:: Duygusuz.com - Dostluk ve Arkadaşlık Sitesi

Orjinalini görmek için tıklayınız: Atatürk'ün Vasiyetnamesi
Şu anda (Arşiv) modunu görüntülemektesiniz. Orjinal Sürümü Görüntüle internal link
Türkiye, 1938 yılı sonbaharına tedirginlik dolu bir bekleyiş içinde girmişti. Tedirginliğin nedeni, Avrupa ufuklarını giderek karartan savaş bulutları değil, Dolmabahçe Sarayı’nda tedavisi sürmekte olan Cumhurbaşkanı Atatürk’ün sağlığındaki olumsuz gelişmelerdi.
Doktorların ‘deniz havasının iyi geleceği’ yolundaki tavsiyeleri üzerine alınan Savarona Yatı’nda 54 gün geçiren Ata’nın sağlığı düzelmek şöyle dursun, büsbütün kötüleşmiş, bunun üzerine bir gece yarısı gizlice Dolmabahçe Sarayı’na nakledilmişti. Yorgunluk ve halsizliğin yanı sıra karnındaki asidin (suyun) gün geçtikçe çoğalması, nefes almasını bile güçleştiriyor, çektiği ıstırap yüzünden belli oluyordu.
Atatürk, karnında biriken suyun alınmasında ısrarlıydı, doktorları ise bunun ölümle sonuçlanabilecek bir operasyon olmasından endişe ediyorlardı. Ama Atatürk tüm bu olasılıkları göze almıştı. Üçüncü kez İstanbul’a çağırılan Profesör Fissenger de onun isteğini kabul edince, bu güç ameliyatın yapılmasına, karnın delinerek suyun alınmasına karar verildi... Atatürk, bu güç operasyonu sonuçlarıyla birlikte kabul etmişti; ama bir aksilik olursa ölebileceği düşüncesiyle vasiyetnamesini hazırlamaya karar verdi.
Genel Sekreter Hasan Rıza Soyak, güneşli bir sonbahar sabahı Ata’nın odasına girerken ne için çağırıldığını bilmiyordu. Ata yatıyordu; onun geldiğini fark edince oturması için yer gösterdi. Önce yurt ve dünyadaki gelişmeleri sordu. Bundan sonrasını, onun ‘Atatürk’ten Hatıralar’ adlı eserinden birlikte okuyalım:
“... Anlatacaklarım bitince sağ elini bana doğru uzattı. Doktorlar kati lüzum olmadıkça kuvvet sarf etmesini yasakladıkları için hareketlerine yardım ediyorduk. Elini tuttum, doğruldu. Yatağın içine bağdaş kurarak oturdu. Birkaç dakika yine denize ve karşı kıyılara baktı. Belliydi ki heyecanını yenmeye çalışıyordu. Gözlerini bana çevirdiği zaman uzun kirpiklerinin ıslandığını fark ettim, sonra başını öne eğdi ve konuşmaya başladı: ‘Bu yolda konuşmak, benim için de senin için de ağır bir şey, ama başka çaremiz yoktur, konuşmaya mecburuz çocuk! Hani seninle ara sıra bir işimizden bahsederdik. Hatta bunun için bir de hususi kanun çıkarılmıştı. Şu vasiyetname meselesi. Bugün, yarın o işi bitirmeliyiz. Nasıl olsa bir gün karnımdan su alınacaktır. Ne olur, ne olmaz. Bağırsaklardan biri delinebilir, başka bir arıza olabilir, ihtiyatlı olalım...’
Gerçekten de bunu beş altı seneden beri ara sıra görüşüyorduk. Ne bileyim, taşıdığı manadan dolayı olacak böyle bir vesika tanzimine bir türlü elim varmıyordu ve her konuşuldukça bir vesile ile ileriye atıyordum. ‘Hani seninle ara sıra bir işimizden bahsederdik’ sözleriyle Atatürk bunu işte bunları hatırlatıyordu...
‘Emrinizi sırf öteden beri düşündüğümüz bir şey olmak itibariyle dinliyorum. Yoksa buna şimdi hiç lüzum yoktur. Yapılacak şey gayet basit bir ameliyedir. Buyurduğunuz tehlike katiyen varit değildir...’
Ben konuşurken o heyecanını yenmiş, kendine tamamen hakim olmuştu. ‘Her ne ise’ dedi, ‘Şimdi lüzum meselesini bırakalım da bunu behemehal yapalım. Mal olarak ne varsa derhal bir listesini yapıp bana getir...”
Atatürk, daha 1937 yılında kendi kurduğu ve geliştirdiği çiftliklerini millete bağışlamıştı. Bu bağış, Ankara’da Orman Çiftliği, Yalova’da Millet ve Bahçeci çiftlikleri, Silifke’de Tekir ve Şövalye çiftlikleri, Dörtyol’da Basamak çiftliği ile Portakal Bahçesi, Tarsus’ta Piloğlu Çiftliği’nden oluşuyordu.
Ata, 1938’de de Bursa kaplıcalarındaki 34 bin liralık hissesini ve otel bahçesine bitişik köşkü Bursa Belediyesi’ne, Ankara’daki hipodrom ve stat çevresindeki arsalarla çarşı içindeki bir oteli Ankara Belediyesi’ne, Ulus Basımevi ile bir arsayı da CHP’ye bağışlamıştı.
Soyak’tan tespit edilmesini istediği liste, kişisel servetinden oluşuyordu. Bunlar, Türkiye İş Bankası kurucu ve nama yazılı hisse senetleri, Maden Kömürü T.A.Ş. senetleri, bankadaki bir miktar para, Çankaya’daki ev ve eşyalarından oluşuyordu.
Hasan Rıza Soyak mal varlığı listesini hazırlayıp getirdiği zaman, Atatürk’ü heyecanını yenmiş bir halde buldu. Atatürk ona, vasiyetnamenin esaslarını dikte ettirdi; “Bunu hemen vasiyetname haline getirelim” dedi ve bir uyarıda bulundu. “Ev halkının [sarayda yaşayanlar için Atatürk bu deyimi kullanırdı] vasiyetnameden haberi olmasın!”
Hasan Rıza Soyak, bu güç görevin üstesinden gelebilmek için hukukçulara danışma gereğini duydu. Ama bunu da gizlice yapması gerekiyordu. Aklına, Atatürk’ün de yakından tanıdığı, sevip takdir ettiği Kocaeli Milletvekili Selahaddin Yargı geldi. İki arkadaş Osmanbey’de bir kahvehanenin terasında buluştular. Vasiyetnamenin maddelerini Atatürk’ün istediği şekilde hazırlayıp kağıda döktüler. Aldıkları ortak kararla, vasiyetnameyi Atatürk’ün kendi eliyle yazıp kapalı bir zarf içinde notere teslim etmesi tavsiyesinde bulunmaya karar verdiler.
Soyak, vasiyetname hazırlandıktan sonra konuyu Ata’nın doktorlarından Prof. Neşet Ömer İrdelp’e açtı. Ev halkının telaşlanmaması, konunun yayılmaması için getirilecek noter, İrdelp’in eski bir doktor arkadaşı olarak tanıtılacak ve sözüm ona konsültasyon için gelmiş olacaktı.
Vasiyetnamenin verileceği noter olarak Beyoğlu 6. Noteri İsmail Kunter seçildi. Hasan Rıza Soyak anılarında, Kunter’i Selahattin Yargı’nın tavsiye ettiğini belirtirken, Son Posta Gazetesi, noterin bizzat Atatürk tarafından seçildiğini öne sürmektedir. Gazetede Ata’nın ölümünden sonra yayınlanan habere göre Atatürk, vasiyetnamesini teslim edeceği noteri seçmeden önce soruşturma yaptırmış, neticede İsmaail Kunter’i uygun görmüştü. Kunter’in daha önce İstanbul 2. Asliye Hukuk Mahkemesi Başkanlığı, temyiz üyeliği gibi görevlerde bulunması ve bu görevlerde gösterdiği liyakat, seçilmesinde önemli rol oynamıştı.
Hasan Rıza Soyak, hazırladığı vasiyetname taslağını getirdiğini söyleyince Atatürk’ün cevabı, “Derhal yazalım, kapıyı kapa, kimse içeri girmesin” oldu. Doğrulup yatağın içine oturdu, önüne ayaklı yemek tablasını aldı ve yazmaya başladı.
Yatağın başucunda, ayakta, heyecan ve üzüntü içinde onu izleyen Hasan Rıza Soyak anılarında, “Çok sakindi. Arada bir yazdıklarına da göz atıyordum, hem yazıyor, hem de bazı kelimeleri değiştiriyor, cümleleri manalarına halel [zarar] gelmeden kısaltıyor ve sadeleştiriyordu” diyor. Soyak, Atatürk’ün yaptığı değişiklikleri şöyle özetliyor:
“Çok ince düşünüyordu. Mesela bir maddede kendilerine aylık bağlanmasını vasiyet ettiği hanımlardan beşinin soyadları yazılı idi, yalnız Bayan Afet’in soyadı yoktu. O, ailesinin soyadını kullanmıyordu. Başka bir ad da almamıştı. Bunu görünce diğerlerinin de soyadlarını yazmadı. Yine aynı maddede ‘vefatlarına kadar’ ibaresi vardı. Bunun yerine ‘yaşadıkları müddetçe’ kaydını koydu. Ona göre yaşamak esastı.
Hemşiresinin Çankaya’da oturduğu eve ait maddede ‘ikametine müsaade edilecektir’ deniliyordu. Bunu ‘emrinde kalacaktır’ şeklinde değiştirdi. Dakikalar geçtikçe heyecanım artıyordu. Bu tarihi hadisenin tek şahidi olmak düşüncesi beni sarsıyordu. Tıkanacak, düşecek gibi oluyordum. Belki biraz da kendime nefes almak imkanını vermek için mırıldandım: ‘Yoruldu iseniz bırakınız, birkaç saat sonra devam edersiniz...’. Sakin, fakat kati cevap verdi: ‘Hayır, hayır başladık, bitirelim.”
Atatürk’ün 6 maddeden oluşan vasiyetnamesi, kız kardeşine ve manevi kızlarına bin ila yüz lira arasında değişen aylık bağlanmasını öngörmekteydi. İkinci maddede yer alan “Rukiye ile Nebile’ye şimdiki 100’er lira verilecektir” ifadesinden, bu iki kişinin halen bu parayı almakta oldukları izlenimini doğuyordu.
“İsmet İnönü’nün çocuklarına yüksek öğrenimlerini bitirmeleri için muhtaç oldukları yardım yapılacaktır” maddesi, vasiyetname açıklandığı zaman şaşkınlık yarattı. İnönü’nün çocuklarını okutabilecek malî gücü bulunduğu ileri sürenler oldu. Oysa o sırada İnönü, Ankara’da ağır bir safrakesesi rahatsızlığı geçiriyordu. Atatürk, İnönü’nün ölümü halinde çocuklarının ortada kalmaması için vasiyetnamesine bu maddeyi yazmıştı. Kimi kaynaklara göre de vasiyetnamenin yazışışı sırasında Ata’ya İnönü’nün koma halinde olduğunu söylemişlerdi, o da bunun etkisiyle çocukları vasiyetiyle himaye altına almıştı...
Vasiyetname açılıp okunduğu zaman, bazı gözler orada bir isim daha aradı, ancak bulamadı. Atatürk, bir süre evli kaldığı Latife Hanım’a herhangi bir şey bırakmamıştı. Ata bilemediğimiz bir nedenle bunu yapmış olabilirdi, belki de ailesinin zengin oluşu nedeniyle Latife Hanım’ın aylık bağlanmasına ihtiyacı olmadığını düşünmüş olabilirdi.
Karaköy’de Toptaş Hanı’nın alt katında çalışmakta olan Beyoğlu 6. Noteri İsmail Kunter, 6 Eylül 1938 günü saat 11.10 sıralarında telefonla Dolmabahçe Sarayı’na davet edildi. Çağrı acildi ve görev için gerekli evrakları da alarak gelmesi istenmişti. Saray kapısındaki görevlilere, Atatürk’e yapılacak konsültasyon için Prof. Neşet Ömer İrdelp’in bir doktor arkadaşının geleceği bildirilmişti. Bu yüzden hemen içeri alındı...
Soyak’ın anlatımına göre Ata, yataktan kalkmış, traş olmuş, yıkanmış, ipek bir pijama ve ipekten koyu kırmızı ropdöşambr giymiş, boynuna vişne renginde bir eşarp bağlamıştı. Deniz tarafındaki pencerelerin önüne koydurduğu şezlonga oturmuş, sigara içiyordu. Konuğunu görünce, “Buyursunlar” diyerek üçüne de karşısında yer gösterdi, konuklar oturdular.
Atatürk, noter İsmail Kunter’le bir süre sohbet etti. Kahvelerin içilmesinden sonra noter Kunter, bir soru sormak için izin istedi ve izin verilmesi üzerine neden çağırıldığını sordu. Bunun üzerine Atatürk, önündeki sigara masasının üzerine koyduğu zarfı ona uzattı; “Bu benim vasiyetnamedir. İcap ettiği zaman lütfen kanuni muamelesini yaparsınız” dedi.
İsmail Kunter hemen bir tutanak hazırlayarak Atatürk’e, tanık olarak da Hasan Rıza Soyak ve Prof. Neşet Ömer İrdelp’e imzalattı. Tutanağın bu bölümünde şöyle deniliyordu:
“Davet sebebini kendilerinden sorduğumda (kendi elimle yazıp zarf içine koyduğum vasiyetnameyi size tevdi ediyorum. Bu vasiyetnamenin muhafazasını ve kanuni hükümlerinin yerine getirilmesini isterim) buyurdular. Bana kapalı olarak verilen zarfı alırken Neşet Ömer İndelp ve Hasan Rıza Soyak hazır bulunuyorlardı. Zarfı muhafaza için aldım ve bu zabıt varakasını tanzim ederek vasiyetnameyi tevdi eden ulu önderimiz Atatürk’e hazır bulunanlara imza ettirdim. Ve ben de altını mühürleyerek imza ettim.
6 Eylül 1938, Gündüz saat:12.30”
Atatürk’ün 5 Eylül 1938 günü Dolmabahçe Sarayı’nda kendi eliyle yazdığı, ölümünden sonra 28 Kasım 1938 günü Ankara’da Üçüncü Sulh Hukuk Mahkemesi Hakimliği’nce açıklanan vasiyetnamesinin metni şöyledir:

Dolmabahçe, 5-IX-1938
Pazarertesi

Malik olduğum bütün nukut (para) ve hisse senetleri ile Çankaya’daki menkul ve gayrimenkul emvalimi (ev, dükkan, tarla gibi taşınamayan mallar) Halk Partisi’ne atideki (ilerideki) şartlarla terk ve vasiyet ediyorum:
Nukut ve hisse senetleri şimdiki gibi İş Bankası tarafından nemalandırılacaktır.
Her seneki nemadan (faizden) bana nispetleri şerefi mahfuz kaldıkça (yaşadıkları müddetçe), Makbule’ye ayda bin, Afet’e sekiz yüz, Sabiha Gökçen’e altı yüz, Ülkü’ye iki yüz lira ve Rukiye ve Nebile’ye şimdiki yüzer lira verilecektir.
Sabiha Gökçen’e bir ev de alınabilecek para verilecektir.
Makbule’nin yaşadığı müddetçe Çankaya’da yaşadığı ev de emrinde kalacaktır.
İsmet İnönü’nün çocuklarına yüksek tahsillerini ikmal için muhtaç oldukları yardım yapılacaktır.
Her sene nema’dan (faizden) mütebaki miktar yarı yarıya Türk Tarih ve Dil Kurumlarına tahsis edilecektir.”
K. Atatürk

Kaynak:http://www.atakadin.org/index.php?topic=441.0
paylaşımın için teşekkürler