:: Duygusuz.com - Dostluk ve Arkadaşlık Sitesi

Orjinalini görmek için tıklayınız: bir kaçısın öyküsü..
Şu anda (Arşiv) modunu görüntülemektesiniz. Orjinal Sürümü Görüntüle internal link
Salihli askeri kışlası, kentin güney batısında büyük bir yer kaplar. Kışlanın üç yanından yol, bir yanından ise kışları akan, yazları kuruyan dere geçer.

Kışlanın kuzeyinde oturan halkın çoğu yoksul insanlardır. Bu yoksul insanların içinde, Makedonya’dan göç eden aileler vardır. Burada oturan halk, çamaşır ve bulaşık sularını kışlanın sınırlarını çevreleyen -helezon şeklindeki- dikenli tellerin içine dökerler. Bu insanların, kirli sularını dökecek başka uygun yerleri yoktur. Evlerde ne kanalizasyon, ne de doğru dürüst fosseptik çukuru vardır. Sokak zeminleri toprak ve düzgün olmadığı için, yağmur yağdığında ve su döküldüğünde küçük su göletleri oluşur. Bu nedenle çamaşır ve bulaşık suları ne evin bahçesine, ne de sokağa dökülebilir.

Kışladaki çınarlar, en az bir asırlık ağaçlardır. Uzaktan baktığınızda, kışlanın içindeki idari ve koğuş binalarını çınar ağaçlarının heybetinden zor görürsünüz. Hele baharın çınar ağaçları, yapraklarına kavuştuğunda, bu kez kışlanın içindeki binaları hiç göremezsiniz. Sanki asırlık çınar ağaçları, binaları siperlerine almıştır.

İşte, bu Batı Anadolu’nun zengin ilçesindeki kışlada Mustafa adında bir genç askerliğini yapıyordu. Acemi birliğini Burdur Er Eğitim Merkezi’nde yapmış, esmer uzun boylu biriydi. Bekardı.

Askere gitmeden önce ailesi evlendirmek istemişti. Her nedense o, bu işe yanaşmamıştı.
Mustafa o gün çevre nöbetine daha yeni başlamıştı. Belinde kasaturası, omzunda Kırıkkale yapısı kurmalı tüfek, ayağında yeni postal, postalın üstünde beyaz tozluk. Yaprakları sararıp, dökülmeye yüz tutmuş, asırlık çınar ağaçlarının arasında bir görünüp, bir kaybolarak çevre nöbetini tutuyordu.

Gökyüzü bulutsuz, lekesiz mavi çarşaf gibiydi. Bunaltıcı sıcak yaz günlerinin geride kaldığı günlerdi.

Cemile, ekim ayının yarılandığı serin bir güz sabahında erkenden kalktı, çamaşır yıkadı. Kovaya doldurduğu kirli çamaşır sularını -her zaman olduğu gibi- evlerinin önünde bulunan kışlanın tel örgülerine dökecekti. İşte, ne olduysa o anda oldu: Cemile kovayla tam kirli çamaşır suyunu dökeceği sırada başını kaldırdı, o an da, tel örgünün öbür yüzünde, on adım ötesinde, koca çınar ağacının gövdesine yaslanmış Mustafa ile göz göze geldi. Elinde kova, donakaldı...
...............................
On beş gündür yakından tanışıyorlardı artık.

O gün kentin pazarıydı.

Cemile, evin pazarlığını yapmak için evden izin kopardı. Oysa babası kızını kolay kolay pazara yalnız salmazdı. Yine de salmazdı, ama erkek kardeşinin babasıyla bahçelerinde işleri vardı. Annesinin de ayakları ağrıyordu...

Bu durumlar Cemile için bulunmaz bir fırsattı.


2
BİR KAÇIŞIN ÖYKÜSÜ

Mustafa da o gün birliğinden çarsı izni alabildi. Birkaç gün önceden ayarlanan randevu ile gizlice kentin parkında buluşuldu.

Mustafa üniformalıydı. Cemile de şık giyinmişti. Ne de olsa elinden terzilik geliyordu. Az dikmemişti konu komşuya giyim kuşam.

Daha baştan yakalanmamak için birbirleriyle tokalaşmadılar. Göz-kaş işaretleriyle ilerlemeye başladılar. Gözlerden uzak olmak için parkın en tenha yerlerine gideceklerdi. Bunun için de iş anlaşılmasın diye Mustafa önden, Cemile de bir kaç adım gerisinden gidiyordu. Önlerine çıkan merdivenlerden parkın en yüksek yerlerine doğru yürümeye başladılar. Sonunda, gözlerden ırak bir yer buldular. Genç bir çam ağacının dibine oturdular. Bulundukları yer, parkın en sağ ve en dip kısmıydı. Önlerindeki duvar Şehitler İlkokulu’nun arka bahçe duvarıydı. Sağ taraflarında Ciğerim’in bağları vardı. Kentin ünlü dokuma fabrikası ise arkalarında kalmıştı. Parkın bu kısımlarında kaçamak aşklar yaşanırdı. Bazen, polis ve halk tarafından yakalananlar da olurdu. Cemile’nin bu tür olaylardan kulağı delik olduğu için tedirgin ve heyecanlıydı. Mustafa ise daha sakindi; Cemile’nin tedirginliğini ve heyecanını yatıştırmaya çalışıyordu. O gün kentin pazarı olduğu için parkın en tenha günlerindendi.

Gelecekleriyle ilgili birçok konular üzerinde enine boyuna konuştular. Cemile sözü dönüp dolaştırıp babasının üstüne getiriyordu. Haksız da değildi. Tutucu bir Arnavut olan babası, nal dedi mi mıh demezdi. Babasının Arnavut inadını çok iyi biliyordu Cemile.

Parktan ayrıldıklarında hava iyice bulutlanmıştı. Yağmurun eli kulağındaydı.

Cemile, Mustafa ile olan ilişkisini anasına anlattı. Sonra müstakbel sevgilisini anasıyla tanıştırdı. Bu tanıştırmada Mustafa, anasından iyi puan aldı. Anasından tepki almayan Cemile, durumu babasına da bildirmesini istedi.

Birgün, anası kocasının uygun bir anını yakalayıp, konuyu açtı. Vay! Sen misin açan. Yaşlı Arnavut baba iliklerine dek kızıp bağırarak:
-Ben tanımadığım, aslını neslini, soyunu sopunu bilmediğim kimseye kız vermem, dedi.
Anası:
-Gider öğreniriz, bakarız; uygunsa veririz.
Bu kez Arnavut baba biraz daha yumuşak sesle:
-Hayır! olmaz. Uzatmayın.
Mutfaktaki tartışmayı dinleyen Cemile içinden: “Bak, nasıl oluyor. Görürsünüz siz.” Dedi.

Cemile, ana-babasının bu konuşmalarından sonraki ilk görüşmesinde durumu Mustafa’ya aktardı. Mustafa’nın morali bozuldu, üzüldü. Bunu sezinleyen Cemile:
-Üzülme Mustafa, benim mutluluğumu düşünmeyeni ben hiç düşünmem. Tezkere gününe kadar anacığımla ikna etmeye çalışırız, olmazsa en sonunda kaçarız, dedi.
O an, Cemile’nin “kaçarız” sözü ona büyük bir cesaret ve umut verdi.
Günler su gibi akıp gidiyordu.

3
BİR KAÇIŞIN ÖYKÜSÜ

Mustafa’nın tezkeresine iki gün kalmıştı. Cemile ile Mustafa bir gün önce yine buluşup konuştular. kaçacaktı Cemile, kararını vermişti.

Son gün gelip çattı. Mustafa’nın heyecandan içi içine sığmıyordu. Sivillerini bile giymişti. Komutanın tezkeresini imzalamasını bekliyordu. Ve sonunda o an geldi. Komutanları ve asker arkadaşlarıyla vedalaştı. Birliğinden ayrıldı. Elinde valizi ile Cemilelerin evinin önünden geçti.

Kapı komşularının kızı olan arkadaşı Hatice, Cemile’nin Mustafa ile olan ilişkisini biliyordu. Cemile her şeyi anlatmıştı ona. Şimdi de Mustafa’yı evlerinin önünden geçerken gören Hatice, Cemile’ye haber uçurmakta gecikmedi.

Mustafa Cemile’yi iki sokak aşağıda, köşe başında bekliyordu. Hatice’den haberi alan Cemile, bohçasını kaptığı gibi yıldırım hızıyla sokağa fırladı... Servi boylu Cemile’nin, hafif esen rüzgârda -koşarken- omuzlarından aşağıya dökülen altın sarısı saçları savruluyordu. İki sokak aşağıda buluşup, büyük bir coşkuyla kucaklaştılar.

Bu zamana dek ilk kez bu denli yakın olmuşlardı. Her şey vız gelirdi bundan sonra. Ok yaydan çıkmıştı bir kere. Dönüşü olmayan bir yola girilmişti. Artık, o da bilmiyordu arkasına takılıp kaçmakla iyi mi kötü mü ettiğini.

Mustafa’nın bir elinde valiz, diğer elinde Cemile’nin eli, el ele tren istasyonuna doğru hareket ettiler.
Birbirlerine kavuştular ya dünya umurlarında bile değildi.

İstasyona girdiklerinde, garın önü tıka basa yolcularla doluydu. Böyle olurdu hep. Yolcuların çoğu çevre köylerden gelen köylülerdi.

İzmir’den gelen Afyon Postasının -yolcu ve eşya dolu yüküyle- yorgun olduğu gara girerken çıkardığı fışıltılardan anlaşılıyordu... İnenlerden çok binenler oldu. Trenin yükü bu kez eskisinden daha da ağırlaştı.

Cemile ile Mustafa o kalabalık arasında güç bela trene binebildiler. Tren gardan ağır ağır hareket etmeye başladı. Boş bir kompartıman bulup oturdular. Birlikte geride kalan kente doğru baktılar. Cemile kendini tutamadı....

Tren Kurtuluş mahallesinden geçerken acı bir düdük çalmaya başladı. Trenin düdüğü Cemile’nin gözyaşlarına ortak oluyordu.
__________________