundadır. Neticede şunu söyleyebiliriz; demokrasinin olduğu yerde cumhuriyetin olmadığı veya cumhuriyetin olduğu yerde de demokrasinin bulunmadığı örnekler görülmektedir. Ama ideal olanı hem demokrasinin hem de cumhuriyetin birlikte olmasıdır. Bir başka ifade ile cumhuriyeti demokrasinin en gelişmiş şekli olarak kabul edebiliriz. Türkiye Millî Mücadele’nin muzaffer komutanı Atatürk’ün önderliğinde 29 Ekim 1923’te demokrasi ve cumhuriyet sürecini yakalamıştır. Bu tarihten itibaren de demokrasi yolunda önemli ilerlemeler kaydedilmiştir.
Şimdi Atatürk’ün önderliğinde ulaşılan Cumhuriyet’in değerini ve büyüklüğünü anlayabilmek için yakın tarihimizde “demokrasi” kavramı içinde ele alabileceğimiz bellibaşlı gelişmelere bakmamız faydalı olacaktır.
Bilindiği üzere Fransız İnkılabıyla birlikte çok uluslu devletlerde siyasî hareketlenmeler yoğunluk kazanmaya başladı. Osmanlı Devleti de bu dalgalanmalardan nasibini aldı. Zaten çöküş sürecine giren Osmanlı Devleti Fransız İnkılabının ihraç ettiği siyasî kavram ve sloganlara sarılarak içinde bulunduğu zor durumdan kurtulma çareleri aramaya başlamıştı. Bu çarelerin başında mutlakiyet rejiminin yetkilerinin sınırlandırılması geliyordu. Fakat bu sınırlamanın nihaî hedefi Cumhuriyet değil “meşrutî monarşi” idi. Nitekim 1808 Sened-i İttifak’tan itibaren meşrutî monarşiye doğru bir süreç gelişmeye başladı. 1839 Tanzimat Fermanı’yla Padişah kendi yetkilerini kendi iradesiyle sınırlayan bir taahhüt içine girdi. 1856 Islahat Fermanı’yla monarşinin yetkilerinin sınırlandırılması yolunda bir adım daha atıldı. Nihayet Aralık 1876’da Kanun-i Esasî yani anayasa ilan edildi ve arkasından Meclis-i Mebusan açılarak Meşrutiyet’e geçildi. Kısa bir süre sonra meşrutî rejim inkıtaya uğramışsa da 1908’de meşrutî monarşi kurumlaşmaya başladı. Fakat devleti kurtarmaya yönelik bütün bu gelişmeler Türk milletini Mondros ve arkasından Sevr’e getirmekten engelleyemedi; engelleyemediği gibi belki de bu çöküş sürecini hızlandırdı. Çünkü sözünü ettiğimiz bu gelişmelerde Türk milletinin karakteristik özellikleri sosyolojik yapısı kültürü dikkate alınmamıştı. Meşrutî rejim Batıdaki kurumlarıyla - özellikle İngiltere örneği- neredeyse olduğu gibi iktibas edildi. İngiltere meşrutî monarşisinde iki önemli kurum olan halkı temsil eden Avam Kamarası ve asilleri temsil eden Lordlar Kamarası Osmanlı yeni rejimine Meclis-i Mebusan ve Ayan Meclisi olarak aktarıldı. Temelinde sınıf anlayışı yatan böyle bir tasnifin Türk siyasî hayatında başarılı olması düşünülemezdi. Ama Osmanlı münevveri bunu o zaman göremedi. Çünkü batının gelişmişliği onun gözünü kamaştırmıştı. Halbuki Batı toplumunun sosyolojik ve kültürel gerçekleriyle çelişmeyen ve “sınıf” anlayışına dayanan bir rejim bu toplumlar için geçerli olabilir. Ama aynı geçerlilik tamamıyla farklı özelliklere sahip Türk milleti için sözkonusu olamazdı. Çünkü Türk milletinde “sınıf” anlayışı yoktur. Asalet kavramının yerini “liyakat” ve “adalet” almıştır. Nitekim bu durumu Atatürk çok güzel bir şekilde tesbit ederek 1931 yılında yaptığı bir konuşmasında şöyle ifade etmiştir;
“Türkiye Cumhuriyeti halkını ayrı ayrı sınıflardan mürekkep değil ve fakat ferdî ve sosyal hayat için iş bölümü itibarıyla çeşitli mesleklere ayrılmış bir toplum olarak görmek esas prensiplerimizdendir”[1].
Öteyandan kurulan meclis yani Meclis-i Mebusân her ne kadar bir tür seçimle gelmiş olmakla birlikte millî iradeyi yansıtmaktan da çok uzaktı. Çok uluslu bir yapı olmakla birlikte bir Türk devleti olan Osmanlı Devleti’nin meclisinde Türkler neredeyse azınlıkta idiler. Durum böyle olunca meclisten millî birlik ve beraberliği inşa edecek bir irade beklenemezdi. Nitekim öyle de oldu.. Gayr-i müslim milletvekilleri meşrutî rejimi Osmanlı Devleti’ni içinde bunduğu zor durumdan kurtaracak bir vasıta olarak değil de kendi bağımsızlıklarına giden bir yol olarak algılamaya başladılar. Bu anlamda bazı milletvekillerinin tutum ve davranışlarından birkaç örnek vermek gerekirse mesela; Kanun-i Esasî’de resmî dilin Türkçe olduğu ifade edilmesine rağmen İstanbul Rum mebuslarından Vasilaki Efendi Ermeni mebus Hamazasp Efendi daha buna benzer pekçok isimler Rumca'nın ve Ermenice'nin resmî dil olmasını[2] teklif edecek kadar ileri gittiler.
Yine bahsettiğimiz Osmanlı dönemindeki bu demokrasi denemeleri tabana mâl olmamış ve İstanbul’da ve bazı büyük şehirlerde hissedilmiş ve buralarla sınırlı kalmış idi. Anadolu’nun falanca kazasındaki veya falanca köyündeki vatandaşın bu gelişmelerden belki de hiç haberi yoktu.
Netice olarak şunu söylemek istiyoruz; Osmanlı dönemindeki monarşi aleyhindeki siyasî gelişmeler Türk toplumunun sosyolojik kültürel ve tarihî özellikleri dikkate alınmadan oluşturulan bir süreç olduğundan millî birlik ve beraberliğe ve millî kimliğe katkı sağlayıcı bir nitelik ortaya koyamamıştır. Gerçi II.Meşrutiyet Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu hazırlayan yıllara ve ondan sonraki anayasalara da yansıyan bazı temel ilkeler getirmiş[3] olmakla birlikte bu dönemdeki Osmanlı düşünürlerinin devleti kurtarmaya yönelik fikirlerinde esas hedef cumhuriyet değil “meşruti monarşi” olmuş Fransız İnkılabı’nın fikrî ürünü olan ve “istibdat ve baskıya karşı insan kişiliğine değer veren Cumhuriyet” ancak Osmanlı Devleti’nin yıkılışı ile birlikte aranılan rejim olmuştur.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu Cumhuriyet fikrinin Mustafa Kemal tarafından ilk defa kuvvetle ortaya atılmasında Fransız İnkılabı’nın etkisi olduğunu söylemekte Münir Hayri Egeli daha 1906’da Atatürk’ün en beğendiği devlet şekli olarak Cumhuriyet’i dile getirdiğini yazarken[4] Mazhar Müfit Kansu Mustafa Kemal’in henüz Erzurum Kongresi açılmadan zamanı gelince hükümetin şeklinin Cumhuriyet olacağını kendisine söylediğini ifade etmektedir[5]. Nitekim Türk milletinin varolma veya yokolma sınırına geldiği Millî Mücadele gibi fevkalâde bir ortamda Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde vatanın kurtuluşu için askerî tedbirler alınırken beraberinde “millî hakimiyet” kavramının arkasında demokrasi ve cumhuriyet yolunda önemli adımlar atıldı. Bu yoldaki en açık mesajları Amasya tamimi Erzurum ve Sivas Kongreleri kararlarında görebilmekteyiz.
Amasya tamiminin ilk maddesinde yer alan “Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” ifadesi demokrasi ve cumhuriyet kavramı açısından bizce ileriye dönük mesajlar taşımaktadır. Burada milletin iradesine verilen önem vurgulanıyor. Erzurum Kongresi’nde de 2. Maddede “millî iradeyi hakim kılmak esastır” ifadesi yer alırken 8. Maddede millî iradenin gerekliliği üzerinde ayrıntılı olarak durulmuştur. Bu maddede aynen şöyle denilmektedir;
“Milletlerin kendi mukadderatını bizzat tayin ettiği bu tarihi devirde merkezî hükümetimizin de irade-i milliyeye tâbi olması zaruridir. Çünkü irade-i milliyeye dayanmayan herhangi bir hükümet heyetinin subjektif ve şahsî mukadderatı milletçe verilmiş olmadıktan başka haricen de muteber olmadığı şimdiye kadar geçmiş eylemler ve sonuçlar ile sabit olmuştur.”
Açıkça görüldüğü üzere bu ifadelerde ileride Osmanlı Devleti’nin vârisi olarak kurulacak yeni Türk Devletinin rejimini demokrasi esasına dayalı bir sistem yönünde tercih edeceğine dair mesajlar saklıdır. Nitekim Sivas Kongresi’nde de bu tür kararlar tekrar edilerek Heyet-i Temsiliye’nin teşekkülü yukarıda sözünü ettiğimiz mesajın kararlılığını gösteriyor. Kongre’nin çıkardığı gazetenin adının “İrade-i Milliye” olarak konması bir tesadüf değildir. Aynı gazete Ankara’ya taşındığı vakit “Hakimiyet-i Milliye” adını alacaktır.
Nihayet 23 Nisan 1920’de TBMM’nin açılmasıyla Kongre kararlarında yer alan demokrasi ve cumhuriyet yönündeki mesajların gerçekleşmesinde önemli bir adım olmuştur. Bu adım Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde istikrarlı ve kararlı gelişmelerle 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanını sağladı. Ve arkasından da zaman içerisinde çok geçmeden Saltanat ve Hilafet kaldırılacak ve bununla ilgili müesseseler hakkında yeni tedbirler alınarak demokrasi ve laiklik yönünde Osmanlı’nın son dönemlerinden bu zamana kadar ulaşılamayan katedilemeyen mesafe Atatürk’ün önderliğinde başarılı bir şekilde katedilmiş olacaktır.
Cumhuriyet’e zemin hazırlayan 1919’dan 1923’e kadar olan bu gelişmeler millete mâl olmuş olup aynı zamanda millî birlik ve beraberlik ile millî kimliğin oluşması yönünde seyretmiştir. Bu dönemin anahtar kavramlarına baktığımızda bu durumu açıkça görebiliriz; Hakimiyet-i Milliye İrade-i Milliye Millî Mücadele Kuva-yı Milliye Misak-ı Millî Heyet-i Milliye Tekâlif-i Milliye vb.. Görüleceği üzere hepsinde bir “millîlik” damgası vardır hareket “millet”e dayanmaktadır. Bu millet ise BMM adında kendini gösteren “Büyük bir Millet” tir. “Büyük Millet” ten kasdedilen ise “Türk milleti” dir. Bu yüzden yeni kurulan devletin adının “Türkiye Cumhuriyeti” olarak tesbiti yüksek bir fikriyatın sonucudur. Buradaki “Türk” kavramı ırkî anlamda olmayıp kültürel mânâdadır. Kendini Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ve Türk hisseden herkesi içine alan bir kavramdır. Dolayısıyla “millî kimlik” bu kavram etrafında teşekkül etmektedir. Bu imkanı ise bize “Cumhuriyet” vermektedir. Cumhuriyet’in en üst makamı olan Cumhurbaşkanlığının forsu Türk kavramı etrafında millî birlik ve beraberliğin bir sembolüdür. Atatürk döneminde tesbit edilen forsa 16 Türk devleti özellikle nakşedilmiştir. Burada; Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihte kurulan Türk devletlerinin bir devamı olduğu ve milli kimliğin de bu kültür çizgisinde oluşacağı mesajı saklıdır.
Osmanlı dönemindeki demokrasi hareketlerinin başarıya ulaşamayıp Atatürk’ün önderliğinde gerçekleşen demokrasi hareketlerinin başarıya ulaşmasının sırlarından birisi de hareketin tabana mâl olmuş olmasıdır. Cumhuriyet’e giden süreç içinde alınan kararların hepsinde milletin gönderdiği delegelerin iradesi vardır. Atatürk; Türk milletinin karakterine en uygun idarenin Cumhuriyet olduğunu 1924’te yaptığı bir konuşmada; “Türk milletinin tabiat ve adetlerine en uygun idare Cumhuriyet idaresidir”[6] diyerek ifade etmiştir. Atatürk İnkılaplarının en büyüğü şüphesiz Batılıların “hasta adam” dedikleri ve artık ömrünü tamamlamış bir çınardan yeni bir filiz yeşertmesidir. Bu filiz hukuk ilkelerine bağlı çağdaş demokratik ve laik Türkiye Cumhuriyeti’dir.
Yukarıdan beri söylenenlerden açıkça anlaşılacağı üzere Cumhuriyet’e ulaşmak kolay olmamış çok zor ve çetin bir mücadeleden sonra Türk milletinin karakterine uygun millî birlik ve beraberliği pekiştirecek ve milli kimliği güçlü bir şekilde inşa edecek Cumhuriyete ulaşılmıştır. Atatürk Cumhuriyetimizin bu yönünü 1933’te şu veciz sözleriyle dile getirmiştir; “Az zamanda çok büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti’dir. Bundaki başarıyı Türk milletinin ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak kararlı bir şekilde yürümesine borçluyuz”[7].
Mondros’a gelindiğinde 1815’te adı konan ve Anadolu’da Türk siyasî varlığını yok etmeyi amaçlayan “şark meselesi”nin gerçekleşmesine ramak kalmıştı. Adeta Türk milletinin varolma veya yokolma çizgisine geldiği böyle kritik bir ortamda Atatürk’ün önderliğinde verilen siyasî ve askerî mücadele zaferle sonuçlandı köhnemiş bir siyasî yapıdan yepyeni bir Türk Devleti Türkiye Cumhuriyeti doğdu. Bugün hem Türk demokrasi tarihinde hem de İstiklal Mücadeleleri tarihinde fevkalâde anlamlı bir oluşumun Cumhuriyet’in ilanının yıldönümünü idrak ediyoruz. Millî kimliğin ve birlik ve beraberlik ruhunun teşekkül ve inkışafında “Şark meselesi” heveslisi emperyalistlere karşı verilen mücadeleleri ve “demokrasi” kavramı çerçevesindeki gelişmeleri her zamankinden daha çok anlamak ve idrak etmek durumundayız.
Bu duygu ve düşüncelerle böyle anlamlı bir günde; millî hakimiyete dayalı akılcı demokratik ve laik Cumhuriyetimizin kurucusu büyük önder Atatürk’ü ve devletimizin kuruluşunda ve yükselmesinde hizmeti geçmiş gazilerimizi ve şehitlerimizi saygıyla minnetle anıyorum.
Prof. Dr. Nuri KÖSTÜKLÜ
DİPNOTLAR
Yalvaç Kaymakamlığı’nca 29 Ekim 2002 tarihinde Yalvaç’ta düzenlenen “Atatürk Millî Mücadele ve Cumhuriyet” konulu panel’e bildiri olarak sunulmuştur.
** S.Ü. Eğitim Fakültesi Tarih Eğitimi Anabilim Dalı Başkanı.
[1] Atatürkçülük (Birinci Kitap) Atatürk’ün Görüş ve Direktifleri M.E.G.S.Bakanlığı yay. İstanbul 1988 s.95.
[2] İsmail Hami Danişmend İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi C.4 İstanbul 1961 s.310.
[3] Yıldızhan Yayla “Osmanlı Devleti’nde Meşrutiyet Kavramı” Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi C.4 İstanbul 1985 s.952
[4] İsmet Giritli “Atatürk ve Cumhuriyet” Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi Kasım 1995 s.799-800.
[5] Mazhar Müfit Kansu Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber C.II 3.baskı Ankara 1988 s.595.
[6] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I-III Atatürk Araştırma Merkezi yay. Ankara 1997 (C.III) s.106.
[7] A.g.e. (C.II) s..318.
Selçuk Üniversitesi
Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi
ATA DERGİSİ
Sayı:10
Konya-2002
Sayfa: 87-92 [/INDENT]
|
|
|
| Mustafa Kemal'in İletişim Dehası |
|
Yazar: MaSaL - 04-23-2011, Saat: 10:49 PM - Forum: Mustafa Kemal Atatürk
- Yorum Yok
|
 |
[INDENT] Büyük insanlar insanlık tarihinde nadiren görülürler. Onlar başarılarıyla parlar, eserleriyle kahramanlaşırlar. Öldükten sonra da efsane olurlar. Bu insanların başarıları, kişiliklerindeki bazı özellikler üzerine kuruludur: Cesaret, kararlılık, direnme, alçakgönüllülük, deha. Ama hepsinin başarısında etken olan önemli bir faktör vardır: Çevrelerindeki diğer insanlarla ve içinde yaşadıkları toplumun bireyleriyle yoğun ve olumlu iletişim süreçleri içinde bulunmaları.
Mustafa Kemal Atatürk de diğer olağanüstü insanlar gibi bazı olağanüstü özelliklere sahipti. O, bireylerarası iletişim dillerini kullanma ve mesajları kodlama konusunda bir uzman kadar bilgi, deneyim sahibiydi. Onun kişiliğinde ve davranışlarında ön plana çıkan bazı temel özellikler vardır: Kararlılık, hedef koyma, alçakgönüllülük, direnme.
Mustafa Kemal’in ufuklardaki hedefi çocukluğundan beri bellidir: Ülkesinin ve halkının özgürlüğü. O hiçbir zaman gösterişli tarzlar içinde yaşamamış, her zaman sadeliği tercih etmiştir. Böylece halkla daha fazla bütünleşmiştir. Mustafa Kemal’in başarılarının temelinde bulunan disiplini, Libya’da İtalyanlar bile takdir etmiştir. Mustafa Kemal’in kişiliğindeki bir diğer önemli özellik kararlılıktır. 1918’de Haydarpaşa iskelesinde, işgalci ülkelerin 53 gemilik filolarını İstanbul önlerinde gördüğünde; “geldikleri gibi giderler” demişti. Nitekim işgalciler bir süre sonra geldikleri gibi gitmişlerdir.
Mustafa Kemal, zekası, onuru, basanları çok büyük bir insandır, ama fazlasıyla alçakgönüllüdür. Cumhuriyet kurulduktan sonra Meclis, Mustafa Kemal’i 158 oyla Cumhurbaşkanı seçer. Yalnızca Mustafa Kemal kendisi için çekimser oy kullanır.
Olağanüstü yeteneklerle donatılmış, karizma sahibi, çekici ve etkileyici insanlar doğanın insanlığa armağanlarıdır. Bu insanların yaşamlarındaki parıltı, görkem aslında zorlu bir çilenin, emeğin ve çabanın üzerine örülmüş yaldızlı bir kılıftır. Onların eserlerindeki ihtişam, ideallerindeki yücelik, doğalarındaki değerli hammaddeden çok; bu hammaddeyi işleyen keskin zeka, yüksek bilgi düzeyi ve deneyimin sonucudur. Bu insanlar çok nadiren insanlık tarihinde görülürler ve daha yaşarken kahramana dönüşürler. Öldükten sonra da efsaneleşirler. Eserleri sonsuza dek yaşar. Onların başarıları çok geniş kitleler tarafından onaylanır, benimsenir, savunulur. Çünkü bu insanlar, yakın ya da uzaktaki bütün insanlarla çok yoğun, olumlu ve başarılı iletişim süreçleri yaşamışlardır. İnsanları anlamışlar ve kendilerini onlara anlatabilmişlerdir.
Hem tek tek bireylerle hem de gruplarla iletişimi kapsayan bireyler arası iletişim, en yaygın ve gerektiği biçimde gerçekleştiğinde en etkili olabilen iletişim türüdür. Bir kişinin bireyler arası ilişkilerdeki niteliği ve başarısı, o kişinin yaşamının ve kişiliğinin kalitesini, içinde yaşadığı toplumdaki konumunu ve değerini belirler.
Adı övgüyle anılan bütün insanlar gibi Mustafa Kemal Atatürk’ün başarılarının, mucizelerinin ve görkeminin temelinde, onun çevresindeki insanlarla, halkıyla kurduğu yoğun iletişim süreçleri yatmaktadır. Mustafa Kemal Atatürk üzerinde yaşadığı coğrafyanın, içinde yaşadığı toplumun durumunu anlama, halkın sıkıntılarını kavrama, onlara, özgürlükleri için yapmaları gerekeni anlatma, halkı örgütleme, savaş stratejileri geliştirme, devrimler için zemin hazırlama, devlet yönetimi gibi konularda deha sahibi idi. Bütün bu alanları ustaca kavrayıp başarıya ulaşmasının temelinde ise, bireylerarası iletişimdeki dehası vardır.
Çevremizdeki diğer insanlarla iletişim kurmak, hem insan olmanın bir gereği hem de bir toplumun bireyi olmanın zorunluluğudur. Bireylerarası iletişimde başarılı olabilmek ve amaçlanan hedefe ulaşabilmek; mesajın verileceği alıcıyı iyi tanımak, iletişim dillerini bilmek ve mesajları doğru kodlamakla olasıdır.
Mustafa Kemal Atatürk, bireylerarası iletişim dillerini kullanma ve mesajları kodlama konusunda bir uzman kadar bilgili ve deneyim sahibiydi. Ondaki bu üstün özellik büyük olasılıkla sıkı gözlem ve zihin sürecinin sürekli değerlendirme yapmasından kaynaklanmaktadır. Ancak Mustafa Kemal’in iletişim alanında gösterdiği uzman performansı, öncelikle mesajlarını vereceği halkını ve düşmanlarını çok iyi tanımasına bağlıdır. İletişim süreçlerinde mesajın gönderileceği alıcının konumunun, özelliklerinin, yaklaşımlarının iyi bilinmesi, iletişim sürecinin sonucunu etkileyen birinci faktördür. Mustafa Kemal’in iletişim konusunda gösterdiği başarı, bilgilerinin yanı sıra onun doğal yapısı, mizacı, aldığı eğitim, sahip olduğu kültür ve kişiliğiyle doğrudan ilgilidir.
Mustafa Kemal Atatürk Osmanlı ülkesinde, Grek kültürüyle Türk kültürünün harmanlandığı bir Osmanlı şehrinin, Türk ailelerinin oturduğu mahallesinde, bir Türk anne babanın çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Doğup büyüdüğü mahalleden Osmanlı kültürü, okuduğu okullardan Osmanlı eğitimi almıştır. Çocukluğundan itibaren de insan psikolojisine, davranışlarına, toplumsal olaylara, politikaya, devlet yönetimine ilgi duymuş, karşılaştığı her insanın davranışlarını, toplumsal devinimleri dikkatle incelemiş, kişiliklerin muhasebesini yapmış, tepkileri değerlendirmiş, sürekli okumuştur.
Onun ilgisi genellikle sıradan olaylardan uzak kalmış, her zaman zihninde yoğunlaşan özel ideallerle meşgul olmuştur. Bu yüzden çocukluğunda yaşadığı bazı özel durumlar onu fazla etkilememiştir. Fakat duyarlılığı nedeniyle, tepki göstermesi gerektiği bütün durumlarda verdiği kararlı tepkiyi de göstermiştir. Babası Ali Rıza efendinin ölümünden sonra annesi Zübeyde hanımın evlendiği üvey babası Ragıp efendiye karşı duyduğu tepkiyi bir başka akrabasının yanına sığınarak göstermiş, fakat bu olayı büyüterek kendi kendine fazla sorun etmemiştir.
Mustafa Kemal’in kişiliğinde ve davranışlarında belirginleşen ve ön plana çıkan, onu kahramanlaştıran resmi çizen bazı temel özellikler vardır: Kararlılık, hedef belirleme, alçakgönüllülük, direnme…
Mustafa Kemal, Avrupa, Asya ve Afrika’da önemli bir coğrafyaya yayılmış, ama her yanı gün be gün işgal edilen, üzerinde oyunlar oynanan, hızla çöken ve halkı tutsaklığa sürüklenen bir ülkenin vatandaşıdır. Onun ufuklardaki hedefi, ulaşmak istediği amacı çocukluğundan beri bellidir: Parçalanan, dağılan, yok olan ülkesinin varlığı ve özgürlüğüdür. O hep ülkesini düşünmüş, mensubu bulunduğu ulusun yaşadığı sıkıntılara, onları yöneten, daha doğrusu yönetemeyen başarısız yöneticilere kafa yormuştur. Mustafa Kemal planlarının zihinsel aşamalarında çoğunlukla tek başına, uygulama aşamalarında ise halkla beraber hareket etmiştir. Çünkü beslediği ideale tek başına değil, ancak aynı ideali paylaşan insanlarla birlikte varılabileceğinin bilincindedir.
Mustafa Kemal toplum içindeki konumunu, diğer bireylerle ilişkilerini söz değil eylem temeli üzerine oturtan birisidir. Bu nedenle insanların, konuştukları cümlelerden çok yaptıkları işlere önem verir. Kendisi de yaşamı boyunca konuşmaktan çok düşünür ve çalışır. Nitekim Ekim 1919’da yaveri Cevat Abbas’a yazdırdığı özgeçmişinde de, kişiliğini anlatan süslü cümleler yerine, kısa ifadelerle hangi tarihlerde, nerede ne yaptığı yer almıştır.
Mustafa Kemal hiçbir zaman mutantan, gösterişli tarzlar içinde yaşayıp hareket etmemiş, her zaman sadelik içinde olmuş, yalınlığı yeğlemiştir. Alçakgönüllülük, onun en fazla ve ilk dikkat çeken özelliklerindendir. Mustafa Kemal’in hiçbir zaman günümüz aristokrat politikacıları gibi lüks makam arabaları olmamış, otomobillerin arka koltuklarına tek başına değil, çoğunlukla ön sağ koltuğa oturmuştur.
Onun yüreğindeki en şiddetli duygu ve özlem özgürlüktür. Bu duygu mutlaka, her yandan kuşatılan ve özgürlüğü elinden alınan bir halkın bireyi olmasından kaynaklanmıştır. Yaşamı boyunca da tek amacı ve ideali özgürlük olmuştur. 1905’te sürgün olarak gönderildiği Şam’da yaptığı ilk eylemlerden biri; yakınındaki arkadaşlarına özgürlüğün anlamını ve gücünü anlatarak Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’nin nüvesini oluşturmak olmuştur. Çünkü ona göre; “ancak hür fikirli insanlardır ki vatanlarına faydalı olabilirler.
Mustafa Kemal’deki özgürlük duygusu öylesine coşkulu ve karşı konulmazdır ki, özgürlüğe ulaşamayacağı bir yerde kalması olanaklı değildir. Bu nedenle Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’ni kurduktan sonra, özgürlük tohumunun o topraklarda fazla yeşermeyeceğinin farkına varmış; bir yolunu bularak, görevli bulunduğu Yafa’dan, idealine daha kolay ulaşabileceği Makedonya’ya geçmiştir.
Mustafa Kemal’in kişiliğinde ön plana çıkan ve bütün başarılarının temelinde yatan bir diğer özellik disiplindir. Disiplin, Mustafa Kemal’in kişiliğinin doğasında vardır. Onun disiplinin formülü; her hareketini ve eylemini, uygulamadan önce zihninde geliştirip, biçimlendirip düzenleyerek bütün ayrıntılarıyla tamamlamaktır. Mustafa Kemal’in keskin zekası, eylemleri kısa sürede ve ustaca planlamasını kolaylaştırmıştır. Onun her zaferi, öncelikle zihin sürecinde parlayıp kazanılmıştır.
1912 yılında Libya İtalyanlar tarafından işgal edildiğinde Mustafa Kemal Trablus Cephesi’ndedir. Osmanlı ülkesi her yandan çatırdamakta, çökmektedir. Trablus’ta askerlerin başarılı olacağına kanıt olabilecek hiçbir belirti ve umut yoktur. Fakat Mustafa Kemal ve arkadaşları, hayal bile edilemeyecek bir disiplin içinde çalışırlar. Sonuçta askeri olarak galip gelemezler, ama onların o karmaşık ortam içindeki disiplinini İtalyanlar bile takdir ederler.
Ağustos 1909’da Köprülü civarında süvari alayları arasında bir tatbikat yapılmaktadır. 3. Ordu Kurmay Başkanı Ali Paşanın denetiminde yapılan tatbikatta Mustafa Kemal’de Paşaya refakat etmektedir. Tatbikat 1 Eylül’de sona erdiğinde, Mustafa Kemal gördüğü hataları çok sert biçimde, ağır ifadelerle eleştirerek, disiplin olmadan hiçbir çabanın başarıya ulaşamayacağını vurgulamıştır.
Olağanüstü özen ve disiplin içinde yaptığı çalışmalarda işini hiçbir zaman şansa bırakmayan Mustafa Kemal olayların akışını sürekli denetleyerek sonuca ulaşmaya çalışır, kendisine verilen bilgilerin doğruluğundan emin olmak ister, her söylenene inanmaz. 1919’da İzmit’te bulunduğu sırada kendisine, Sadrazam Ferit Paşanın sağlık gerekçesiyle istifa ettiğine dair bir telgraf ulaşır. Mesajın kimden geldiğini sorar; kaynağın ve mesajın doğruluğundan emin olmadıkça hareket etmez.
Mustafa Kemal, tutsaklığa, sömürüye, yobazlığa karşı direnmenin simgesidir. Onun direncine karşı gelebilecek hiçbir güç yoktur. Birinci Dünya Savaşı sonunda Suriye’deki Osmanlı orduları yenilmiş ve darmadağın olmuşlardır. Fakat Mustafa Kemal, hükümet işgalcilere boyun eğme eğiliminde olduğu halde bir avuç askerle birlikte sınırda direnmiştir. Mustafa Kemal’deki öyle bir kendine güven ve ondan kaynaklanan dirençtir ki, en tehlikeli zamanda ortaya çıkar, yol bulur, fakat uçurumun kenarında durmasını bilir.
Mustafa Kemal’in, başkalarına ulaşılmaz emeller gibi görünen ideallerinde hedefe ulaşması ve bir kahramana dönüşmesi, onun, içinde bulunduğu ortamı, ülkesini, halkını ve karşılaşacağı durumları çok yakından tanıması ve deneyimleriyle kavramasıyla bağlantılıdır. Mustafa Kemal her zaman üzerinde çalıştığı, kafa yorduğu, ilgi duyduğu konuya ve duruma hakimdir. Şubat 1916’da Genelkurmay, onun Doğu Anadolu’ya hareketini ister. Bu yolculuğa çıkarken Mustafa Kemal vatanın koşullarını, ülkeyi yönetenlerin aczini, halkın perişan halini bütün ayrıntılarıyla bilmektedir. Yıllardır Osmanlı ülkesinin dört bir yanında dolaşmakta ve bütün gelişmeleri yakından izlemektedir.
Halkını çok yakından gözlemlemesi ve iyi tanıması, halkı, işgalcilere karşı örgütlemeyi de kolaylaştırmıştır. Mükemmel bir örgütleyici olması, onun üstün özelliklerinden biridir. Mustafa Kemal, bütün koşulları dikkate alarak örgütlediği insanların nabızlarına göre şerbet vermiş, kendisiyle birlikte onları hoşnut etmenin de yollarını bulmuş, hedefe birlikte ulaşmışlardır. Milli Mücadele yolculuğunda tek tek köyleri dolaşmış, halkla konuşmuştur. Her köyde direniş komiteleri kurmuştur. Yıllardır savaşmaktan yorulmuş ve köylerine hüsranla dönmüş halk perişandır, umutsuzdur. Ama Mustafa Kemal onları ikna etmiş ve örgütlemiştir. Halk Mustafa Kemal’e inanmıştır. Çünkü Mustafa Kemal onları anlamaktadır.
Halkı örgütlediği gibi, halkın temsilcilerini ikna etmede de ustadır Mustafa Kemal. Yeni ülkenin meclisi kurulduktan sonra hiçbir toplantıyı kaçırmadı. Daha tartışmaya geçilmeden önerilerin açıklamasını yapar, kabul ya da reddi halinde kendi görüşünü belirtirdi. Bir defasında, kabul edilmesini istemediği bir önerinin kabul edildiğini görünce arkadaşlarına; “galiba bu noktayı size pek iyi açıklayamadım” der ve konunun ayrıntılarını anlatır. Öneri ikinci oylamada reddedilir.
Ülkenin durumunu değerlendirme ve bazı yargılara ulaşma konusunda Mustafa Kemal’in 4
Şubat 1923’te İzmir’de İktisat Kongresi’nin açış nutkunda söylediği şu sözler önemlidir: “Bir devlet ki, kendi tebeasına koyduğu vergiyi ecnebilere koyamaz; gümrük muamelelerini, gümrük resim ve vergilerini memleketin ve milletin ihtiyaçlarına göre düzenlemekten men edilmiştir; bir devlet ki, fazla olarak yabancılar üzerinde yargı hakkını uygulamaktan mahrumdur; böyle bir devlete müstakil denilemez”.
Kararlılık, Mustafa Kemal’i hedeflerine ulaştıran bir başka önemli özelliğidir. Mustafa Kemal, her zaferden önce başarmaya karar vermiştir. Bu yüzden de hep kazanmıştır. Karar vermeden önce yaşadığı zihin süreci kuşkusuz daha önemlidir. Onu kararındaki hedefe ulaştıran, zihin sürecindeki netliktir, kesinliktir. Mustafa Kemal bir kere karar verdi mi, hedefe ulaşmadan geri dönmez. Kararlılık, hedefe ulaşma yolunda onun ilk zaferidir. Kararlılığı onu yılmazlaştırır.
1908’de Osmanlı topraklarında Meşrutiyet’in ilan edilmesi, onun özlediği ufuklardan çok uzaktır. Gelişmelerden memnun değil kuşkuludur. Meşrutiyet’in yeterli çözüm olmadığını, yeni yönetim biçiminin, köhnemiş bir imparatorluğun hasta gövdesi üzerinde değil, aksine Türk milletinin yaşadığı topraklar üzerinde kurulması gerektiğini düşünmektedir. Ona göre yeni yönetim, milletin yönetimi ve devlet Türk Devleti olmalıdır. Mustafa Kemal’in yolculuğu bu hedefe doğrudur ve o son noktaya ulaşmakta kararlıdır.
1915 yılında işgalci güçler Çanakkale’yi geçmeye çalıştıkları sırada Mustafa Kemal 19. Tümen komutanıdır. Conkbayırı’nda bazı gözcü erlerin kendilerine doğru kaçtığını görür. Onların önüne geçerek, neden kaçtıklarını sorar. Erler, düşmanın geldiğini söylerler. Mustafa Kemal düşmandan kaçılmayacağını söyler. Askerler, cephanelerinin kalmadığını belirtirler. Mustafa Kemal o anda da kararlılığın getirdiği yılmazlık içinde “cephaneniz yoksa süngünüz var” der ve askerleri düşmanın karşısına gönderir. Çatışmalar başladığı zaman da askerlere; “size ben taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum” diyerek zafer yolundaki kararlılığını bir kez daha vurgular.
13 Kasım 1918’de Haydarpaşa iskelesinde, işgalci ülkelerin 53 gemilik filolarının İstanbul önlerine gelişini gördüğünde, o ünlü, ama çok kararlı ve iddialı sözünü söylemiştir: “Geldikleri gibi giderler”. Yaşanılan bulanık, bunalımlı karışık ortam içinde hangi kapının nereye açılacağı belli değildir. Ancak Mustafa Kemal’in kararlılığı geleceği netleştirmekte, açıkça göstermektedir. Nitekim işgalciler bir süre sonra geldikleri gibi gitmişlerdir.
5 Ağustos 1921 tarihli kanunla Başkomutanlık ve Meclis yetkilerini alan Mustafa Kemal Meclis kürsüsünden yaptığı konuşmada hem kendi kararlılığını bir kez daha vurgularken hem de kendisiyle aynı amacı paylaşanları cesaretlendirir: “Zavallı milletimizi esir etmek isteyen düşmanları behemehal mağlup edeceğimize dair olan emniyet ve itimadım, bir dakika olsun sarsılmamıştır. Bu dakikada bu güveni, yüksek topluluğunuza karşı, bütün millete karşı ve bütün aleme karşı ilan ederim.
Yalnızca bir hedef belirleyip, o hedefe doğru kararlılıkla yürümek değildir Mustafa Kemal’i başarıya ulaştıran. O bir hedef için yola çıktığında, hedefi avuçlarının içine alır. Çünkü katedeceği yoldaki bütün ayrıntılar önceden düşünülmüş, önlemler alınmış, sağlam adımlarla yola çıkılmıştır. Anadolu’yu işgal eden güçlere karşı verilecek mücadele için öncelikle üç unsurun hazır olması gerektiğini söyler: Milletin kendisi, milleti temsil eden meclisin kararlılığı ve ordu. İnsan ilişkilerinde de onun ilk düşündüğü, iletişim ortamının temelini, gerekli koşulları hazırlamaktır.
Mustafa Kemal, ülkesini işgalcilerden kurtarıp halkını özgürlüğe kavuşturmanın yolunun, halkı kendi ideali etrafında birleştirip örgütlemekten geçtiğini bilmektedir. İlk defa 1919’da halkın arasına karışır. Askere, emredilmesi gerektiğinin, halkı ise inandırarak kazanmak gerektiğine inanır. Bu yüzden Havza’da halka kendisi hitap etmek yerine, halkın kendisine itibar ettiği ulemadan Sıtkı Hoca’yı konuşturur. Böylece hem Sıtkı Hoca’yı kazanır, hem halka gerekli mesajları verir. İçinde bulunduğu ortamın koşullarını çok iyi gözlemleyip değerlendirerek, oradaki davranışlarını buna göre belirlemek, onu başarıya taşıyan özelliklerinden biridir.
Osmanlı Hükümeti Mustafa Kemal’le aynı ideali paylaşmamaktadır. Ama Mustafa Kemal’in planları ve saldırısı hiçbir zaman hükümete karşı olmamıştır. Hiçbir mecliste, toplantıda ya da görüşmede Osmanlı Hükümeti’ni aşağılayıcı, hedef alıcı, kötüleyici biçimde konuşmamıştır. Ancak zaman zaman türlü biçimlerde düşüncelerini dile getirmiştir. 3 Haziran 1919’da Van, Diyarbakır, Konya, Ankara bölgelerine çektiği telgrafta şöyle der: “Milletin arzusu ile bugünkü hükümetin içtihadında mutabakat yoktur”. Ona göre görevde olan hükümet artık halkın ihtiyaçlarına cevap verememekte, halkı anlayamamaktadır ve halkla anlaşamamaktadır. Mustafa Kemal böyle bir durumda halkın da yönetimin de ferahlaması için çözüm yolları bulmanın kararlılığı içindedir.
Mustafa Kemal, hedefine giden yolda mevcut yönetimle birlikte çalışamayacağını anladığında, Erzurum’da iken ordudan istifa eder. Aynı günlerde İstanbul hükümeti de onu görevden alır. Fakat Mustafa Kemal hala kararlıdır ve inandığı idealde yürümektedir. Ülkesini ve halkını özgürlüğe kavuşturma kararında inançlı ve yılmazdır. Ne için yola çıktıysa, aynı kararlılıkla hedefine ulaşacaktır. Hiçbir engel ve neden onu, hedefe giden yoldan geri döndüremez, durduramaz.
Haziran 1919’da Sivas’tan Erzurum’a gideceği gün bir dini bayram günüdür. Halkın önderi konumundaki bir kişinin, halkın dini değerlerini de dikkate alarak zaman zaman onlara saygı duyduğunu göstermesi gerekmektedir. Fakat o, bayram namazına giderek halka dinci bir gösteri yapmak gibi yapmacık bir tavır içine girmez. Erkenden Sivas’tan ayrılır, Erzurum’a gider. Onun için daha kutsal olan bir görev vardır çünkü.
Mustafa Kemal, hedef belirlemeden yola çıkmaz. Amacına en uygun hedefi seçer, hedefe giden yolun bütün ayrıntılarını düşünür ve hedefe ulaşmadan asla geri dönmez. 30 Ağustos 1924’te Başkumandanlık Muharebesi’nin yıldönümünde verdiği söylevde kendisiyle birlikte Türk halkının hedefini ortaya koymaktadır:” Milletimizin hedefi, milletimizin mefkuresi, bütün cihanda tam manasıyla medeni bir içtimai heyet olmaktır”.
Alçakgönüllülük, Mustafa Kemal’in kişiliğindeki en önemli özelliktir denilebilir. Çünkü bu, onun, halkın önderi olmasını sağlayan özelliğidir. Alçakgönüllülük büyüklenmenin tersidir; fakat büyük olmanın da ilk koşuludur. Görüntüsü ve kibri, idealleri ve cesareti kadar büyük olmayan Mustafa Kemal’i büyük yapan da budur.
Kibirli insanların arasında Mustafa Kemal’in yeri yoktur. 1918’de Almanya seyahatinden döndükten sonra, Sultan Vahidettin’in musahibi İbrahim Bey onun evine gelerek, veliahtın kızı Sabiha Sultan ile Mustafa Kemal’i evlendirmek istediğini söyler. Mustafa Kemal’in bazı arkadaşları da, bunun önemli bir fırsat ve az bulunan bir şans olduğunu belirterek Sabiha Sultan’la evlenmesi için ısrar ederler. Fakat Mustafa Kemal bu evliliğin getireceği büyük fırsatları ve gelecek güvencesini bir kenara iterek, biraz da aristokrat bir çevreye girmenin ağırlığıyla hareket alanının kısıtlanacağını düşünerek bu evliliği reddeder.
Cumhuriyet kurulduktan sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi başkanını seçer. Oylamaya 159 kişi katılır. 158 kişi Gazi Mustafa Kemal için oy kullanır. Yalnızca bir oy çekimser çıkar. O tek çekimser oy da Mustafa Kemal’e aittir.
4 Ekim 1921’de yaptığı konuşmada da Mustafa Kemal, savaşta kazanılan zaferi kendisine değil millete mal eder ve milletin temsilcisi olan Meclisi kutlar.
Mustafa Kemal alçakgönüllülüğüyle çok fazla kişiyi şaşırttığı gibi pek çok kişinin de kalbini kazanır. Kurtuluş Savaşı sona erip Mustafa Kemal muzaffer olarak mücadeleyi kazandıktan sonra, 18 Eylül 1922’de Fransız amirali, Mustafa Kemal’i köşkünde ziyarete gider. Kapıyı Mustafa Kemal kendisi açar. Çok sade giyimli ve sakin tavırlıdır. Muzaffer bir kumandanın gururu, kasveti, kibri yoktur üzerinde. Oysa başka ülkelerde çok daha küçük başarılar kazanan kişiler, çevresindekilere karşı, özellikle de düşmanlarına karşı “küçük dağları ben yarattım” havasındadırlar.
Mustafa Kemal, bulunduğu ortam içinde kendi özelliklerine ve yeteneklerine sahip tek insandır. Çevresinde, onun zekasına, cesaretine, sabrına, kararlılığına sahip başka birisi yoktur. Fakat buna rağmen o, hedeflerine ulaşmak için bütün yetkileri kendi üzerine alıp bir monark olarak diktatörlük yapmayı düşünmez. Bu şekilde de mükemmel bir yönetim dersi verir.
Cumhuriyet’in ilanının ertesi günü, yürütme kurumunun yetki ve sorumluluğunu alacak bir isim gerekmektedir. İstese, bu yetkiyi ve görevi almaya da hakkı olduğu ve hiç kimsenin buna karşı koymayacağını bildiği halde bu görevi kendisi üstlenmez. İsmet İnönü Başbakan seçilir. 1924’teki Dumlupınar söylevinin sonunda da Cumhuriyet’in yetki ve sorumluluğunu gençlerle paylaşır: “Yeni nesil, Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz”. Mustafa Kemal, gücün ve onurun, her şeyi tek başına sahiplenmekte değil, her şeyi paylaşmakta olduğunu bilmektedir.
Mustafa Kemal’in başarılı bir örgütleyici ve yönetici olmasının bir nedeni de, onun, konulan ya da sorunları hep en yukarıdan gözlemleyip, denetleyip, ayrıntılarla kendisinin uğraşmamasıdır. Aslında başarıyı yakalamak, ayrıntılarla uğraşmayı gerektirir. Fakat Mustafa Kemal bir sorunun ana çizgisini kavradıktan sonra ayrıntılarla ilgilenmeye gerek kalmaz. O, bir işi hep en üstten gözlemleyen ve denetleyen bir şef olarak kalmıştır. Bu özelliği, yaşadıklarım diğer insanlara kolaylıkla ve açık bir dille anlatmasını sağlamıştır.
Çevresindeki her bireyi en duyarlı noktasından kavrayıp onu kazanabilmek ya da istediğini elde edebilmek için çevresindekilere sık sık sorular soran Mustafa Kemal, onların zekalarını sınamaktan hoşlanmaktadır. Bazen yanındakilere, zor yanıtlanabilecek “iktisat, liberalizm, şiir” gibi kavramların tanımlarını sorar. Bir defasında birlikte geziye çıktığı Milli Eğitim Müfettişi Hasan Ali’ye; “sıfırı tarif edebilir misiniz?” Diye sorar. Daha sonraki tarihlerde Milli Eğitim Bakanı olarak atanacak olan Hasan Ali de; “sıfır, efendimizin solunda olan bendenizim” diye yanıt verir.
Bireylerarası iletişimde mesajları iletmek için kullanılan önemli bir dil de kıyafet ve beden dilidir. Mustafa Kemal iletişimin bu kodlama sistemlerini de bir uzman titizliği ve özeni içinde başarıyla kullanmıştır. Hangi ortamda ne giyineceğini ve nasıl hareket edeceğini büyük bir isabetle belirlemiş, halka vermek istediği mesajları, sözleri kadar kıyafetleri ve hareketleriyle de vermiştir.
Temmuz 1919’da, Erzurum’da ilk ziyaretini yaptığı Müdafai Hukuk Cemiyeti’ne giderken en yeni üniformalarını giymiştir. Padişahın büyük yaveri kordonlarını ve bütün nişanlarını takar. Çünkü Erzurum halkını mücadeleye inandırmak, cesaretlendirmek ve yanına almak zorundadır. Bunun için de güçlü, kararlı ve etkileyici görünmek zorundadır.
İtalya’nın Akdeniz bölgesine göz diktiği sıralarda İtalyan elçisi Mustafa Kemal’in huzurunda, Mussolini’nin bazı savlarından söz etmek cesaretini gösterir. Mustafa Kemal bir süre elçiyi dinledikten sonra konuşmayı keser, birkaç dakika sonra devam edeceklerini söyler, diğer odaya geçer. Geri döndüğünde üzerinde, en zorlu savaşlarda giyindiği, onu kahramanlaştırıp yücelten askeri kıyafeti vardır. Elçiye; “Şimdi istediğiniz gibi konuşabiliriz” der. Ama elçinin artık konuşacak hali kalmamıştır.
Ağustos 1925’te Gazi yeni Türk toplumuna medeni kıyafeti tanıtacaktır. İnebolu’da, Türk Ocağı’na yollardan yaya geçerek, siyah renkli sivil bir elbise ve elinde şapkasıyla gelir. Böylece bütün halk, yeni ülkenin yeni insan modelini görmüş olur. Mustafa Kemal, yaşamı boyunca giyindiği giysiler ve elit tavrıyla çevresindekilere, güçlü ve kararlı bir insan olduğu mesajını vermiştir.
Çağdaş bir ülkenin ancak, yöneticileri, halkı, dili, giysileri, eğlenceleri, her şeyiyle çağdaş olan unsurlarla oluşabileceğine inanmaktadır o. Çağdaş olmak için de hiçbir şeyin, dinin bile bir engel olmadığına inanır. Eylül 1925’te İzmir’de bir balo düzenler. Orada yalnızca Müslüman kadın ve erkeklerin bulunmasını ister. Müslüman Türk halkını, uygar ülkelerin alışkanlıklarıyla tanıştırmayı amaçlamaktadır. O akşam vali yardımcısının kızıyla kusursuz bir fokstrot yapar.
Mustafa Kemal yalnızca bir kumandan, devlet adamı, devrimci değildir. O öncelikle bir insandır. Yorulur, acıkır, üşür, uyumak ister, bağırmak ister, şakalaşmak, gülmek, eğlenmek ister. Yine İnebolu’da bulunduğu günler halkın arasına karışır. Gemicilerle beraber şarkı söyler, gemici oyunlarına katılır. Böylece onlarla gönül birliği yapar, kalplerini kazanır.
Muharebe bittikten sonra da İzmir’de, Selanik’teki Beyaz Kule Meydanına benzettiği kordon boyundaki Kramer Palas Oteli’ne gitmiştir. Yanındaki birkaç arkadaşıyla beraber rakı içerler. Fakat Mustafa Kemal, biraz kendinden geçip rahat hareket etmeye başladığı anlarda bile çevresindekilerle arasında daima mesafe bırakır.
Keskin zeka, Mustafa Kemal’de de çoğu zaman esprinin kaynağıdır. Mart 1916’da Diyarbakır’da iken tuğgeneralliğe terfi eder. Ezeli rakibi Enver Paşa, haberi duyunca; “siz onu bilmezsiniz. O hiçbir şeyle memnun olmaz. Korgenerallik, Orgenerallik, Müşirlik hatta Padişahlık ister” der. Bu sözler Mustafa Kemal’e iletilince o da aynı ağırlıkta bir espriyle cevap verir: “Enver’in bu kadar zeki ve ileri görüşlü olduğunu bilmezdim”.
Mustafa Kemal, insanın doğal bir gereksinimi ve yaşamın renkli bir parçası olan mizahı savaş sırasında bile ihmal etmemektedir. Afyon’daki Büyük Taarruz öncesinde, Ankara’dan hareket edeceği günün akşamı yakın arkadaşlarına; “taarruz haberini alınca hesaplayınız. Onbeşinci günü İzmir’deyiz” der. Taarruzun ondördüncü günü çatışmalar bitmiş, Mustafa Kemal İzmir’e ulaşmıştır. Karşılayıcılar arasında Ankara’da birlikte olduğu arkadaşlarından biri de vardır. Ona; “bir gün yanılmışım, ama kusur bende değil, düşmanda” der.
Doç. Dr. Sedat Cereci
ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 50, Cilt: XVII, Temmuz 2001 [/INDENT]
|
|
|
| Atatürk'te Bilim, Fen Kavramları ve Çağdaşlaşma |
|
Yazar: MaSaL - 04-23-2011, Saat: 10:47 PM - Forum: Mustafa Kemal Atatürk
- Yorum Yok
|
 |
[INDENT] Bilim ve Fen Kavramları
Bu yazımızın konusu, Atatürk'ün bilim ve fen kavramları hakkındaki düşünceleridir. Atatürk'ün bu konudaki görüşlerini incelemeye başlamadan önce, belleklerimizi biraz tazelemek için, bilim (ilim, science) ve fen kavramlarını kısaca tanımlamanın yerinde olacağını sanıyorum. Eski dilimiz Osmanlıca'da ilim, bilgi, vukuf ya da marifet anlamlarına geliyordu. Klâsik Orta Çağ İslâm düşüncesi İçinde ilim, öncelikle medrese ağırlıklı disiplinleri kapsıyordu. Yani, ilim denilince, özellikle dini bilgiler anlaşılıyordu. Günümüzde, bilim denilince de kendine özgü konusu, yöntemi olan ve olayların nedenlerini, yasalarını bulma amacına yönelen disiplinler anlaşılmaktadır. Bu anlamda bilim, doğru yöntemle elde edilen ve pratikle saptanan bilgilerin bütünüdür, diyebiliriz.
Ünlü İngiliz düşünürü Spencer'e göre üç türlü bilgi bulunmaktadır: avami (halka ait genel bilgiler), bilimsel bilgiler ve felsefi bilgi.
Bilimsel bilgi
Bilimsel bilgiyi diğer bilgilerden ayıran şey onun objektif, yani nesnel olmasıdır. Çünkü, bu bilgi kişiden kişiye değişen biçimlerde yorumlanamaz. Bilimsel bilgi aynı zamanda geneldir, çünkü yalnız özel bazı olaylara değil, tüm olaylar topluluğuna uygulanır. Örneğin, yerçekimi yasası yere bırakılan bütün nesneler için geçerlidir. Bunun aksini kimse ileri süremez. Güneşin doğuşu ve batışı da kesindir. Öte yandan bütün madenlerin ısıtılınca genişleyeceğini tüm bilim adamları kabul etmektedir.
Bilimler, günümüzde kabaca, toplum bilimleri ve doğa bilimleri olarak ikiye ayrılmaktadır. Doğa bilimleri denilince genelde matematik, fizik, kimya, biyoloji, astronomi gibi disiplinler anlaşılmaktadır. Toplum bilimleri içerisine ise tarih, ekonomi, sosyoloji, hukuk ve siyaset bilimi gibi disiplinler girmektedir.
Atatürk'ün söylevlerinde ve konuşmalarında sık sık kullandığı "müspet ilim" (pozitif bilim) kavramına gelince, bu olgulara, olaylara (vakıalara, hâdiselere) dayanan bilim demektir. Pozitivizmin olgulara, olaylara bakışı genel ve objektiftir. Pozitivizm, özünde akılcılığa, gerçekçiliğe ve deneyciliğe dayanır. Yani, bu bilim anlayışına göre akla, mantığa, deneye dayanmayan hiç bir bilgi bilimsel bilgi olarak kabul edilemez.
Fen kavramı
Fennin bugün kullanılan genel anlamı matematik, fizik, kimya gibi bilgilerin iş hayatına ve günlük hayata uygulanmasıdır. Bu anlamda fen, daha çok teknik ya da teknoloji anlamına gelir. Şemseddin Sami'nin "Kamus-u Türki"sine göre "fen" bir anlamda ilimlerin her çeşidi ve dalıdır. Fakat aslında ilim fenden daha geniş kapsamlıdır. Pek çok disiplini içine alır. Halbuki fen daha dar kapsamlı olup, hukuk, siyaset, sosyoloji, iktisat, etik, estetik, gramer, edebiyat gibi disiplinleri, fıkıh, hadis, kelâm, tefsir gibi dini bilgileri içermez. Kısacası, bu anlamda fen daha çok müspet (pozitif) bilimleri ve bu bilimlere dayanılarak yapılan uygulamaları göstermektedir. İşte, Atatürk, ilim ve fen derken ve çok defa bu iki kavramı beraber, yan-yana kullanırken daha çok pozitif bilim anlayışını vurgulamak istiyordu.
II. Meşrutiyet Döneminde Bilim ve Fen Hakkında Düşünceler
Bilim ve fen kavramlarına bu şekilde genel olarak değindikten sonra şimdi de Atatürk'teki bilim ve fen anlayışını etkilemiş olan yerli ve yabancı düşün akımlarına, yazarlara ve bunların bu konudaki fikirlerine kısaca göz atmak istiyoruz. Prof. Dr. Sina Akşin'in "Jön Türkler ve İttihat ve Terakki" adlı eserinde de belirttiği gibi, 1908 yılında Hürriyetin İlanıyla başlayan İkinci Meşrutiyet ile birlikte bütün ülkede büyük bir özgürlük havası esmişti.
Bu dönemde çeşitli fikir akımları aydın kamuoyuna tanıtılmaya başlandığı gibi, bu akımların temsilcileri olan düşünürler de ülkenin içinde bulunduğu duruma karşı ne yapılması gerektiği konusunda çözümler önermeye başlamışlardı.
Profesör Hilmi Ziya Ülken İkinci Meşrutiyet'teki fikir akımlarını incelerken, Ziya Gökalp'i izleyerek, bu dönemde geçerli, yaygın düşünceleri başlıca Garpçılık, İslamcılık ve Türkçülük olarak üçe ayırmaktadır. Bu akımlardan Garpçılık (Batıcılık)ta, ona göre dörde ayrılmaktaydı: Tanzimat Medeniyetçileri, yani Tanzimat Batıcıları: bunlar Osmanlı İmparatorluğunu ıslahatlarla, reformlarla değiştirerek, yenileştirerek korumak isteyenlerdi.
İkinci tür Batıcılar, Anglo-Sakson toplumsal ve siyasal yapısını örnek alarak oradaki temel siyasal yapıyı Osmanlı İmparatorluğu'na getirmek isteyenlerdi. Özellikle, Prens Sabahattin'in başını çektiği bu grup "şahsî teşebbüs" (ekonomide özel, kişisel girişim) ve adem-i merkeziyyet ilkelerini, yani yerinden yönetim ilkelerini savunuyordu. Batıcıların üçüncü grubu Pozitivistlerdi. O dönemin en etkili dergileri olan "Ulûm-u İktisadiye ve İçtimaiyye" dergisi ile "Servet-i Fünun" dergisi etrafında toplanan bu grup İkinci Meşrutiyetin en önemli siyasi partisi olan İttihat ve Terakki'nin temel dünya görüşünü ve programını oluşturmuştu diyebiliriz. Profesör Taner Timur, İttihat ve Terakki'deki bu görüşlerin önemli bir kısmının daha sonra Cumhuriyet Halk Partisi'nde de devam ettiğini söylemektedir. İkinci Meşrutiyet Pozitivistlerinin ünlü simaları arasında, bir. ara Meclis-i Mebusan Reisliği de yapmış olan, Ahmet Rıza Bey'i burada hatırlayabiliriz.
Hilmi Ziya Ülken, Batı'ya hayran, köktenci, radikal batıcıları bu tasnifinde en sona almış bulunmaktadır. Bu akımın en ünlü siması, İttihat ve Terakki Partisi'ne öncülük etmiş ve "İttihad-ı Osmani" adlı örgütü kurmuş bulunan "İçtihat" dergisi sahibi Abdullah Cevdet'in üzerinde burada önemle durmak gerekir. Çünkü, Abdullah Cevdet daha İkinci Meşrutiyet'te Lâtin harflerini savunmuş ve Sirkeci'de şapka giyerek dolaşmıştı. Ünlü Fransız sosyologu Gustave le Bonn'un teorilerine hayran olan Abdullah Cevdet ülkeyi sarmış olan gerilik çemberini bir an önce kırmak ve yurdu esenliğe, refaha kavuşturmak gereğine inanmış bulunuyordu. Abdullah Cevdet askeri bir hekim olarak pozitif bilimlerin ve fennin kalkınmada ve ilerlemede rolünü iyi kavramıştı. Daha sonra gittiği Fransa'da bu görüşlerini daha da derinleştirmişti.
O, bilimlerin, felsefenin, biyolojik materyalizmin ve Sosyal Darwinizm'in bütün insanlığın yönelmesi gereken temel amaçlar olması gerektiğini ve olacağını söylemekteydi. Genç araştırmacı Doç. Dr. Şükrü Hanioğlu'na göre Abdullah Cevdet din bilginlerinin görüşlerinin materyalist (maddeci) düşünce karşısında kesin olarak yanlış olduğuna ve yenileceğine kani bulunuyordu.
Atatürk'ün bilim ve fen konusundaki düşüncelerinin oluşmasında pozitivizmin yanı sıra rasyonalizmin, yani akılcılığın da önemli yeri ve katkısı bulunmaktadır. Profesör Dr. Şerafettin Turan'a göre, aklı ve bilimi düşünce ve aksiyonda temel kılavuz, önder olarak kabul eden, bu nedenle de safsatalara ve hurafelere karşı çıkan Atatürk düşüncesinde ve özellikle onun lâiklik anlayışında Descartes'ın akılcı görüşünün tüm özelliklerini bulmaktayız. Bu nedenledir ki Descartes'ın "Metod Üzerine Düşünceler" adlı kitabı Atatürk'ün isteği ile Türkçeye çevrilmiştir. Akılcı düşüncenin bir başka büyük temsilcisi olan Kant hakkında da "Kant ve Felsefesi" adlı bir inceleme yayınlanmıştır.
Atatürk'ün bilim, din, Tanrı, ilerlemede bilimin rolü konularında 1916 yılında okuduğu kitaplar arasında yer alan Şehbenderzade Ahmet Hilmi Efendi'nin görüşlerinden de burada kısaca bahsetmek yerinde olur.
O devirlerde yetişmiş düşünürlerimizden olan Şehbenderzade Ahmet Hilmi, çağdaş yaşama geçmenin uzun sürecek yavaş bir gelişmeyle, yani evrimle, gerçekleşmeyeceğini belirterek, hızlı bir ilerlemeyi zorunlu görüyordu. O, İlerlememize engel olan nedenleri, yeni fikirlere düşmanlık, durağanlığı sevmek, derinliğe inmeyen taklitçilik ile yüzeysel bilgi olarak özetliyordu.
Atatürk'ün düşünce oluşumunda, özellikle bilim, fen, ilerleme, uygarlık gibi konularda etkisi altında kaldığı kaynaklardan biri de İkinci Meşrutiyet'te Kılıçzade Hakkı Bey'in de dahil olduğu "İçtihat" dergisidir. Yine, bu fikir adamları içinde burada zikredilmesi gerekenler arasında Celal Nuri'yi de sayabiliriz. Özellikle hurafelere karşı bakış açısında ve bilimsel düşünceyi Türkiye'de Dayanışmacı Durkheim ekolüne sadık kalarak, yayan ve geliştiren büyük düşünür Ziya Gökalp'ı da bu bağlam içinde anmadan geçemeyeceğim.
Atatürk'ün bilim ve fen kavramları hakkındaki düşüncelerini bu şekilde kısaca özetledikten sonra şimdi, bir kaç cümleyle de olsa, onu bu yolda teşvik eden, cesaretlendiren bazı şairlerden, söz etmek istiyoruz. Bunlar arasında, kuşkusuz en başta Tevfik Fikret'en bahsetmek gerekir. Sanırım Fikret, "Ferda" (Yarın, Gelecek) adlı şiirinde zamanın gençliğine seslenerek şöyle diyordu:
"Asrın, unutma, harikalar (şimşekler) asr-ı feyzidir
Her yıldırımda bir gece, bir gölge devrilir
Bir ufk-u itilâ (yükselme) açılır, yükselir hayat
Yükselmeyen düşer, ya terakki ya inhitat (çöküş).
Yine Fikret "Sabah Olursa" başlıklı şiirinde gençlere şöyle seslenmişti:
"...Siz, ey fezâ-yı ferdanın (geleceğin uzayının)
Küçük güneşleri, artık birer birer uyanın
Ufukların ebedi iştiyakı (özlemi) var nura
Tenevvür (aydınlanma) asrımızın işte ruh-i amali, (emellerinin ruhu).
Fikret, bu çok anlamlı şiirinde gençliğe "aydınlık içinde, şükredilecek bir kurtuluşa" doğru koşmaları mesajını veriyor ve şöyle devam ediyordu:
"Ümmidimiz bu ölürsek de biz, yaşar mutlak
Vatan sizinle şu zindan karanlığından uzak"
Atatürk'ün bilim ve fen konusunda etkilendiği şairler arasında yazar Peyami Safa'nın babası olan İsmail Safa'nın 1899 yılında yazdığı "İlim ve Fen" başlıklı şu ilginç şiirini de burada hatırlatmak istiyorum:
"İlim için kendimizi yormalıyız,
Çin'de de olsa varıp sormalıyız,
Medeniyyet gidiyor hep ileri,
Artıyor komşuların bilgileri
Hangi sanat elimizden gelmez,
Fikrimiz hangi kata yükselmez,
Var mı bir fen ki, biraz gayretle
Muktedir olmayalım tahsile."
Şimdi, bu son derece ilginç şiiri, Atatürk'ün "Onuncu Yıl" Nutkun'daki Türk milletinin "zeki ve çalışkan olduğuna", ilim ve fen dahil her alanda Türk milletinin başarılı olacağını haykıran sözleriyle karşılaştıralım ve derinden düşünelim.
Aslında, İsmail Safa'nın dile getirdiği bu inanç ve özlem batıya, batının üstünlüğüne, Batı uygarlığının temelindeki bilimsel düşünceye ve batının meydana getirdiği büyük teknolojik anıtlara Osmanlı-Türk aydınlarında duyulan derin hayranlık ve imrenme duygusunu dile getirmekte ve Türk milletinin de bu işleri yapmaya muktedir olduğunu ifade etmektedir.
Üniversiteler ve Atatürk
Yazımın son bölümünde bilimin üretildiği ana, temel kaynaklardan biri olan Üniversiteler hakkında Atatürk'ün düşüncelerine kısaca değinmek isterim. O, 1933 yılında şöyle demişti: "Üniversite kurmaya verdiğimiz önemi söylemek isterim. Bütün işlerimizde olduğu gibi maarifte ve yeni kurulan Üniversitede radikal tedbirlerle yürümek kati kararımızdır."
Nitekim aynı yıl Dar-ül-Fünun lağvedilmiş ve yerine İstanbul Üniversitesi adıyla anılan kurum kurulmuştu.
Cumhuriyet döneminde Üniversite Reformu diye anılan bu hareketle, Türk devrimcileri hala skolastiğin ve medresenin izlerini taşıyan eski bir kurumun yerine programları çağdaş bilime ve teknolojiye dayanan bir yeni kurum kurmak istemişlerdi. İlâve edelim ki, yeni Üniversitede programların yenilenmesiyle birlikte, bilim adamları kadrosu da yenilenmiş ve bazı hocalar tensikata (ayıklanmaya) tâbi tutulmuşlardı. Üniversiteden ayrılan bu hocaların yerine de özellikle Almanya'dan gelen, daha doğrusu getirtilen, çoğu Musevi asıllı bilim adamları yerleştirilmişti. Hemen işaret edelim ki bu yabancı bilim adamlarının yeni Türk Üniversitesinin kurulmasında ve ilerlemesinde büyük katkıları olmuştur. Bunlar, bilimsel düşünceyi ve bilimsel yöntemleri Türkiye'ye tanıttıkları gibi çok değerli öğrenciler ve kadrolar da yetiştirmişlerdi. Bu hocaların hizmetlerini burada şükranla yad etmek bir gönül ve insanlık borcudur. Bu konudaki ilginç noktalardan biri de yurdumuza gelen yabancı bilim adamlarına aylık olarak o zamana göre çok yüksek bir meblağ olan, bin liranın verilmiş olmasıydı. Hemen hatırlatalım ki o dönemde bir milletvekili üç yüz lira maaş almaktaydı. Bu da, Atatürk'ün üretken, değerli bilim adamlarına verdiği önemi çok açık şekilde göstermektedir, sanırım.
Profesör Dr. Utkan Kocatürk'ün 'Atatürk'ün Fikir ve Düşünceleri" adlı eserinden öğrendiğimize göre Atatürk, Üniversite'de ders yılının açılması münasebetiyle kendisine çekilen saygı ve bağlılık telgrafına şu cevabı vermişti: "İstanbul Üniversitesi'nin açılışından çok sevinç duydum. Bu yüksek ilim ocağında kıymetli profesörlerin elinde Türk çocuğunun müstesna zekâ ve eşsiz kabiliyetinin çok büyük gelişmelere erişeceğine eminim." Yine, Utkan Kocatürk'ün belirttiğine göre, O, 1932 yılında bilim adamlarına ışık tutacak şu sözleri de söylemiştir: "İlim tercümeyle olmaz, tetkikle, yani araştırmayla olur." Bu ilginç sözlerin yanında Atatürk'ün bilim terimleriyle de ilgilendiğini burada belirtmek istiyoruz. Profesör Dr. Akil Muhtar Özden'in, naklettiğine göre, O, Üniversitelerde ve bilim âleminde kullanılan Arapça terimler hakkında şöyle demiştir: "Söz konusu tâbirler beynelmilel ilim sahasında kolaylıkla ilerlememize mânidir. Fen terimleri o surette yapılmalı ki, mânaları ancak istenilen şeyi ifade edebilsin."
Sonuç ve Genel Değerlendirme
Atatürk'ün bilim ve fen kavramları ve Üniversite hakkındaki düşüncelerine böylece genel olarak değindikten sonra şu sorulara da cevap vermenin yerinde olacağını sanıyorum. Atatürk'ün ölümünden bu yana geçen elli yıldan fazla zamandan beri Türk Üniversiteleri ve diğer bilim teknoloji odakları onun istediği çağdaş düzeye bir bütün olarak erişebilmiş midir? Her alanda olduğu gibi bu alanda da kaydedilen ilerlemelere, yetişen değerli bilim ve fikir adamlarına, yapılan bilimsel yayın ve araştırmalar ortaya konan eserlere rağmen, dünya genelinde, Türkiye'nin bugün çok ileri bir bilimsel ve teknolojik düzeyde olduğunu söylemek pek mümkün değildir. Ben, müsaadenizle bu konuda bazı önemli noktaları hatırlatmak isterim.
Çağdaş uygarlığa süratle ulaşmak yolundaki Atatürk'ün büyük özlemini gerçekleştirmek için bilim, fen ve teknoloji alanında çok daha büyük atılımlar hattâ sıçramalar yapmaya mecburuz. Bu, kuşkusuz toplumdaki bütün katmanların, Parlamentonun, hükümetlerin, bürokrasinin, üniversitelerin, kamuoyunun, halkın, basının, TRT, gibi etkili medyaların elbirliğiyle güçlü desteğiyle belirli bir plan ve programa göre çözeceği bir problemdir. Aynı zamanda, şunu da belirteyim ki, bilimi yükseltmek, bilim adamını yüceltmek sadece bu yolda harcanacak parayla, bütçeyle, fonlarla, ilgili değildir. Bunlar kadar önemli olan bir husus da, bilime, bilimsel düşünceye, Özgür fikre ve özgür tartışmaya gösterilecek itibar ve saygıdır. Öğretmenlerini ve bilim adamlarını toplumun yüksek saygı sınırında görmek uzun asırlar Türk toplumuna egemen bir düşünce olmuştur. Maalesef, son zamanlarda bu düşünce çizgisinden yer yer sapan, öğretmeni, bilim adamını ve üniversiteyi sırf para ölçüleriyle ölçmeye ve değerlendirmeye çalışan bazı kısır görüşler toplumumuzda uç vermeye ve revaç bulmaya başlamıştır. Bu düşüncelerde ve yönde ileri gidilmesi, kuşkusuz Atatürk'ün zikrettiğimiz düşünceleriyle uyuşmadığı gibi, toplumumuzu bir süre sonra kısır bir döngüye sokmak istidadı gösteren yoz bir anlayışı yansıtmaktadır. Şu halde, bilime, bilim adamına, Öğretmene gereken saygıyı ve önemi göstermek ve göstertmek en başta bizzat bilim adamlarının kendilerine düşen bir görev olduğu gibi, toplumun yukarıda işaret ettiğimiz bütün katmanlarına ait temel bir ödevdir.
Kaynak: Türk Tarih Kurumu Yayınları; XVI. Dizi, Sayı: 80, s.123-130, Türkiye Cumhuriyeti'nin 75 Yılı Armağanı [/INDENT]
|
|
|
| Nedensiz bir korku(Anksiyete) |
|
Yazar: Hasretiim - 04-23-2011, Saat: 10:40 PM - Forum: Sağlık
- Yorum Yok
|
 |
Anksiyetenin en iyi tanımı, somatik belirtilerin de eşlik ettiği, normal dışı, nedensiz bir tedirginlik ve korku halidir. Anksiyeteyi, kaygı, sıkıntı, bunaltı, endişe olarak da adlandırabiliriz. Anksiyete yaşayan kişi bu durumu "kötü bir şey olacakmış hissi", "hoş olmayan bir endişe hali" ya da "nedensiz bir korku" şeklinde ifade eder. Korku, dışarıdan gelebilecek kaynağı belli gerçek bir tehlike karşısında ruhsal ve bedensel olarak verilen bir tepki biçimidir. Böyle gerçek bir tehlike ile karşılaşan kişi şiddetli bir korku duygusuyla beraber fiziksel tepkiler de gösterir: kalp çarpıntısı, titreme, terleme, gözbebeklerde büyüme, ürperme, v.b. gibi. Anksiyete de kişi sanki kötü bir şey olacakmış gibi nedeni belirsiz bir endişe hisseder. Anksiyete, nedeni hakkında net bir bilgimizin olmadığı, içsel bir tehlike ya da tehdit karşısında gösterilen psikolojik bir tepki olmasına rağmen, korkuda olduğu gibi bedensel belirtilerin eşlik ettiği bir durumdur. Bu durum çok hafif bir tedirginlik ve gerginlik duygusundan panik derecesine kadar varan değişik yoğunluklarda yaşanabilir.
Anksiyetenin en iyi tanımı, somatik belirtilerin de eşlik ettiği, normal dışı, nedensiz bir tedirginlik ve korku halidir.
Anksiyete sık yaşanan, herkes tarafından zaman zaman hissedilen bir duygudur ve her zaman bir hastalık belirtisi olarak düşünülmemelidir. Okulun ilk gününde, hoşlandığını biri ile ilk randevuda ya da yeni ve değişik bir durumun başlangıcında anksiyete duyulması normaldir.
Normal anksiyetenin organizmayı uyarıcı, koruyucu ve motive edici özellikleri vardır.
Anksiyetenin patalojik olduğuna karar verebilmek için, uyaranın şiddeti ile ortaya çıkan anksiyete uyaran ile uyumlu olmaması, zamanla azalmak yerine değişmemesi ya da şiddetlenmesi, klinik tabloya ağırlıklı olarak anksiyetenin fiziksel belirtileri hakim olması, anksiyeteye katlanılaması ve işlevselliğin bozulması gerekir. Bu durumda anksiyete kişinin mesleki ve ailevi yaşantısını etkilemeye başlar, kişilerarası ilişkilerinde bozulmalara neden olur, gün içinde sık sık ortaya çıkar ve günün büyük bir kısmını kaplar, kişi bu duygulanımı kontrol edemez ve başa çıkamaz. Bu semptomların yanında huzursuzluk, gerginlik, tedirginlik, sıkıntı, daralma, çabuk yorulma, konsantrasyon zorluğu, kolay irkilme ve tetikte olma da gözlemlenir. Anksiyete esnasında görülebilecek psikosomatik reaksiyonlar ise; baş ağrısı, baş dönmesi, kulak çınlaması, ağız kuruluğu, çarpıntı, nefes darlığı, muhtelif ağrılar ve gastrointestinal şikayetlerdir.
Anksiyete Bozukluklarını DSM-IV-TR’a göre:
Panik Atağı
Agorfobi
Agorafobi Olmadan Panik Bozukluğu
Agorafobi ile Birlikte Panik Bozukluğu
Panik Bozukluğu Öyküsü Olmadan Agorafobi
Özgül Fobi
Sosyal Fobi (Sosyal Anksiyete Bozukluğu)
Obsesif-Kompulsif Bozukluk
Travma Sonrası Stres Bozukluğu
Akut Stres Bozukluğu
Yaygın Anksiyete Bozukluğu
Bir Genel Tıbbı Duruma bağlı Anksiyete Bozukluğu
Madde Kullanımının Yol Açtığı Anksiyete Bozukluğu
Başka Türlü Adlandırılamayan Anksiyete Bozuklukluğu
olarak sınıflandırabiliriz.
Anksiyete Bozukluğu her 100 kişiden 30’unda yaşamlarının bir döneminde görülebilir. Toplumda görülme oranı %3 olup, hayat boyu rastlanabilme oranı % 5 civarında saptanabilmiştir. Tüm kaygı bozuklukluklarının %12 sini oluşturur. Kadınlarda erkeklere oranla iki kat fazla görülür. Vakaların yarısından çoğu çocukluk ve erişkinliğe geçiş döneminde başlamaktadır. Yaşlılıkta en çok görülen kaygı bozukluğudur ( yaşlılıkta görülen kaygı bozukluklarının % 60’ini oluşturur).
Anksiyete Bozukluğu teşhisi konan kişilerin genelde çekingen ve bağımlı bir yapıları olup, kendilerine güvenleri azdır. Çoğu vakanın toplusal ilişkilerde arka planda durmayı yeğleyip, aşırı kırılgan, utangaç, eleştiriye çok duyarlı, çabuk yıkılan kişiler oldukları görülmüştür.
Anksiyete Bozuklukları’nda annenin gerilim ve kaygısının önemli olduğu düşünülmektedir. Vakaların çocukluklarında yüksek bir oranda anne baba ayrılığı (ya da vefatı) olduğu gözlemlenir. Zorlu bir çocukluk donemi geçirmişlerdir. Hastalığın birinci derece akrabalarda görülme oranı, normallere kıyasla 5 kat daha yüksektir. Yapılan bir çalışmaya göre hastaların % 30’unda, hastalığın stresli bir olayla başladığı belirlenmiştir.
Anksiyete Bozukluğu’nun tedavisinde ilaç tedavisi yanında , kişinin beklentileri, düşünüş biçimini değiştirme, gevşeme eğitimi, belli durumlardan kaçınma gelişmiş ise kaygıya yol açan etkenlerle yüzleştirme gibi yaklaşımların olduğu bilişsel tedavi uygulanmalıdır. Kaygıyı artırabilen kafeinli maddelerin (çay, kahve, kola, çikolata) azaltılması önerilmelidir.
|
|
|
| Reddedilmek kalbi gerçekten kırıyormuş! |
|
Yazar: Hasretiim - 04-23-2011, Saat: 10:37 PM - Forum: Sağlık
- Yorum Yok
|
 |
Hollanda’daki Amsterdam ve Leiden üniversitelerinden bilim adamlarının yaptığı araştırma, toplum tarafından reddedilmenin kalp atışını yavaşlattığını gösterdi.
Araştırmacılar, 18-25 yaş arasındaki öğrencilere, başka öğrencilerin fotoğraflarını gösterdi ve ilk izlenimlerini sordu. Kalp ritmini ölçmek için öğrencilere kablolar bağlandı. Daha sonra gönüllülere fotoğraflarının beğenilip beğenilmediği bildirildi.
Diğer öğrenciler tarafından beğenilmediğini öğrenen öğrencilerin nabzının yavaşladığı görüldü. Bu yavaşlamayı "kalp kırılması" olarak niteleyen bilim adamları, sonuçların dışlanmanın fiziksel sonuçlar doğurabileceğini gösterdiğini belirtti. Araştırma, Amerikan "Psychology Today" dergisinde yayımlandı.
|
|
|
| Tenkit Psikolojisi |
|
Yazar: Hasretiim - 04-23-2011, Saat: 10:23 PM - Forum: Sağlık
- Yorum Yok
|
 |
Hatalarımızın uygun şekilde bizlere ifade edilmesi ve bizim bunu kabul etmemiz, şahsî kemâlât açısından gereklidir. Birçok insanın hiç hoşlanmadığı tenkitte gaye ve ölçü ne olmalıdır, Peygamberimiz’in (sas) bu husustaki metotları nelerdir?.. Menfî tenkidi alışkanlık haline getiren kişilerin şuuraltında hangi düşünceler yatıyor olabilir, menfî tenkitçilerin toplum içindeki yeri nedir?.. Tenkidin ferdî ve içtimaî hayatta sebep olduğu hasarlar, olumsuzluklar... Tenkitte mihenk taşımız ne olmalıdır?
Her şeyi tenkit eden bir adam bir tabloyu da tenkit etmiş. Yanındaki: ‘Sen hiç bu kadar güzel bir eser meydana getirdin mi?’ deyince, adam: “Arkadaşım ben yumurtlamayı bilmem; ama bir yumurtanın sağlam veya çürük olduğunu pek âlâ anlarım.” diye cevap vermiş. 1
Birilerinin tenkit ettiğini, birilerinin de tenkit edildiğini sık sık görürüz. Acaba insanlar niçin tenkit eder? Tenkit etmenin arkasındaki psikolojiler nelerdir? Tenkidin faydaları var mıdır? Müspet tenkit nasıl yapılır? Tenkidin insan psikolojisine tesirleri nelerdir?
Tenkit; sözlü, yazılı veya fiilî olabilir. Lûgat mânâsıyla tenkit; herhangi bir insan, eser veya konunun, doğru-yanlış, eksik-fazla, güzel-çirkin yanlarını bulup gösterme işidir. Tenkidin ahlâkî zâviyeden iyi veya kötü olarak vasıflandırılması; kime, ne zaman, nerede, hangi dozda, hangi maksatla ve ne niyetle yapıldığına bağlıdır. Bu açıdan bakılınca tenkit, müspet tenkit (yapıcı olan, fayda sağlayan) veya menfi tenkit (yıkıcı ve zarar veren) olarak ikiye ayrılır. Tenkidin tesiri de yukarıda zikredilen hususiyetlere bağlı olarak farklılıklar gösterebilir.
Kişi niçin tenkit eder?
Ferdî ve içtimaî hayatın daha iyi hâle gelmesi için hataların fark edilip usûlünce ifade edilmesi yararlıdır. Ancak bu ifade şeklinin kişiye ve çevresine zarar vermemesi ve ifadelerin iyi niyetli olması gerekir. Bu şekilde yapılan müspet tenkitlerde yanlışı düzeltme mülâhazası vardır.
Aile ve cemiyette menfî tenkide kilitlenenler, giderek her şeyde bir olumsuzluk arama gibi bir duruma düşerler. Bu şekilde tenkidin bir alışkanlık olarak yapıldığı sık görülür.
Yıkıcı tenkidin gerisinde hissî ve nefsî mülâhazalar yatabilir. Rekabet ve kıskançlık da, kişiyi sürekli tenkide sürükler. Bu durumda tenkide mevzu olan hususu düzeltme ve çözme gayesi veya iyi niyet olmadığı için, iki taraf da bundan zarar görür. Kısacası ‘üzüm yemek yerine bağcıyı dövmek’ niyeti ile konuşmamak gerekir. Değerlendirmelerde samimi olmak, hissî ve nefsî mülâhazaları terk etmek, çoğunlukla yıkıcı tenkit yapmamıza engel olsa da, bu tenkidin yerini, zamanını, dozunu ve üslûbunu ayarlayamadığımız takdirde, yıkıcı tenkitlerle karşılaşmamız kaçınılmaz olacaktır.
Yıkıcı tenkit içtimaî bir hastalık haline gelebilir. Meselâ medyada ‘hatırı sayılır’ kişilerin bile, duygularına yenik düşerek yaptıkları yıkıcı tenkit şaşırtıcıdır. Tv’deki birçok tartışma programındaki tenkidin gerisinde, iyi niyetli bir yaklaşım yerine daha çok karşıdaki kişiye maddî- mânevî zarar verme gayesi vardır. Karşıdaki kişi ne söylerse söylesin, tek taraflı değerlendirme ve sonrasında tenkit yapılmaktadır. İçtimaî hayatı derinden yaralayan bu üslûbun yeni yetişen nesillere sirayet etmeden değiştirilmesi gerekir.
Batı kaynaklı “kişisel gelişim”de ferdiyetçiliğin bir kurtuluş gibi görüldüğü günümüzde, şahsiyet ve benlik aşırı yüceltilmiştir. Bu durumda, ‘var olmak için yok etme’ veya en başarılı olmak adına diğerleri geçilmeye çalışılıyor, diğer insanlar yıkıcı bir üslûpla tenkit ediliyor ve şahsî çıkarlar korunuyor. Benlik ve enaniyetin, menfî tenkidi artırdığı görülmektedir.
Tenkitçinin psikolojisi
Yıkıcı tenkitlerde empati eksikliği vardır, karşıdakinin psikolojik durumu pek düşünülmez. Yeterince empati kurabilen kişilerde yıkıcı tenkit daha az görülür.
Negatife odaklanan ve karamsar kişilerde ise, eksik tarafı bulma daha fazla söz konusudur. Herkesin ve her hâdisenin eksik ve yanlışlıkları onları etkiler. Mutsuz ve distimik (uzun süreli hafif mutsuzluk hali) kişilerde, iradî veya gayri iradî karamsar bakış açısı tenkidi artırır. Bu durumdaki kişiler, içlerinde bulundukları durumu fark edemeyebilirler. Çevredekilerin bunu fark etmesi ve böyle kişilere yardımcı olması gerekir. Meselâ karamsar bir çocuk oyun esnasında arkadaşlarının kendisine yaptığı normal davranışı bile kasıtlı olarak değerlendirir, onları tenkit eder ve sevilmediğini düşünür. Bu durumda onu yakından tanıyan kişilerin onunla ilgilenmesi gerekir.
Aşırı mükemmeliyetçi kişilerde, kendini ve başkalarını sürekli değerlendirme, hataları bulup çıkararak her şeyin hatasız olmasını isteme gibi bir tavır görülür. Mükemmeliyetçi kişiler, çevresindekilerin hatalarını bularak stresin artmasına sebep olurlar. Meselâ mükemmeliyetçi bir anne, çocuğunun not olarak dört almasını bile kabullenemez; hep beş almasını ister. Bu ise, çocuğun stresinin artmasına, başarısının azalmasına yol açabilir. En mükemmeli istemek ve beklemek bazı güzelliklerin sönmesine sebep olabilir.
Tenkitçinin şuuraltında “Ben daha iyi bilirim, daha iyi yaparım” gibi bir düşünce olabilir. Bu düşünce ile kişilerin veya herhangi bir hâdisenin yanlış yanlarını bulur. Buna istinaden, karşıdaki kişiden daha iyi bildiğini kendince ispat etmiş olur. Böylece benliğin ve enaniyetin daha da artmasına sebep olur. Bu türlü tenkit giderek yıkıcı bir mahiyet kazanabilir.
Kimileri ise, hatalarını gayri iradî olarak örtmek için tenkit eder. Özellikle kurumlarda bu durum daha da yaygındır. Başkaları tenkit edildiğinde veya eksik tarafları bulunduğunda, tenkitçi yerinin sağlamlaştığını sanır, hatalarının örtüldüğünü düşünür. Aile içinde de, yanlışların hep başkalarına mal edilmesi, kişinin kendi hatalarını düzeltmesine engel teşkil eder ve aile içi münasebetlerin zedelenmesine yol açar. Sürekli her şeyi ve herkesi olumsuz bakış açısı ile değerlendiren kişiler, kendilerini strese ve kaygıya ittikleri gibi, çevrelerine de negatif enerji yaydıklarından yalnızlaşırlar.
Tenkit edilenin psikolojisi
Söylenen her kelimenin karşı tarafta bir yansıması vardır. Bu yansıma müspet veya menfi olabilir. Bir değerlendirme yapmadan önce, neyi niçin eleştirdiğimizi ve bunun sonucunda kimin ne kadar fayda göreceğini hesaba katmalıyız. Söylediklerimizle sadece karşı tarafa mesaj vermekle kalmayıp, o kişinin kısa, orta ve uzun vadedeki davranışlarına da tesirde bulunduğumuzu unutmamalıyız. Olumlu üslûbu yakalayamadığımız değerlendirmelerde karşı tarafa zarar verebileceğimizi aklımızdan çıkarmamalıyız.
Tenkit, daha ziyade tenkit edilen tarafta strese yol açar; bu da kişilerin zamanla birbirinden uzaklaşmasına sebep olur. Her şeyi yıkıcı bir şekilde tenkit eden kişilerin, aile içinde bile yalnız oldukları görülür. Kimse o kişiye bir şey bahsedemez hâle gelir; çünkü karşılığında sürekli bir olumsuz değerlendirme görmektedir. Tenkit ile birlikte muhatapta kırılma ve dışlanma duygusu oluşabilir. Bir kişinin sürekli eksik taraflarını söylediğimizde, o kişinin kendine bakış açısı olumsuz hâle gelir. Kendisini yetersiz ve başarısız hisseder. Bu durumda endişesi artar. Endişe ve stresi artan kişilerin de, hataları çoğalır. Yani fâsit daire oluşur. Tenkit, stresi; stres de hatayı beraberinde getirir. Sık hata yapan kişi ise daha çok negatif mesaj almış olur.
Ona-buna eksiklik-bozukluk atfedenler, kendilerini ifade etmek için herkesi hor görürler. Bunlar gönüllerine göre kendilerini ifade edemedikleri için hep âlemin kusurları ile meşgul olurlar. Aleyhissalâtü vesselam Efendimiz, "O bozuk, bu bozuk, şu da bozuk." diyene "Bozuk olan asıl kendisidir." manasına şöyle buyurmuştur: "İnsanlar helak oldu diyen asıl kendisi helak olmuştur." Kişinin vicdanı ve kalbi duru olsa her şeyi duru görür. Mizaç bakımından herkeste kusur arayanları, birkaç hafta Cebrail Aleyhisselam'la buluştursan onda da kusur bulur ve "Ayağını nasıl kaydırabilirim?" yolları araştırır. Aslında bozukluk bu tip insanların karakterlerindedir. Bunların ahlâk anlayışı geçimsizliktir. Bu tip hiç kimse ile geçinemeyenlerin bütün derdi, kendini ifade etmektir. Bunlar sürekli kendilerinden bahsedilmesini, hep kendilerine değer verilmesini ve her zaman öne çıkarılmalarını isterler. Bir işi üstün bir başarıyla tamamladığı zaman şunu diyebiliyor musun: "Eğer şu arkadaş veya benden başka birisi yapsaydı, bu iş neticeleri itibarıyla daha çok hayırlara vesile olacak ve dolayısıyla daha fazla başarı elde edilmiş olacaktı." İşte bu anlayış Kur'ân ruhunun ve Peygamber ahlâkının ifadesidir. Aksine hep beklenti içinde olup kendini her zaman öne sürmeye kalkanlar, hezeyanlarını bir ruh hastalığı içinde yaşayanlardır.
Tenkit ile karşı tarafın ya cesaretinin azalarak pasifleşmesine veyahut daha da hiddetlenmesine sebep olunabilir. Sürekli olumsuz sözler işiten insanlarda, tenkit edilme korkusu ile cesaretsizlik başlar. Tenkit ettiğimiz kişinin bize karşı içten içe öfke duyması halinde de aradaki diyalog bozulur.
Bir kişinin veya şeyin, birçok güzel tarafı olduğu halde sadece hatalı ve yanlış yönlerini açığa çıkarmak hakkaniyet ve adalet ile açıklanamaz. Tenkit edilen kişinin güzel yönlerinin fark edilmemesi, o kişinin güzelliklerinin azalmasına sebep olur. Bir bahçede onca güzel çiçek varken, sadece birkaç yabanî ota takılmamız o çiçeklerin zamanla azalmasına yol açabilir. Sürekli tenkit edilen kişinin mutsuzlaşması ve içe kapanmasına sebep olabiliriz.
Müspet tenkit nasıl olur?
Bir konuyu veya kişiyi değerlendirirken niyetimiz ve tercih ettiğimiz üslûp çok önemlidir. Karşı tarafın tenkidimizden istifade etmesinde en önemli unsur niyetimizdir. Lisan-ı hâlimizle ve konuya yaklaşımımızla iyi niyetimizin hissettirilmesi gerekir. Tavır ve üslûp çok önemlidir. Karşıdakinin bize tavır almasına sebep olacak tutumlardan kaçınmalıyız. Tenkit yumuşak bir üslûpla yapılmalıdır. Böylece yapıcı ve müspet davranmış oluruz. Karşı tarafın da alıcılarının açılmasına ve görüşlerimizden istifade etmesine zemin hazırlarız. Niyetimizin ve üslûbumuzun iyi olmadığı tenkitlerde ise, hem bizden uzaklaşmasına hem de görüşlerimize karşı alıcılarını kapatmasına sebep olabiliriz.
Değerlendirdiğimiz şeyin anlayışımıza göre eksik ve yanlış tarafları varsa, subjektif tenkit yapmış oluruz. Kriter ve standartlara göre değerlendirmeler yapılmışsa objektif tenkit yapılmış olur. Buna şöyle bir misal verilebilir: Bir söze başlarken ‘bana göre, bana sorarsan, benim anlayışıma göre’ gibi ifadeler, karşı tarafın cephe almasına sebep olabilir. Bunun yerine, standartlarımızı daha objektif kaynaklara dayandırarak söze, ‘falan kitaba göre, bazı büyük zatların dediğine göre’ şeklinde başlamamız faydalı sonuçlara vesile olabilir.
Amirlerimizin veya bilgi ve tecrübelerinden yararlandığımız kişilerin tenkidi müspet kabul edilir. Çünkü bu kişilerin görüş bildirmesi ile karşı tarafın iyiliği, faydası ve olumlu bir hale gelmesi sağlanır. Birçok kimse bu kişilerden aldığı tenkitlerle kendini yetiştirir ve eksikliklerini gidermeye çalışır. Hattâ böyle bir değerlendirmenin olması yetişme ve yetiştirme açısından gereklidir.
Tenkitteki gâyemiz karşıdaki kişinin hatasını düzeltmek olsa bile, o hatanın yerleşmesine sebep olabiliriz. Bir kişiye yanlışını söylemekten ziyade, ona nasıl olması gerektiğini söylemeliyiz. Eğer karşımızdaki kişi hatalarının söylenmesine alışmışsa, artık bunları tekrar tekrar tenkit etmek doğru olmaz. Bu tür kişilere hataları söylendikçe hatalarının yerleşmesine yol açabiliriz. Bunun yerine, bu kişilerin olumlu yönlerini ön plâna çıkarıp eksik yanlarına işaret etmek daha faydalıdır.
Efendimiz (sas) insanların hatalarını isim vermeden düzeltmeye çalışmıştır. Şahısların hatalarının ön plâna çıkarılması, isim verilerek konuşulması, şahsın psikolojisi açısından uygun olmayabilir. Bu konuda Efendimiz (sas) bize rehberdir.
Çocuklarla olan münasebetlerde onların iyi yönlerini ön plâna çıkarmak önemlidir. Meselâ sınıfta bir soru sordunuz. Öğrencilerden birisi cevap verdi; ama verdiği cevap yanlış. Bu durumda yanlışa işaret etmeden öğrencinin olumlu yönlerini, cevabındaki bilgi parçalarını kullanarak onu rahatlatmalıyız. Daha sonra cevabın yanlış olduğunu ifade etmeliyiz. Bu durumda öğrenci kırılmayacak ve sonraki sorularda cevap verme cesareti bulacaktır.
Takım halinde çalışanların, arkadaşlarını tenkitten kaçınması gerekir. Tenkit eden kişi, başkalarının da tenkide başlamasına kapı açar; dedikodu ve gıybetin artışına sebep olur. Bu durumda bir arada çalışma ruhu zedelenir. Kişiler sürekli birbirlerinin hatalarını görmeye başlar. Kardeşlik ve arkadaşlık zarar görür. Bediüzzaman Hazretleri bu konuda şöyle der: “İkinci düstürunuz: Bu hizmet-i Kur’âniyede bulunan kardeşlerinizi tenkid etmemek ve onların üstünde faziletfüruşluk nev’inden gıbta damarını tahrik etmemektir. Çünkü nasıl insanın bir eli diğer eline rekabet etmez; bir gözü bir gözünü tenkit etmez; dili kulağına itiraz etmez; kalb ruhun ayıbını görmez.. belki birbirinin noksanını ikmal eder, kusurunu örter, ihtiyacına yardım eder, vazifesine destek olur; yoksa o vücud-u insanın hayatı söner, ruhu kaçar, cismi de dağılır.’’ 3
Tenkit ile Kur’an-ı Kerim’deki ‘nasihatle kötülükten uzaklaştırma’ arasında fark vardır. Mü’minlerin kardeşlerinde gördükleri eksiklikleri iyi niyetle ifade etmelerindeki ve nasihatte bulunmalarındaki niyet ve yaklaşım mü’mine yakışır olmalıdır.
Ölçümüz şu olmalıdır: ”Her şeyi tenkit, her şeye itiraz bir yıkma hamlesidir. İnsan bir şeyi beğenmiyorsa daha iyisini yapmaya çalışmalıdır. Yıkmaktan harabeler, yapmaktan mamureler meydana gelir.” 2
Tenkidin faydaları var mıdır?
Müspet tenkidin faydaları olmasına karşılık yıkıcı tenkidin zararları vardır.
Hataların süreklilik kazanmaması ve büyümemesi açısından tenkidin yararları vardır. Kişinin kendini bir aynada seyretmesine ihtiyaç vardır. Müspet tenkit ayna vazifesini görür. Kendimizi bu aynada seyreder hatalarımızı görür ve düzeltiriz. Yerinde tenkitler, insanların bir arada çalıştığı yerlerde sağlıklı işleyiş açısından gereklidir. Ancak yıkıcı tenkit bu gibi yerlerde ciddî sıkıntılar oluşturur. Bunun yerine müspet tenkidin yapılması gerekir.
Müslümanlara, bir kötülük gördüklerinde, duruma göre, önce elleri, sonra dilleri ile engellemeleri, buna güçleri yetmiyorsa da kalbleri ile buğz etmeleri emredilir. Bu mülâhaza ile yanlışın uygun bir şekilde engellenmesi faydalı olacaktır.
Çoğumuz hatalarımızın söylenmesinden pek hoşlanmayız. Yanlışlarımızın bize uygun bir şekilde ifade edilmesi ve bunu kabullenmemiz şahsî kemâlat açısından gereklidir.
Eğitim ve öğretimde de müspet tenkit, hem iyi eğitimi destekler, hem de bilimin gelişmesine katkı sağlar.
İster amir, ister memur, isterse de ailede bir eş olalım, günlük hayatımızda müspet bakış açısı hâkim olmalıdır. Bu bakış açısına sahip kişilerin hayatta başarılı olduklarını ve etraflarında çok sevildiklerini görmekteyiz.
Sonuç olarak
Her şeyi tenkit edenler, kendilerini de nefis muhasebesine tâbi tutmuyorlarsa, bu durum onların hatalarını düzeltmelerine engel teşkil eder. Hep başkalarını tenkit eden kişilerin kendi hataları konusunda da aynı hassasiyeti göstermeleri gerekir.
Tenkit alışkanlığı, dedikodu ve gıybeti beraberinde getirebilir. Dolayısıyla tenkide başlayan kişi, bir süre sonra dedikodu ve gıybete de yakalanabilir.
Yapıcı olmak ve güzeli takdir etmek, her zaman teşvik edilen bir davranıştır. “Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.’’ ifadesi bizler için bir mihenk taşı olmalıdır. Hayatımıza bakışımızı buna göre ayarladığımızda, hem kalb kırmamış, hem de müspet davranmış oluruz.
Tahribin tamire göre daha kolay olduğu bilinmesine rağmen, tahripçi tenkit üslûbunun toplumumuzda yaygınlaştığını müşahede edilmektedir. Birilerini menfî tenkit ederek sıkıntıya sokmanın prim yaptığı ve bunu alkışlayan insanların kolayca bulunduğu ortamda, müspet davranmak zordur. Tenkit edilen kişinin ruh halini göz önüne alıp öyle konuşmak, tenkit etmeden önce nefis muhasebesi yapmak gerekir.
|
|
|
|